Al-i İmran

Medîne döneminde inmiştir. 200 âyettir. Sûre, 33-37. âyetlerde İmran âilesinden söz edildiği için bu adı almıştır. (H. T. FEYİZLİ, 1/49)

Rahmân ve Rahîm Allâh’ın adıyla

3/1-9  MUTLAK  GÜÇ  SÂHİBİ

1. Elif, Lâm, Mîm.

2. Allah ki kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. O, Hayy ve Kayyûm’dur (dâimâdiriveyarattıklarınıgözetipyönetendir. Herşey, onunlavarlığınıdevamettirir).

3-4. (Ey Peygamberim! Allah, bu) Kur’ân’ı sana, hak (vehakîkatin) ta kendisi ile (doluve) kendinden öncekileri(nasıllarını) tasdik edici olarak indirdi. Bundan önce, insanları doğru yola götürmek için Tevrat’ı ve İncil’i indirmişti ve nihâyet Furkân’ı (hakilebâtılıayırtedenKur’ân’ı) da indirdi. Allâh’ın âyetlerini inkâr edenler var ya, onlar için kesinlikle şiddetli bir azap vardır. Allah mutlak gâlip ve amansız cezâlandırıcı / (mazlumların) intikamını alıcıdır.

5. Şüphesiz gökte ve yerde hiçbir şey Allâh’a gizli kalmaz.

6. Rahimlerde sizi nasıl isterse öyle şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur. (O) mutlak gâlip, hüküm ve hikmet sâhibidir.

7. (Ey Peygamberim!) Sana Kur’ân’ı indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem (açıkvekesin) âyetlerdir ki onlar Kur’ân’ın esâsı (temeli)dir, bir kısmı da müteşâbih (anlamı açık olmayan) âyetlerdir. İşte kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve (kendiarzularınagöre) yorum yapmak isteyerek, onun müteşâbih olanlarına uyarlar. Hâlbuki onun yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar da: “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.” derler. (Bunu) akl-ı selîm sâhipleri düşünüp anlayabilirler.

8. (Onlarderlerki🙂 “Ey Rabbimiz; Bizi doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi (haktan) çevirme. Bize yüce katından bir rahmet bağışla. Şüphesiz sen bağışı en bol olansın.”

9. “Ey Rabbimiz; Muhakkak ki sen, insanları (geleceğindenaslâ) şüphe edilmeyen bir günde toplayacak olansın. Hiç şüphesiz, Allah sözünden dönmez.”

1-9. (1, 2).‘Elif, lâm, mîm.’ ‘Allah ki kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. Hayy’dır, Kayyûm’dur.’ O yüce Allah, öyle bir Hak mâbuddur ki, ondan başka tapınılmaya değer, tapınılmayı hak etmiş, ilâh denilecek, kulluk edilecek hiçbir şey yoktur. Çünkü O, Hayy (diri) ve Kayyûm’dur (Kendi zâtı ile kâimdir, bütün varlıkları yaratan, yaşatan ve yönetendir.) Yok olmaktan, zevâl bulmaktan münezzehtir, ölmez. Ezelde ve ebedde hâzır ve nâzır, vâcibü’l vücud (varlığı zarûri) olan ve herşeyi yöneten, yönlendiren, yarattıklarını koruyan, kayıran ve doyurandır. Her şeyi ayakta tutan O, besleyen ve büyüten O’dur. Bununla berâber, kendisinden hiçbir şey eksilmez, sürekli Hayy ve Kayyûm’dur. Üstelik Hayy ve Kayyûm olan yalnızca O’dur. (ELMALILI, 2/293)

Kayyûm,  Kendi zâtı ile kâim (var olan), kendisini var etmek için  başkasına ihtiyâcı  bulunmayan, var olmak için herhangi bir yere veya bir başka zâta gerek duymayan demektir. (S. HAVVÂ, 2/252)

Bâzı hadislerde,  ‘Allâhü lâ ilâhe illâ hüve‘l hayyü‘l kayyûm’  ‘İsm-i Âzam’ (Cenâb-ı Hakk’ın en büyük ismi) olarak nitelendirilmiştir. (KUR’ÂN YOLU, 1/464)

İsm-i Âzam: İsm-i Âzam, Allâh’ın en yüce ismi demektir. Kur’ân’da ‘Yüce Rabbinin adını tesbîh et’ (Vâkıa 56/74; Hâkka 69/52; A’lâ 87/1) ‘Azamet ve ikram sâhibi Rabbinin adı yücedir.’ (Rahmân 55/78) buyurulmuş,  bâzı hadislerde Allâh’ın İsm-i Âzamı’ndan söz edilmiştir. (..) İsm-i Âzam olarak ifâde edilen isimler şunlardır: (a) ‘Allah’ lâfzı ve O’na işâret eden ‘hüve’ zamiri, (b) ‘Lâ ilâhe illâ hû’ ‘Hayy ve Kayyûm’, ve ‘Rahmân ve Rahîm’ Bu isimler şu hadiste geçmektedir: Peygamberimiz, ‘Allâh’ın İsm-i Âzamı şu iki âyettedir buyurmuş ve Bakara sûresinin ‘İlâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir’ anlamındaki 163. âyeti ile Âl-i İmran sûresinin ‘O Allah ki O’ndan başka ilâh yoktur. O, diridir, Kayyûm’dur’ anlamındaki 2. âyetini  okumuştur. (Tirmizi, İbn Mâce, Ahmed) (…)  (c) Mennân, Bediussemâvâti ve’l ard’, ‘Zü’l Celâli ve’l ikrâm’ (…) (d) ‘Allah’, ‘lâ ilâhe illâ hû’, ‘ehad’, ‘samed’ ‘ellezî lem yelid ve lem yûled’. (…) (DİNİ KAVRAMLAR SÖZLÜĞÜ, 1/286)

(3, 4).‘O sana kitabı Hak ile indirdi.’ Rasûlü Muhammed (s) üzerine Kur’ân’ı değişmez, hiçbir şüphe ve tereddüdü kabul etmez bir şekilde sâbit bir hak  (delilleri ile, M. A. SÂBÛNİ) olarak indiren O’dur.

‘Kendinden öncekileri doğrulayıcı..’ daha önce indirilmiş bulunan kitapları onaylayandır.  ‘Bundan önce de insanlara yol gösterici olarak Tevrat ile İncil’i indirmişti.’ O Tevrat’ı Mûsâ’ya, İncil’i de Îsâ’ya, Kur’ân’dan önce insanlara hidâyet olmaları için indirmiştir. ‘Bir de Furkân’ı indirdi.’    Furkan,  Hak ile bâtılı, hidâyet ile dalâleti, doğru ile eğriyi birbirinden ayırt eden demektir. (S. HAVVÂ, 2/253)

Bu âyetteki ‘el Kitâb’ kelimesi ile Kur’ân-ı Kerîm amaçlanmaktadır. (KUR’AN YOLU, 1/465) ‘bi‘l hakkı’: Bu deyimle, Hz. Peygamberin doğru  haberler verdiği, hakîkatı yansıttığı, Allah katından geldiğinin delilleri ile dolu olduğu, tutarlı, doğru ile eğriyi ayırt eden bir kitap anlamına geldiği anlaşılmaktadır. (KUR’ÂN YOLU, 1/465) ‘musaddikan / doğrulayıcı:  Kur’ân-ı Kerîm’in önceki ilâhi kitapları doğrulayıcı olduğu, tevhid inancının Hz. Muhammed’le başlamadığı, dînî öğretilerin gelişiminin Hz. Muhammed’le zirveye ulaştığı anlaşılmaktadır. (KUR’ÂN YOLU, 1/465)

İlâhi bildirimin doruğunu temsil eden Kur’ân-ı Kerîm’in inmesinden sonra, Tevrat ve İncil’in hidâyet rehberi olarak görülmemesi gerektiği anlaşılır. (KUR’ÂN YOLU, 1/467)

Kur’ân-ı Kerîm’de Tevrat: Tevrat ile ilgili Kur’ân âyetlerinde Hz. Mûsâ’ya kitap verildiği (2/53, 87, 6/91,154, 11/110, 23/49), bu kitabın İsrâiloğulları için bir hidâyet rehberi olduğu (17/2), Tevrat’ın Allah tarafından vahyedilmiş olduğu (5/44), Yahûdilerin ise Tevrat yanlarında iken Hz. Peygamberi hakem yapmak istedikleri (5/43), Ehl-i Kitab’ın Tevrat ve İncil’i uygulamadıkları (5/66,68), Hz. Îsâ’nın Tevrat’ı doğruladığı (3/48, 50, 5/110; 61/6), Hz. Muhammed’in Tevrat’ta müjdelendiği (7/157), Yahûdilerin Tevrat’ı değiştirdikleri (2/75; 4/46) bildirilmekte, Tevrat’ın içeriği ile ilgili bilgiler de (5/45; 9/111) verilmektedir. (KUR’ÂN YOLU, 1/477, 478)

Kur’ân-ı Kerîm’de İncil: Kur’ân’da İncil, daha çok Tevrat’la birlikte anılmakta, Hz. Îsâ’nın Tevrat’ı onayladığı, kendisine kitabın, hikmetin, Tevrat’ın ve İncil’in öğretildiği bildirilmektedir. (3/48, 50)

Kur’ân’da Hristiyanların İncil’in gereklerini yerine getirmedikleri, verilen öğüdün bir kısmını unuttukları, bir kısmını gizledikleri belirtilerek kınanmaktadır. (5/14, 15, 66)  (KUR’ÂN YOLU, 1/483)

(6).‘Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O’dur.’  Erkek veya dişi, güzel ya da çirkin, şu ya da bu renkte… değişik şekiller veren O’dur. (…) Bu âyet-i kerîmede dolaylı olarak Meryem oğlu Îsâ’nın da  diğer insanlar gibi Allah tarafından yaratıldığına işâret vardır. Zîrâ Allah onu da annesinin rahminde şekil verip dilediği gibi yaratmıştır. (S. HAVVÂ, 2/254)

Bu âyet-i kerîme ile hıristiyanların ilâh inancı reddedilmektedir. Necran Hıristiyanları, Peygamberimiz (s)’e Hz. Îsâ’nın ilâh oluşuna delil olarak ölüleri diriltmesini, körleri ve alaca hastalarını  iyileştirmesini ve çamurdan kuş yapıp canlandırmasını (3/49, 5/110) anlatmışlardı.

(7).‘Sana Kur’ân’ı indiren O’dur. O’nun bâzı âyetleri muhkemdir.’ Rasûlü Muhammed’e Kur’ân’ı indiren O’dur. Bu Kur’ân’ın bir kısmının âyetlerinin metinleri son derece muhkem kılınmıştır. Çeşitli ihtimal ve benzerliklerden korunmuşlardır. Delâletleri, maksadı gâyet açık bir şekilde ortaya koymaktadır, herhangi bir karışıklık sözkonusu değildir.  ‘Bunlar kitabın anasıdır.’ Ve aslını oluşturur. Yâni bu muhkem âyetler kitabın aslıdır. Müteşâbih olanlar, onlara göre yorunlanır, herhangi bir şüphe ve tereddüde düşüldüğünde muhkem âyetlere başvurulur. (S. HAVVÂ, 2/254)

İbn-i Abbas’a göre muhkem âyetler, yürürlük kaldıran, helâl, haram, hadler (cezâlar), cezâların hükümleri, emredilen ve kendisi ile amel edilen hükümlerdir. (H. DÖNDÜREN,  1/108)

‘Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir.’ Müteşâbih, sözlükte birbirine benzeyen demektir. Terim olarak ise, Dış anlamı ile tam anlaşılamayan ve gerçek anlamı Allâh’a bırakılan ya da birçok anlama gelme olasılığı bulunup, bunlardan birini öncelemede zorluk olan kelime ve sözdür.  Bunlar, ‘Elif Lâm Mîm’, ‘Tâ hâ’ gibi kesik harflerle,  Allâh’ın eli, yüzü,  rızâsı, cennet ve arş gibi ifâdeler ve Basîr ve Kadîr gibi sıfatlardır. (H. T. FEYİZLİ, 1/49)

Müteşâbihin Faydası: İlim adamları müteşâbihin anlamlarını öğrenme konusunda kafalarını yorsunlar, muhâkeme ederek kavramaya çalışsınlar. Allâh’ın kitabını kavramaya âciz olduklarını bilsinler, Kur’ân’ı anlamak için gayretler, çabalar kesintisiz devam etsin. (S. HAVVÂ, 2/256)

İlimde derinleşmiş alanların hâllerinden biri de saptırmaması için duâ etmeleridir. Hadis: Peygamberimiz “kalpleri evirip çeviren Allâh’ım kalplerimizi dînin üzerine sâbit kıl” diye duâ ederdi. (Tirmizi’den S. HAVVÂ, 2/258, 259)

Târih boyunca ortaya çıkmış olan sapık fırkaların her biri, yanlış anladığı ve tutarsız yorumladığı âyetlere yapışmıştır. Bu gibi grupların sıkıca sarıldığı âyetler müteşâbih türden âyetlerdir. Diğer taraftan bir takım kâfir odaklar fâsit görüşlerini ispatlamak için birtakım âyetleri kullanmaktadırlar. Bunlar aynı zamanda İslâm’a karşı savaşmaktadırlar. Müslümanları küfre yöneltmek istemekte, muhkemi göz ardı ederek gerçek yüzlerini gizlemektedirler. (S. HAVVÂ, 2/259)

3/10-13  MAL  VE  EVLÂT  SEVGİSİ

10. Şüphesiz ki küfre sapıp inkâr edenlerin, malları da, evlâtları da, Allah katında onlara aslâ bir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar (cehennemde) ateşin yakıtıdırlar.

11. (İnkâr edenlerin âhiretteki durumu) Firavun âilesinin ve onlardan öncekilerin hâli gibidir. Onlar âyetlerimizi yalanladılar; Allâh(’ınazâbı) da günahları sebebiyle, onları yakaladı. Allâh’ın cezâsı çok şiddetlidir.

12. (Rasûlüm!) Küfre sapan / inkâr edenlere de ki: “Siz yakında mağlûp olacaksınız ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir döşektir!”

13. (Ey müminler! Bedir’desavaşiçinbirbiriyle) karşılaşan iki grupta, sizin için ibret vardır: (Onlardan) bir grup Allah yolunda savaşanlar, diğeri de inkârcılar (idiki) bu (Allahyolunda savaşan müslüma)nlar bizzat gözleriyle kendilerini, onların iki misli görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, (hakîkat) gözü açık olanlar için bir ibret vardır. [bk. 2/249-250; 8/44]

10-13. (10).“İnkâr edenlerin malları da evlâtları da Allah katında onlara hiçbir yarar sağlamayacaktır.’ Allah dünyâda ve âhirette onları azaplandırmak istediği takdirde çocukları da malları da bu azaptan hiçbir şeyi geri çeviremezler. (S. HAVVÂ, 2/260)

Çocukların fayda sağlaması şöyledursun, kâfirler âhirette çocuklarından ve yakınlarından kaçarlar (80/33-36), âhirettekâfirlere mâzeretleri de fayda vermez(40/52). Âhirette insana fayda sağlayacak olansâdece îman ve sâlih ameller, ihlâs ve takvâdır. (26/88, 89; İ. KARAGÖZ 1/471)

(11).‘Firavun hânedânının ve daha öncekilerin durumu gibi. Firavun hânedânına nasıl ki çocuklarının ve mallarının bir faydası olmadı, dünyâda cezâlandırılıp âhirette de azâba dûçar edilirlerse, işte bunlar da böyle olacaklardır. (S. HAVVÂ, 2/260)

(12).“Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sürükleneceksiniz.’ ‘Yakında yenileceksiniz’ ifâdesi yakın gelecekte karşılaşacak mûcizevi bir olayı haber vermektedir. Nitekim bundan sonra Mekke müşrikleri kesin yenilgiye uğramış, ancak Mekke fethine kadar direnmişler. Medîne Yahûdileri ise Allah Rasûlü’nün dünyâ hayâtına vedâ etmesinden önce etkili konumlarını kaybetmişlerdir. (KUR’ÂN YOLU, 1/ 510, 511)

Bedir Günü müşriklerin sayısı 900 veya 1000 müslümanların sayısı 313 kişiydi. Kâfirler müminlerin 3 katı idi. Enfâl 8/44 de “karşılaştığımız zaman onları sizin gözlerinize az gösteriyor” mûcibince Allah, müşrikleri müslümanların gözünde üç katından daha az, iki kat olarak göstermiştir. (S. HAVVÂ, 2/261)

Bedir’de maddi şartlar müşrikler lehine olmakla berâber müslümanların gâlip gelmesi bir mucizedir ve îmânın verdiği moral gücün her şeyin üstünde olduğunu göstermektedir. (KUR’ÂN YOLU, 1/512)

İman ve küfür mücâdelesinde sayısal değerlere aldanmamak gerekir. Allah dilerse karşı tarafı farklı algılamayı sağlar, dilerse müminleri meleklerle destekler, sayısal dengeleri altüst eder. (KUR’ÂN YOLU, 1/512)

Yüce Allah, yardımı ile dilediğini destekler, dilediğine güç verir. Yüce Allah Bedir savaşında 1 000 melek ile Müslümanlara yardım etmiştir. (8/9-12). Allah Müslümanlara daha sonraları örneğin Çanakkale Savaşında da aynı şekilde yardım etmiştir. Allâh’ın izniyle büyük bir topluluğa gâlip gelen nice küçük topluluklar vardır. (2/249, İ. KARAGÖZ 1/476)

3/14-17  DÜNY  NİMETLERİNİN  ALDATICILIĞI

14. Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılıp biriktirilmiş altın ve gümüşten ve (otlağa) salınmış (özelbesili) atlardan; (deve, sığır, koyun, keçigibi) hayvanlardan ve ekinlerden yana nefsin istekleri, insanlara süslü (câzip) gösterildi. Bunlar (sınamaiçinverilen) dünyâ hayâtının (geçicibirer) nîmetidir. Varılacak yerin en güzeli ise Allâh’ın katındadır.

15. (EyRasûlüm!) De ki: “Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvâya erenler (yâniAllâh’ınemrineuygunyaşayıpgünahtansakınanlar) için Rableri katında, içinde devamlı kalacakları, alt tarafından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve (hepsininüstünde) Allah rızâsı vardır. Allah kullarını hakkıyla görmektedir.”

16, 17. (Otakvâsâhipleri🙂 “Ey Rabbimiz; Biz gerçekten îman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azâbından koru.” deyip sabredenler, (îmanlarında, söz, niyetveişlerinde) doğruluk gösterenler, (Allâh’a) itaat ederek boyun eğenler, infak eden (O’nunrızâsıiçinmallarınıharcayan)lar ve seher vakitlerinde (duâedip) bağışlanma dileyenlerdir.

14-17. (14).“İşte bunlar dünyâ hayâtının geçici ziyneti ve nîmetlerdir.” Âyette insana câzip kılınan dünyalık zevk ve nimetten karşı cinse ilgi, oğullar, altın, gümüş, atlar, hayvanlar ve ekinler… Bunların dünyâ hayâtının geçici yararlanmaları olduğu açıklanmaktadır. (KUR’ÂN YOLU, 1/514)

Hadis: Dünyâ geçim yeridir. Dünyâ metâının en hayırlısı ise sâliha kadındır. (Müslim Radâ 59, İbn Mâce Nikâh 5’den H. DÖNDÜREN, 1/108)

Hadis: “Dünyânızdan bana kadınlar ve hoş koku sevdirildi. Gözümün nûru da namazda kılındı. (Nesâi İşretü’nnisâ 1’den H. DÖNDÜREN, 1/108, 109)

Allâh’ın meşru kıldığı çerçevede iffetini koruyup çokça evlât sâhibi olmak için kadınları sevmek arzulanan ve teşvik edilen durumdur. Çocuk sevgisi nesli ve müslümanları çoğaltmak için ise övülmüş (sevilmiş olup), başkalarına karşı övünmek için olursa yerilmiştir. (S. HAVVÂ, 2/263)

Mal sevgisi; eğer övünmek, büyüklenmek ve zayıflara karşı büyüklenme, fakirlere karşı da zorbalık yapmak için olduğu takdirde bu da yerilmiştir. Yakın akrabâlara yardım etmek, akraba ziyâretinde bulunmak, yakınları gözetmek, çeşitli hayır ve itaat yollarında harcamak amacıyla olursa, bu şeriatça hoş görülmüş ve sevilmiş bir şeydir. (S. HAVVÂ, 2/263)

Allâh’ın belirlediği sınırlar içerisinde kaldığımız ve bu sınırlar çerçevesinde kullanarak bunlar üzerinde Allâh’ın hakkını unutmadan âhireti de hatırdan çıkartmayıp azgınlık etmediğimiz takdirde dünyâ hayâtının güzellikleri bize haram kılınmamıştır. (S. HAVVÂ, 2/263)

(15).‘..Takvâya erenler için Rableri katında, içinde devamlı kalacakları, alt tarafından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah rızâsı vardır…” Kur’ân-ı Kerim’de cennet kadınları şöyle tasvir edilmektedir: Yeniden yaratılmışlardır, hep bir yaşıt genç kızlardır, eşlerini çok severler, gösterişli ve sürekli bâkiredirler (56/35-37, 78/33), iri siyah gözlü, beyz tenli ve pek çok güzeldirler. (56/22, 23) saklanıp korunmuş, el değmemiş inci(37/48, 49), yâkut ve mercan gibidirler (55/56-58). Huyları, yüzleri ve gözleri güzeldir. (55/70, 74; İ. KARAGÖZ 1/479).

(16, 17).‘(O takvâ sâhipleri) Sabredenler, doğru olanlar, gönülden ibâdet edenler (Allah yolunda) harcayanlar ve seherlerde Allah’tan mağfiret dileyenlerdir.’  Daha hayırlı olan nimetler şu aşağıda sayılanlar içindir: (a) sabredenler: itaatlere devam etmek, haramları terk etmek, musîbetlere karşı direnerek sabredenler, (b) doğru olanlar: hakkı sözlü olarak bildirmek, amelleri sağlam yapıp fiili olarak karar verdiklerini uygulanarak, niyette (..) doğru olanlar, (c) gönülden ibâdet edenler: ibâdeti yerine getirenler, mallarından tasaddukta bulunanlar, akrabâyı görüp gözetenler, ihtiyaç sâhiplerine yardım edenler, (d) seherlerde Allah’tan bağışlanma dileyenler: seher vaktinde namaz kılanlar, istiğfar edenlerdir. (S. HAVVÂ, 2/264)

Hadis: Allah, her gece rahmetiyle dünyâ semâsına iner, gecenin son üçte biri olunca şöyle seslenir; İsteyen yok mu vereyim, duâ eden yok mu kabul edeyim, kim bağışlanma isterse onu bağışlayayım. (Buhâri Teheccüd 14; Müslim Müsâfirin 168-170’den  H.DÖNDÜREN, 1/109)

3/18-20  HAK  KATINDAKİ  DİN

18. Allah kendisinden başka hiçbir ilâhın olmadığına şehâdet etmiş (bildirmiş)tir. Melekler ve (adâletli) ilim sâhipleri de dosdoğru (bugerçeğeîmanveikrarileşehâdetettiler). O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak gâlip, hüküm ve hikmet sâhibidir.

19. Şüphe yok ki Allah katında (hak) din İslâm’dır. Ancak kitap verilen (yahûdiveHıristiyan)lar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allâh’ın âyetlerine karşı küfre saparsa, bilsinler ki Allah, hesâbı çok çabuk görendir.

20. (EyMuhammed! Bunarağmendinişlerindekimler) seninle tartışmaya girişirlerse de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendimi Allâh’a teslim ettim.” (Kendilerine) kitap verilenlerle, ümmîlere (kitabıolmayanlara / müşriklere) de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” (Kabul edin) Eğer hakka teslim olup İslâm’a girerlerse, muhakkak doğru yolu bulmuş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse, artık senin üzerine düşen ancak duyurmaktır. Allah, kullarının her hâlini hakkıyla görendir.

18-20. (18).‘Allah adâleti ayakta tutarak şehâdet etti ki; gerçekten ondan başka ilâh yoktur.’  Yüce Allah, verdiği rızıklarda, ecellerde, verdiği sevaplar ve cezâlarda (nasıl adâletli ise) kullarına; birbirlerine karşı, eşit davranmalarını emretmektedir. (nasıl vahiysiz, adâletsiz, kitapsız bırakmadıysa)  (S. HAVVÂ, 2/265)

Adâleti ayakta tutarak şöyle buyurmuştur: O bütün yaratıkların biricik ve tek ilâhıdır. Hepsi onun kulu ve mahlûkudur. Ona muhtaçtır. (S. HAVVÂ, 2/265)

Allâh’ın şu evren ve insanların hayâtıyla ilgili idâresi sürekli olarak adâlet ile yürütülmektedir. İnsanların hayâtında mutlak adâletin oluşması, evrende yer alan her varlığın kendi görevini başka varlıkların görevi ile mutlak bir âhenk içinde yerine getirilmesi gibi insanlar arasındaki işlerin düzene girmesi, Allâh’ın insanların hayâtı için seçtiği ve kendi kitabında açıkladığı Allâh’ın yolunu hakem kabul etmedikçe gerçekleşemez. Yoksa evrenin hareketi ile insanın hareketi arasında ne adâletten, ne mükemmellikten, ne de uyumdan söz edilebilir. Bu hâl ise zulümdür, çatışmadır, dağılmadır ve yok olmadır. Böylece görüyoruz ki, târih boyunca ne zaman yalnız Allâh’ın kitabı hükmetmişse, ancak o zaman insanlar adâletin tadını çıkarabilmiştir. (…) Ne zaman da insanların hayâtına insanların ürünü başka bir yaşam biçimi hükmetmişse berâberinde beşerin barbarlığını ve âcizliğini getirmiştir. Bunların yanı sıra onunla berâber herhangi bir şekliyle zulüm ve çelişki de eksik olmamıştır. Bireyin topluma zulmü, toplumun bireye zulmü; bir sınıfın diğer bir sınıfa zulmü; bir milletin başka bir millete zulmü; ya da bir neslin diğer bir nesle zulmü… Yalnız Allâh’ın adâleti bunların hepsinden uzaktır. Çünkü Allah tüm kulların ilâhıdır. Sonra yerde ve gökte ne varsa hiçbir varlık O’ndan gizli değildir. (S. KUTUB, 2/55)

(19).‘Şüphesiz Allah katında din, İslâm’dır.’ Allah tarafından kabul edilecek din, sâdece İslâm’dır. İslâm, Allâh’a teslim olmaktır. Bu dînin son nüshası, Hz Muhammed’e (s) indirdiği ve diğer bütün dinleri yürürlükten kaldırdığı bütün âlemlerin uymakla yükümlü olduğu son dindir. (S. HAVVÂ, 2/275)

İslâm yalnız Allah ile kul arasında bir olay olmayıp, sosyal ve hukûki esasları ile hem dünyâ hem âhiret saâdetini temin eden ve kaynağını Kur’an’dan alan ilâhi bir dindir. İslâm dîni, içine aldığı îman, ibâdet, ahlâk, muâmelât ve cezâ hükümleri ile bir bütündür. Bundan dolayı Kur’ân hükümlerinden birini reddeden kimse dinden çıkar. (H. T. FEYİZLİ, 1/51)

O İslâm ki, kuru bir iddiâdan ibâret değildir, sâdece bir sembol değildir, sâdece dil ile söylenen bir sözcük değildir, hattâ kalbin huzur içinde kapsamına aldığı bir düşünce de değildir. Bireylerin kendi başlarına namazda, oruçda ve Hacc’da yerine getirdiği birtakım bireysel dînî görevler hiç değildir. Hayır… Allâh’ın insanlar için kendisinden başka hiçbir dîni kabul etmediği İslâm, bu değildir… Burada sözü edilen İslâm, teslim olmakla gerçekleşen İslâm’dır. İtaat ve bağlılıkla gerçekleşen İslâm’dır. Kulların aralarında Allâh’ın kitâbını hakem tâyin etmekle gerçekleşen İslâm’dır. (..) İslâm, ilâhlık ve otorite birliğinin kabul edilmesidir. (S. KUTUB, 2/56, 57)

‘Kitap verilenler ise ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler.’ Yahûdi ve Hıristiyanlar, ayrı ayrı kendi aralarında ve (her kısım) biribirleri arasında ancak hiçbir şüphesi bulunmayan, hiçbir kapalılığı olmayan apaçık bilgi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık; başkanlık tutkusu  ve bâzı kimselerin kendilerine tâbi olmasını sağlama istekleri  yüzünden ihtilâfa düştüler. Yâni onların anlaşmazlıklarının tek sebebi, bu gibi konular dolayısıyla zulme sapmaları olmuştur. (S. HAVVÂ, 2/275)

(20).‘Seninle tartışmaya girişirlerse: ‘Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allâh’a teslim ettim’ de.’ Yahûdi ve Hıristiyan olup, ‘Kendilerine kitap verilenlere ve’ hiçbir kitabı olmayan ‘Kitapsız ümmîlere: ‘Siz de İslâm oldunuz mu?’ de.’ Bu, emir amacı ile sorulmuş bir sorudur. ‘İslâm olunuz, çünkü sizlere İslâm olmanızı gerektirecek şekilde apaçık deliller gelmiş bulunuyor’ demektir. ‘Eğer İslâm olurlarsa hidâyet bulmuşlardır.’ Yahûdi ve Hıristiyan olup’ “şâyet yüz çevirirlerse” İslâm’a girmeyip reddedecek olurlarsa “sana yalnız tebliğ etmek düşer” sana düşen sâdece risâletini onlara bildirmek, hidâyet yolunu gösterip ona dikkati çekmektir. (S. HAVVÂ, 2/276)

‘..sana yalnızca tebliğ etmek düşer..’ İslâm’da din özgürlüğü esastır. Kimse İslâm’ı kabule zorlanamaz. Sâdece usulüne uygun olarak tebliğ yapılır. (İ. KARAGÖZ 1/487)

Hadis: ‘Benim peygamberliğimi, Yahûdi olsun Hıristiyan olsun işitip te îman etmeksizin ölürse, mutlaka cehennemliklerden olacaklardır.’ (Müslim’den, S. HAVVÂ, 2/276)

3/21-25  ÇABALARI  BOŞA  GİDENLER

21, 22. Allâh’ın âyetlerini tanımayanlar, haksızlık yaparak peygamberleri öldürenler ve adâleti emreden insanların canlarına kıyanlar var ya, sen onlara çok acıklı bir azâbı haber ver.  22. İşte onlar, dünyâ ve âhirette amelleri boşa giden kimselerdir. Onların (azaplarınaengelolacak) hiçbir yardımcıları yoktur.

23, 24. (Rasûlüm!) Baksana o kendilerine Tevrat’tan bir pay verilmiş (yahûdi)lerin hâline! (Onlar,) aralarında hüküm vermek için, Allâh’ın Kitâbı’na çağrılıyorlar da, sonra onlardan bir grup, (oKitab’a) sırt çeviriyor. Zâten onlar, (ilâhîhükümlerden) yüz çevirenlerdir. Bunun sebebi, onların: “Ateş bize, sayılı gün dışında aslâ dokunmayacak.” demeleridir. Hâlbuki uydurdukları bu şeyler, dinleri hakkında kendilerini yanıltmıştı.

25. Onları (gelmesinde) hiçbir şüphe bulunmayan bir gün (olankıyâmet)te bir araya topladığımız ve hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese (dünyâda) kazandığının karşılığı tastamam ödendiği zaman, artık (Kur’ân’dan yüzçevirenlerinhalleri) nasıl olacak (birdüşünseler)?

21-25. (21).‘..Haksız yere peygamberleri öldürenlere… elem verici bir azâbı müjdele.’ O Yahûdiler, Zekeriyâ ve oğlu Yahyâ’yı ve başka peygamberleri haksız yere öldürdüler. (M. A. SÂBÛNİ, 1/174)

İnsanlar arasında adâletle emreden kimseleri öldürmek, kibrin etkilerinden birisidir. Çünkü Rasûlullah kibri hakka karşılık azgınlık ve insanları küçük görmek olarak tanımlamıştır. Hâlbuki “kalbinde zerre kadar kibir bulunan bir kimse cennete girmeyecektir.” (S. HAVVÂ, 2/277)

(23).‘Kendilerine Tevrat’tan bir pay verilmiş olanları görmedin mi ki, aralarında hüküm vermek üzere Allâh’ın kitabı(Tevrat)na çağırılıyorlar da sonra onlardan bir zümre arkasını çevirerek gidiyor.’ Onların bu şekilde arkalarını çevirerek gitmeleri gerçekten hayret verici, şaşırtıcı bir durumdur. Zîrâ Allâh’ın kitabına başvurmak farzdır, vazgeçilmezbirşeydir. Fakat onların bu tür durumlarda yüz çevirmeleri, âdetleri ve alışkanlıklarıdır. (S. HAVVÂ, 2/278)

“Bu onların “sayılı günlerden başka bize aslâ ateş dokunmayacak” demeleri yüzündendir.” Bu şekilde Allâh’ın hükmünden yüz çevirmelerinin sebebi onların âhirette göreceği cezâyı kendilerine kolay göstermeleri, kırk veya yetmiş gün gibi kısa süre sonra ateşten çıkacaklarına inanmalarıdır. (S. HAVVÂ, 2/279)

Zinâ eden iki yahûdi hakkında Peygamber Efendimiz’in hakemliğine başvuruldu. O da Tevrat’a göre taşlanmalarını emredince kıyâmeti kopardılar. “Tevrat’ta böyle bir emir yok” diyerek inkâra kalkıştılar. Peygamberimiz Tevrat’ı getirtip o hükmü okutunca dağılıp gittiler. [Krş. 2/80] (H. T. FEYİZLİ, 1/52)

(25).‘Hiçbir haksızlığa uğramaksızın herkese hak ettiği (tastamam) verildiğinde hâlleri nice olacak.’ Sorumluluk sâhibi herkes, dünyâda yaptıkları bir gün mutlaka önüne çıkacak; ilâhi adâlet gereği hesâbını vermek zorunda kalacaktır. Bir kul hakkında bağışlanma ve cennete konma olsa bile, bu aşamadan önce hesap gününün ayrı bir yaptırımı olacaktır. (KUR’ÂN YOLU, 1/531)

3/26-27  MÜLKÜN  SÂHİBİ

26, 27. (Rasûlüm!) De ki: “Ey mülkün sâhibi Allâh’ım; Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü çekip alırsın; dilediğini yükseltir, dilediğini de alçaltırsın; (hertürlü) hayır yalnız senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye kâdirsin.”  27. “Gece (saatlerin)den gündüze katar (gündüzleriuzatır)sın. Gündüz (saatlerin)den de geceye katar, (geceleriuzatır)sın, ölüden diri çıkarır diriden de ölü çıkarırsın, dilediğini de hesapsız rızıklandırırsın.”

26-27. (26).‘De ki: ‘Ey mülkün sâhibi olan Allâh’ım, sen mülkü dilediğine verirsin.’ Dilediğin kimseye pay ettiğin mülkü verirsin, ‘ve dilediğinden de alırsın.’ O kişiye mülk ve mevki vererek ‘dilediğini yüceltirsin.’ Mülkü ve mevkiyi ondan alarak da ‘dilediğini alçaltırsın.’ Hayır yalnız senin elindedir.’ Sen onu dilediğine verirsin ve dilediğinden de alırsın. (S. HAVVÂ, 2/280)

Mülk kelimesi, ‘peygamberlik, kudret, idâre etme kuvveti, zafer, hâkimiyet, ilim, servet, itibar, akıl ve sıhhat gibi maddi ve mânevi imkânlar’ anlamlarını içerir. Buna göre ‘mâlikü’l mülk’ olan Allah Teâlâ, sayılan bu imkânların hepsinin mutlak olarak sâhibidir. O, bu nimetlerden istediği kullarına dilediğini vermekte sonsuz bir kudret ve irâdeye mâliktir. (Ö. ÇELİK, 1/395)

Mülkten maksat ister peygamberlik, ister dünyâ hâkimiyeti, isterse yukarıda anılan diğer anlamlardan biri olsun, fark etmez, Cenâb-ı Hak bunları dilediğine lütfeder, dilediğinden de çekip geri alır. Nitekim Peygamberler asırlar boyu İsrâiloğulları neslinden devam etmiştir. Bu sebeple onlar, Tevrat’ta gelmesi müjdelenen son peygamberin de yine kendilerinden olmasını bekliyorlardı. Bunu doğal bir hak olarak görüyorlardı. Fakat Allâhü Teâlâ, işledikleri günahları ve nankörlükleri sebebiyle bu nîmeti ellerinden aldı ve Arapların seçkin kolu Kureyş’ten Hz. Muhammed’e ihsan etti. Efendimiz Medîne’de İslâm devletini kurdu ve kısa zamanda Arap yarımadasına hâkim oldu. Fazla zaman geçmeden de Bizans ve İran imparatorlukları fethedildi, İslâm Devleti’nin sınırları İstanbul’a, Kafkaslar’a ve İspanya’ya kadar genişledi. (Ö. ÇELİK, 1/396)

(27).‘Geceyi gündüze katarsın, gündüzü geceye katarsın.’ Yâni bunu kısaltırken, öbürünü uzatırsın. (..) Bu sefer biri uzarken, öbürü kısalır. Daha sonra tekrar birbirlerine yaklaşırlar. İşte bu durum yılın bahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimlerinde böylece devam edip gider. (S. HAVVÂ, 2/280)

‘Ölüden diri, diriden de ölü çıkarırsın.’ (Âl-i İmran 3/27) ifâdesi, maddi hayatla ilgili olabileceği gibi, mânevi hayatla ilgili de olabilir. Kur’ân-ı Kerîm’in ‘öldürme ve diriltme’ kelimelerini kullandığı anlamları dikkate aldığımızda her ikisi de mümkündür. Allah Teâlâ dâneden başağı, başaktan dâneyi; çekirdekten ağacı, ağaçtan çekirdeği; meniden canlı organizmayı, canlı organizmadan meniyi; yumurtadan kuşu, kuştan yumurtayı çıkarır. Yüce Rabbimiz kötüden iyiyi, iyiden kötüyü; kâfirden mümini, müminden kâfiri; âlimden câhili, câhilden âlimi çıkarır. Cenâb-ı Hakk’ın günah ve bozgunculukta çok ileri gitmiş toplumların içinden peygamberler çıkarmış olması buna güzel bir örnekdir. (Ö. ÇELİK, 1/397)

‘Dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin.’ Dilediğin kişiye, – senin tarafından her şeyiyle bilinmekle birlikte – sayamayacağı  hattâ hesâbını ve tutarını bilemeyeceği kadar çokça mal verirsin. (S. HAVVÂ, 2/281)

Bu âyetler grubunun (19-27 âyetler arası)  indiği dönemde (hicri 3.yıl)  müminler fakirlik, açlık ve zorluklar çekerken, kâfirler ve âsîler bolluk içinde yaşamaktadırlar.  Zihinlerde oluşabilecek mukadder soruya bu âyetler cevap vermektedir: Tüm otorite, güç, zenginlik ve servetin sâhibi Allah’tır. Bunları dilediğine verir. Zenginlik, bir şeref ve dostluk kriteri değildir. (MEVDÛDİ, 1/217)

3/28-30  KÂFİRLERİ  DOST  EDİNMEYİN

28. Mü’minler, mü’minleri bırakıp küfre sapanları / İslâm karşıtlarını velî, (hâkim, kumandan, hükümdarvesırdaş) edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık Allah’tan ona (yardımolarakbekleyeceği) hiçbir şey yoktur. Ancak onlardan (gelebilecekbirtehlikeden) korkup da sakınmanız (içinzorâkidostçadavranmanızvemüslümanlarınaleyhineolmayacakkonulardaantlaşmalaryapmanız) hâriçtir. Allah sizi, asıl kendisine karşı (gelmektenveisyandan) sakındırır, dönüş ancak Allâh’adır. [krş. 4/139-144; 58/22]

29. (Ey Peygamberim!) De ki: (Ey insanlar!) “İçinizdekini gizleseniz de, açıklasanız da, Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kâdirdir.” [krş. 3/100]

30. Her insan kıyâmet günü, (dünyâda) yaptığı her hayrı hazır bulacak, işlediği her türlü kötülüğü de… (Amainsan) işlediği (kötülük) ile kendi arasında uzak bir mesâfe bulunmasını isteyecek. Allah, sizi (azâbınıhaketmeyesinizdiye) kendisine (karşıgelmekten) sakındırıyor; Allah kullarına karşı çok şefkatlidir.

28-30. (28).‘Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin’  Bu âyet, müminlerin akrabâlık, arkadaşlık, menfaat, ümit ya da korku sebebiyle (kâfirlere) bağlılık ve sevgi beslemelerini yasaklamaktadır. ‘Müminleri bırakıp’ buyruğu, müminleri dost edinmenin yeterli olduğu, kâfirleri müminlere tercih etmemeleri gerektiğini ifâde etmektedir. ‘Kim böyle yaparsa Allah ile dostluğu kalmaz.’ Kim kâfirleri dost edinirse, hiçbir şekilde onun Allah ile dostluğu kalmaz. Hem dostunu sevecek ve ona bağlanacaksın, hem de o dostunun düşmanına sevgi besleyeceksin; bunlar birbirlerine aykırı şeylerdir. (S. HAVVÂ, 2/281)

‘Müslüman olmayanları dost edinmemek, onlarla tamamen insânî ve sosyal ilişkileri kesmek, alış – verişi, ticâreti, komşuluğu, bilim – teknik sanat, üretim ve faydalı şeylerde  onlardan yararlanmayı, onlarla işbirliği yapmayı, yardımlaşmayı, onlara iyilik yapmayı ve adâletli davranmayı terk etmek değildir. (60/8). Haklara riâyet etmek, ahde vefâ göstermek, güzel muâmelede bulunmak, adâlet, ihsan, merhamet gibi güzel davranışlar müminin şiârı, îmanlarının gereğidir. Mümin, kâfir de olsaher insanın hakkına riâyet eder, hiç kimseye zulmetmez, herkesin hayrını ve yararını ister. Bütün insanları îmâna, sâlih amellere ve güzel ahlâka dâvet eder. (İ. KARAGÖZ 1/495)

Esâsen İslâm’ın evrensel bir din olması ve müslümanların İslâm’ı tebliğ yükümlülüklerinin bulunması, onların diğer toplumlarla iyi ilişkiler kurmalarını gerekli kılmaktadır. Çünkü tebliğ ve dîne dâvet ancak iyi ilişkilerin hâkim olduğu bir ortamda ve barışçı yollarla mümkündür. (Nahl 16/125; Ankebût 29/46). Nitekim: ‘Allah sizi, din hakkında sizinle  savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adâletli davranmaktan  menetmez. Çünkü Allah adâleti yerine getirenleri sever.’ (Mümtehine 60/8). ‘Allah ancak sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardımda bulunanları dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.’ (Mümtehine 60/9). Âyetleri görüldüğü gibi müslüman toplumların, gayr-i müslüm toplumlara karşı izleyeceği dış siyâsetin ana çerçevesini oluşturmaktadır. Ama bu siyâset, hangi sebeple olursa olsun müslümanların kendi değerlerinden tâviz vererek’ gerçekleştirecekleri bir anlayışla yapılmamalıdır. Yâni âyette de belirtildiği gibi söz konusu ilişkinin ‘velâ:dostluk’ olmadığı açıktır. Kur’ân’ın diğer âyetlerine da bakıldığında görülür ki, burada yasaklanan dostluk ‘sevgi besleme’, ‘güven duyma’, ve ‘bel bağlama’ gibi sâdece inanç birliği ve yakınlığı sebebiyle ortaya konabilecek hususları ifâde etmektedir. O hâlde sözünü ettiğimiz âyete göre gayr-i müslimlerle her türlü ilişki kurulabilir. Ancak bu ilişkiyi, söz konusu unsurlara gizli bilgiler verecek boyuta taşımak doğru değildir. Çünkü ilişkilerin bozulması durumunda gayr-i müslim unsurların onları müslümanların aleyhine kullanmaları her zaman mümkündür. (M. DEMİRCİ, 1/199)   

‘Ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı takıyye yapmanız bunun dışındadır.’ Takıyye,  malını, canını veya ırzını düşmanın kötülüklerinden/şerrinden korumak için, ondan sakınmak demektir. Gerek böyle bir korunma, gerek İslâm’a hizmet için, harama düşmeyecek şekilde kendini gizlemesi câiz görülmüştür. (H. DÖNDÜREN, 1/109)

Kişinin korku içinde bulunduğu yer ve zamanlarda ‘takıyye’ ile buna izin verilmiştir. Yalnız bu, dil ile gerçekleşen bir takıyyedir. Kalp ile beslenen bir dostluk, ya da fiili olarak gerçekleşen bir dostluk değildir. İbn-i Abbas (r) diyor ki: ‘Takıyye eylem ile olmaz. Takıyye ancak dil ile olur.’ Mümin ile kâfir arasında  bir sevginin meydana gelmesi izin verilen takıyye kapsamına girmediği gibi, müminin takıyye adı altında pratik olarak herhangi bir şekilde kâfire yardım etmesi  de izin verilen takıyye kapsamına girmez. Allâh’a karşı bu tür düzenbazlıklara başvurmak doğru değildir! Kâfir, Kur’ân ifâdesinin burada kapalı olarak geçtiği fakat başka bir sûrede açık olarak gösterdiği gibi, hayâtın her alanında Allâh’ın kitabının egemen olmasına taraftar olmayan kişidir. (S. KUTUB, 2/66, 67)

(…) Takıyye ile yakın anlam ilişkisi bulunan bir kavram da ‘müdârâ: durumu idare etmek’ dir. Müdârâ, bir insanın aynı ortamı paylaştığı diğer insanlarla iyi geçinmeye çalışarak, bir gerçeğin üzerini kapatmadan ya da iki yüzlü hareket etmeden durumu idâre etmesi demektir. Denildiğine höre Hz. Peygamber kendilerinden kötülük gelme ihtimâli bulunan  kişilerle  karşılaştığında onları idâre etmiş, bu münâsebetle âile içi barışın sağlanması vb. durumlarda bu yönteme baş vurulmasını uygun görmüştür. (Bu hadisler için bkz. Buhâri, Nikâh 79; Hudud 31; Tirmizi Birr 59; Dârimi Nikâh 35; M. DEMİRCİ, 1/201)

Hadis: Buhâri, Ebu’d Derdâ’nın şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bizler, bâzı kimselere güler yüz göstermekle birlikte, kalplerimizden onlara lânet okumaktayız.  (S. HAVVÂ, 2/281)

Bâzı âlimler, bu âyeti, kâfirlerin (devlet işlerinde)  eleman olarak kullanılamayacağını, divan ve benzer devlet işlerinde kullanılamayacağına delil göstermişlerdir. Onlara selâm vermek, ululamak (ayağa kalkmak) ve meclislerde saygı göstermeyi onları dost edinme kapsamına almışlardır. (S. HAVVÂ, 2/291)

(29).‘De ki: İçinizde olanı’ Yâni, kâfirlere dostluk beslemek ve buna benzer Allâh’ın râzı olmadığı  şeyleri ‘gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir.’ Bu durum Allâh’a gizli kalmaz. Bu ifâde son derece açık bir tedittir. (S. HAVVÂ, 2/283)

(30).‘Herkesin yaptığı iyiliği de, işlediği kötülüğü de önüne konmuş olarak bulacağı gün…’ Bütün gerçeklerin ortaya çıkacağı günde kişinin yaptığı kötülükleri nedeniyle pişmanlık duyacağı belirtilmiştir. Başka âyetlerde,  dünyâ hayâtında kulların yaptığı tüm işlerin melekler tarafından kayda alındığı, kıyâmet gününde bu amellerin açılmış kitapta gösterileceği bildirilmiştir.  (KUR’ÂN YOLU, 1/541)

Kâfir, münafık ve müşrikler amel defterlerindedünyâda bütün yaptıklarını görünce şaşıracak ‘Bu nasıl bir kitaptır ki, küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!’ diyecek (18/49). ‘Keşke kitabım bana verilmeseydi’ (69/25) diyecek ve bu amel defteri ile kendi arasında uzak bir mesâfe olmasını temenni edecektir. Ancak bunun bir faydası olmayacaktır. (İ. KARAGÖZ 1/499)

3/31-32  PEYGAMBER’E  TÂBİ OLMAK

31. (EyRasûlüm!) De ki: “Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.”

32. (Ey Peygamberim!) de ki: “Allâh’a ve Peygamber’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse (kâfirolurlar), şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez.

31-32. (31).‘De ki Allâh’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin.’ Kulun Allâh’ı sevmesi, ona itaati her şeye tercih etmesidir. Allah, bu âyet-i kerîmede söz, fiil ve hallerinde Rasûlüne tâbi olmayı, kendisine olan sevginin alâmeti kılmıştır. (..) Âyet-i kerîmede Allâh’ı tanımak ve bilmekten değil, O’nu sevmekten söz edilmektedir. Çünkü samimi sevgide, münâfıklık olmayıp yakın ilgi, alâka ve bağlılık vardır. Bundan dolayı bir şeye ne kadar ilgi ve alâka gösteriliyorsa, ona olan sevgi de o ölçüde demektir. Allâh’ı sevmenin ölçüsü de O’nun emirlerini içtenlikle sevmek, yakın ilgiyle onları yerine getirmek, Rasûlü’ne/onun sünnetine uymak ve onun prensiplerini örnek almaktır. İşte buna karşılık da yüce Allah, bizi seveceğini ve mağfiret edeceğini vaadetmektedir.) [bk. 3/164; 4/80; 7/158; 24/63; 33/21. Ayrıca Hz. Peygamber’in emrine aykırı davrananlar için bk. 4/14; 24/63; 33/36] (H. T. FEYİZLİ, 1/53)

(32).‘De ki, Allâh’a ve Peygamber’e itaat edin.’  Bu emir, Kur’ân’daki buyruklara itaat sûretiyle Allâh’a itaat etmeye, Rasûlüne tâbi olmak sûretiyle ona itaatte bulunmaya dâir umumi / genel bir emirdir. Buna muhâlefet edip yüz çeviren, reddedip kulak asmayan kâfirdir. (S. HAVVÂ, 2/284, 285)

De ki, (kitabına bağlı kalarak) Allâh’a itaat edin.’ Hayatta iken ona itaat, vefâtından sonra sünnetine itaat, söz, fiil ve hallerde ona uyarak da ‘Peygambere itaat edin, şâyet yüz çevirirlerse (itaati kabul etmeyecek olurlarsa)  şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez’  O’na itaati kabul etmeyen kimse kâfirdir.  Ve Allah da o kimseyi sevmez. (S. HAVVÂ, 2/285)

Allah ve Peygamberden yüz çevirme iki şekilde anlaşılabilir: (a) Îman etmemek: Bu anlamda yüz çevirmek küfürdür. ‘Allah kâfirleri sevmez’ cümlesi, buna işâret etmektedir. (..) Eğer itaatsizlik dînî hükümleri beğenmemek, benimsememek, küçümsemek, gereksiz ve çağdışı bulma sebebiyle olursa bu, küfürdür. (O kişinin kâfir olmasına sebep olur.) (b) Îman ettiği hâlde Allah ve Peygamberin emir ve yasaklarına riâyet etmemek. Bu itaatsizlik tembellik, nefse ve şeytana uyma sebebiyle ise, kişi isyankâr, fâsık ve zâlim olur, günahına tevbe etmesi gerekir. (İ. KARAGÖZ 1/502)

Bu âyet-i kerîme, (31. âyet) Necran Hıristiyanları hakkında inmiştir. Şöyle ki, onlar: Yüce Allâh’ı sevdiğimiz ve O’na ululama olsun diye Mesihi yüceltiyor ve ibâdet ediyoruz, demişlerdi. Bu âyet-i kerîmeyi onların bu iddiâlarını reddetmek üzere indirdi. (S. HAVVÂ, 2/307)

3/33-37  HAZRET-İ  MERYEM

33, 34. Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim âilesini ve ‘İmran âilesini’ birbirinin soyu(ndangelenbirnesil) olarak âlemler üzerine seçkin kıldı (soylarındanpeygamberlergetirdi). Allah (herşeyi) işitendir, bilendir.

35. Hani İmran’ın karısı (Meryem’inannesiHanne) demişti ki: “Rabbim! Karnımdakini (BeytiMakdis’ehizmetetmeküzere) hür bir kul olarak sana adadım, benden kabul buyur. Şüphesiz hakkıyla işiten, tamâmıyla bilen ancak sensin, sen.”

36. (Hanne) onu doğurunca, Allah onun ne doğurduğunu bildiği hâlde şöyle dedi: “Rabbim! Ben onu kız doğurdum; (BeytiMakdis’ehizmetbakımından) erkek, kız gibi değildir. Bununla berâber, ben ona Meryem adını koydum. İşte ben, onu ve neslini taşlanıp kovulan şeytana karşı (koruyasındiye) sana sığınırım.”

37. Bunun üzerine Rabbi de onu(nböyleadanmışolmasını) güzel bir şekilde kabul etti. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi ve (eniştesi) Zekeriyâ’yı da ona bakmakla sorumlu kıldı. Zekeriyâ, ne zaman (mâbetteMeryem’inbulunduğu) mihraba / odaya girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu. “Ey Meryem! Bu sana nereden (geliyor)?” dedi. O da: “Bu Allah katındandır.” dedi. Şüphe yok ki Allah, dilediği kimseye hesapsız rızık verendir.

33-37. (33).‘Muhakkak Allah’ insanların atası ‘Âdem’i’, rasullerin pîri ‘Nûh’u, İbrâhim âilesini’, İsmâil, İshak ve her ikisinin soyundan gelen sâlih kimseleri ‘İmran âilesini’, Yahyâ’nın annesini, Îsâ’nın annesini,  Yahyâ, ÎsâveZekeriyâhazretlerini ‘birbiri soyundan olarak âlemlere üstün kıldı.‘  İmran âilesinin seçilip, üstün kılınmasının sebepleri şunlardır: Hayra, ibâdete, Allâh’a hizmete tutkun olmaları, şeytan şerrinden Allâh’a sığınmalarıdır. (S. HAVVÂ, 2/320, 321)

(35).‘Hani’ Meryem’in annesi, Îsâ’nın ve Yahyâ’nın da anneannesi olan ‘İmran’ın karısı: Rabbim, karnımdakini hür olarak sana adadım’  Burada ‘hür olarak’  sözünden maksat, sâdece ibâdet için adanmış ve ibâdet maksadıyla herşeyden elini çekmiş demektir.  İmran’ın karısı: ‘Karnımda bulunan çocuğu sâdece senin ibâdetin ve senin beytinin (Beytü’l Makdis)hizmetiiçinadadım, demektedir. (S. HAVVÂ, 2/320, 321)

‘İmran’ın karısı demişti ki: Rabbim! Karnımdakini hür bir kul olarak sana adadım.’ Burada zikredilen ‘hür olarak’ sözünden maksat; sâdece ibâdet için adanmış ve ibâdet maksadıyla her şeyden elini çekmiş, demektir. (..) Ben onun üzerinde hiçbir kimsenin tasarruf yetkisi olmamasını, özel bir maksat ile kullanılıp istihdam edilmemesini adamış bulunuyorum. (S. HAVVÂ, 2/320)

İmran’ın karısı her çeşit bağ, her çeşit ortak koşma ve yüce Allah dışında hak sâhibi olabilecek herkesten bağımsız bir samimiyet ve özgürce davranışla ifâde edişi gerçekten anlamlıdır. Gerçek bağımsızlık  ancak, bütünü ile Allâh’a teslim olmak ve her kişi, varlık ve değere kulluk etmekten kurtulmakla elde edilebilir. Bu durumda insan, tek Allâh’a kulluk eder. Gerçek özgürlük budur işte…  Bundanötesiözgürlükgibigörünsedeköleliktenbaşkabiranlamifâdeetmez. Burada, Tevhid özgürlüğünün en ideal biçimi ortaya çıkmaktadır. İnsan kendi içinde, yaşama biçiminde, bu hayatta egemen bulunan konular, değeryargıları, kânunlarve yasalarda Allah’tan başka birine herhangi bir şekilde boyun eğdiği sürece aslâ özgür olamaz. İnsanınhayatında, Allah’tan başkalarından alınma yasalar, değer sistemleri ve ölçüler yok edilmedikçe insan özgür olamaz. İslâm, Tevhid esâsıyla  insanın dünyâsına özgürlüğün de biricik şeklini getirmiş oluyordu. İmran’ın karısı, Rabbine adağını (..) kabul buyurması için tüm içtenliği ile ifâde edilen  bu duâsı, tertemiz olarak Allâh’a teslim oluşun, bütünü ile O’na yönelişin, O’nun onayını ve rızâsını elde etmek dışında her çeşit bağdan özgür oluşun  ve kurtuluşun ifâdesidir. (S. KUTUB, 2/74)

‘Muharrer’ kelimesi, esâsen iyice âzadlanmış, hâlis, hür bırakılmış demektir ki, ibâdette ihlâs sâhibi (samimi) veya mâbed hizmetçisi veya dünyâdan âzâde, anlamlarıyla açıklanmıştır. (ELMALILI, 2/357)   

İmran’ın hanımı/Meryem’in annesi olan kadının adı Kur’ân’da geçmez. Onun adı, İslâmi kaynaklarda Hanne,  Hıristiyan kaynaklarda Anna diye geçer. (KUR’ÂN YOLU, 1/547)

(36).‘Erkek, kız gibi değildir.’  Meryem’in annesi, özür beyan etme anlamında bu sözü söylemiştir. İbâdetteki güç ve gayretinde, Mescid-i Aksâ hizmetinde erkek, kız gibi değildir. (..) Erkek kız gibi değildir buyruğunda, büyük bir kural dile getirilmektedir. Dişi, hiçbir zaman bedeni ve rûhi yapı itibariyle erkek gibi değildir. Bu bakımdan erkek ve dişinin yaşamsal görevleri birbirinden farklıdır. (S. HAVVÂ, 2/321)

Hadis: ‘Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, doğum sırasında şeytan ona dokunmuş olmasın, çocuk doğar doğmaz şeytanın bu dokunuşundan dolayı imdat isteyerek ağlar. Ancak Meryem ve oğlu Îsâ bunun dışındadır.’ (Buhâri Tefsir Sûre 3 bab 2’den  H.DÖNDÜREN, 1/110)

‘Zekeriyyâ onun yanına mihrâba her girişinde onun yanında bir yiyecek bulurdu.’ Mihrab: Kelimenin Kur’ân-ı Kerim’deki kullanımları ve konuya ilişkin târihi bilgiler göz önüne alındığında âyette geçen mihrab kelimesi ile Beytülmakdis ve yüksekçe yapılmış özel bir odanın kastedildiği anlaşılmaktadır. (KUR’ÂN YOLU, 1/550)

‘Yanında yiyecek bul(ur)du.’ Kışın yaz meyvesini, yazın da kış meyvesini görürdü. İbn-i Kesir, bu buyrukta “velîlerin kerâmetlerine delâlet vardır. (S. HAVVÂ, 2/323)

Hz. Zekeriyâ’nın, Meryem’in yanında o mevsimde yetişmeyen meyveler görmesi, Hz. Meryem açısından kerâmet olarak yorumlanmış ve bu âyet, kerâmetin hak olduğuna dâir delil sayılmıştır. (KUR’ÂN YOLU, 1/550, 551)

3/38-41  HAYIRLI  NESİL  İSTEMEK

38. Orada (yiyeceklerigörünce) Zekeriyâ, Rabbine (şöyle) duâ etti: “Yâ Rabbi! Bana kendi katından çok temiz bir nesil (çocuk) bağışla. Muhakkak ki sen duâyı hakkıyla işitensin.”

39. Zekeriyâ, mihrab (denenmâbedodasın)da durup namaz kılarken, melekler ona şöyle seslendi: “Muhakkak ki Allah seni, kendisinden (olan) bir kelimeyi (Îsâ’yı) doğrulayan; (kavmine) efendi, nefsine hâkim ve iyilerden bir peygamber olacak olan Yahyâ ile müjdeliyor.”

40. (Zekeriyâ) dedi ki: “Ey Rabbim; Bana ihtiyarlık gelip çattığı ve karım da kısır olduğu hâlde benim nasıl bir oğlum olur?” (Allah) buyurdu ki: “Öyle de olsa, Allah dilediğini yapar.”

41. (Zekeriyâ🙂 “Ey Rabbim. O hâlde bana (bunaâit) bir alâmet ver.” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Senin alâmetin üç gün insanlara işâretten başka söz söylememendir. Bununla berâber Rabbini çok an ve akşam sabah (O’nu) tesbih et.”

38-41. (39).‘O mihrabda namaz kılarken melekler ona seslendiler: “ Allah sana kendisinden (1) bir kelimeyi tasdik edici, (2) bir efendi, (3) nefsine hâkim ve (4) sâlihlerden olarak Yahyâ’yı müjdeler.’ Bu buyrukta, dileklerin namazlar esnâsında sunulabileceğine, namazlardaki dileklerin ve duâların kabul edileceğine ihtiyaçların karşılanacağına delil bulunmaktadır. (..) (1) ‘Tasdik edilen kelime’den kastın burada Hz. Îsâ olması ihtimâli vardır. Çünkü Hz. Îsâ’nın yaratılması, babasız olarak ‘ol’ emriyle gerçekleşmiştir. ‘Allâh’ın kelimesi’nin Allâh’ın kitabı da olması muhtemeldir. Burada nas / âyet metni ya Hz. Yahyâ’nın Hz. Îsâ’ya îman edeceğini ya da onun Rabbinin Kitabına ve sözlerine îman eden bir kimse olacağını ifâde etmektedir. Onun hakkında söz konusu edilen (2) ‘efendilik’ şerefteki üstünlüktür. İslâm’da bu şeref ve üstünlüğün sebebi ise hilm, ibâdet, ilim, takvâ, güzel ahlâk ve dîne bağlılıktır. (S. HAVVÂ, 2/324)  (3) Nefsine hâkim olması: Kudreti olduğu halde nefsini bütün şehvetlerden, arzulardan hapseden, koruyan, fazlasıyla ve lâyıkıyla yapan, demektir. (4) ‘sâlihlerden bir peygamber’ olması: Salâh, hayrın her türlüsünü içine alan bir sıfattır. Hz. Yahyâ, peygamberlerin soyundan gelmiş, sâlihler içinde yetişmiş ve vakti geldiğinde de ilâhi vahye mazhariyetle peygamberlik rütbesine ermiştir. (Ö. ÇELİK, 1/408)

Meryem sûresinin 12 – 14. Âyetlerinde Hz. Yahyâ’ya henüz küçükken hikmet verildiği ve kendisinden Tevrat’a vargücüyle sarılmasının istendiği, Allâh’ın lütfu ile yumuşak alpli, temiz bir insan olduğu, takvâ sâhibi ve anne ve babasına iyi davranan bir kişi olduğu, isyankâr ve zorba olmadığı bildirilmektedir. Enbiyâ sûresinin 90. Âyetinde, anne ve babasıyla birlikte hayır işlerinde koşuşan, hem ümit hem de korku içinde Allâh’a derin saygı besleyen insanlar olarak anılmaktadır. En’am sûresinin 85. Âyetinde de diğer bâzı peygamberlerle birlikte adına yer verilerek Allâh’ın hidâyet verdiklerinden ve sâlih kişilerden olduğubelirtilmektedir. (İ. KARAGÖZ 1/509)

Hz. Zekeriyâ ‘Rabbim bana katından temiz bir nesil bağışla.’ (3/38). ‘Katından bana ve Yâkup oğullarına vâris olacak, ilimde ve toplumu yönetmedeyerime geçecek, bana bir halef ver.’ (19/5-6) diye duâ etmiş, Bunun üzerine yüce Allah, vahiy ile bir çocuğu olacağını müjdelemiş, çocuğun isminin Yahyâ olacağını ve bu ismin daha önce hiç kimseye verilmediğini, bildirmiştir. (19/5-7). Buna şaşıran Zekeriyâ Ey Rabbim; karım kısır, ben de çok yaşlıyım, benim nasıl çocuğum olabilir?’ diye şaşırmıştır. (19/8-10). Bunun üzerine kendisine, Allâh’ın dilediğini yapabileceği cevâbı verilmiştir. Gerçekten yegâne yaratıcı  ve her şeye gücü yetenolan Allah, dilediğini yapar. /İ. KARAGÖZ 1/510)

3/42-44  MERYEM’İN  İBÂDET  VE  KULLUĞU

42. Vaktiyle melekler (Meryem’e): “Ey Meryem! Şüphesiz ki Allah seni seçti, seni (baştanberi) tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarından seçkin kıldı.” demişti.

43. (Melekler) “Ey Meryem! Rabbine (ibâdetiçin) dîvan dur, secde et, (O’nunhuzûrunda) rükû edenlerle berâber rükû et.” (demişti.)

44. (EyPeygamberim!) Bunlar (Hanne, Zekeriyâ, Yahyâ, Meryemkıssaları) sana vahyettiğimiz gaybın (görmediğindevrin) haberlerindendir. Meryem’e, (küçükken) onlardan hangisi kefil ol(uphimâyesineal)acak diye kalemlerini (veyakur’aoklarını) atarlarken sen onların yanlarında değildin. Bu hususta çekiştikleri zaman da sen onların yanlarında değildin.

42-44. (42).‘Ey Meryem! Allah seni seçti, seni tertemiz yarattı.’ Yüce Allâh’ın emri gereği melekler Meryem’e çokça ibâdeti zuhd ve şerefi dolayısı ile kendisini seçmiş olduğunu, çeşitli hâller, sözler ve vesvese gibi her türlü pislikten temizlenmiş olduğunu belirtmişlerdir. (S. HAVVÂ, 2/325)

Kâmil insan: Hadis: Erkeklerden kemâle erenler çoktur. Kadınlardan ise Meryem bint-i İmran ile Firavun’un karısı Âsiye’den başka kemâle eren yoktur. (Buhâri) Çoğunluk İslâm bilginleri kadından peygamber gelmediğini ancak Meryem’in kerâmeti Kur’ân âyeti ile sâbit olduğundan bir evliyâ (Azîze) olduğunu söylemişlerdir. (Kurtubi’den) (H. DÖNDÜREN, 1/110)

Kerâmet: Sözlükte izzet, şeref, iyilik ve güzellik demektir. Terim olarak, Allâh’ın kimi kullarında açığa çıkan olağanüstü hâllere ‘kerâmet’ denir. Çoğunluk bilginler, Hz. Meryem’e meleklerin gelişini, ona hizmet edişini ve Yüce Allah’tan haber ulaştırmasını bir kerâmet olarak nitelendirmiştir. (bk. 3/37). Yine Ashâb-ı Kehf mağarada yıllarca kalmış, daha sonra yeniden canlanarak hayâta dönmüşlerdir. (bk. Kehf 18/9-12). Hz. Süleyman’ın isteği üzerine bir kulun, Belkıs’ın tahtını göz açıp kapayıncaya kadar getirmesi (Neml 27/38-40). Mağarada mahsur kalan üç kişinin geçmiş güzel amellerini ileri sürerek kurtulması (Buhâri), ve Hz. Ömer’in Cuma hutbesi sırasında Nihâvend’de savaş hâlindeki komutanı Sâriye’yi uyarması birer kerâmet hâli olarak nitelendirilmiştir. (H. DÖNDÜREN, 1/110)  

(43).“Secdeye kapan ve rükû edenlerle berâber rükûa var”  Hz. Meryem, böyle bir ilâhi seçeneğe, tertemiz, pampak idi. Çirkin hallerden, Yahûdilerin iftirâlarından uzak ve temiz idi. Hiçbir kadında görülmemiş  bir şekilde Hz. Îsâ’ya anne olması yönüyle, dünyâdaki kadınların hepsinden üstün oldu. Bu seçmenin eseri ve bu temizliğin iyilik alâmeti olmak üzere ibâdet ve tâat ile meşgul olur, Rabbinin dîvânına durur, kaşını gözünü kaldırmaz, duâlar eder, secdelere kapanır, namaz  kılar, âsîlerle değil, namaz kılan tâat ehli cemaat ile berâber olur, Beyt-i Makdis’te ibâdet ederdi. Böyle yapması için kalbinde meleklerin kendine ilham ettiklerini duyar ve bu emirlere uyardı. Yahûdilerin ve Hıristiyanların  bilinen ve görünen namazlarında rükû bulunmadığına göre ‘rukû edenlerle rükû et’ ifâdesinde rükûun mânâsı, namaz veya tâat  ve şükür veya İslâm’dakinden başka bir şekil  veya aynen öyle olması hakkında tefsirciler çeşitli açıklamalarda bulunmuş  ve aynı zamanda ‘rukû edenler’ ile berâberliğin anlamı da açıklanmıştır.  Her hâlde ayakta durma, secdeler ve rükûun, namazın erkânı  (içindeki farzları)nı  ve ‘râkiîn’ cemâati ifâde ettiği açık olduğundan, Meryem’in  namazında bir rükû bulunduğu meydandadır. (ELMALILI, 2/360)

(44).“Meryem’in işlerine kim bakacak diye kalemlerini atıp kur’a çekerlerken sen onların yanlarında değildin” Hz. Zekeriyyâ’nın, Hz. Meryem’i bakımına alması ancak kur’a sonucu olmuştur. (S. HAVVÂ, 2/326)

Kur’a çekmek: Bâzı ilim adamları bu âyetin kur’a çekmeye delil olduğunu belirtmişlerdir. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğu, birbirine eşit olan kimseler arasında adâleti sağlamak, oluşabilecek olumsuz düşünceleri bertaraf etmek, birinin “ötekine üstünlüğünü önlemek için kur’a çekmenin sünnet olduğunu belirtmişlerdir. (…) Enfâl ve Zühre sûresinde ensar, muhâcirlerin kalacakları evlerin tespîti için kur’a çekmişlerdir. (S. HAVVÂ, 2/343)

Hadis: Rasûlullah herhangi bir yolculuğa çıkmak isteyince hanımları arasında kur’a çekerdi. Hangisinin adı çıkarsa onunla birlikde yolculuk yapardı. (S. HAVVÂ, 2/344)

3/45-51  HZ.  ÎSÂ’NIN DÜNYÂYA  GELMESİ

45. (Ey Peygamberim!) O vakit melekler demişti ki: “Ey Meryem! Allah, kendisinden (gelen) bir kelime ile (şimdiden) sana müjde veriyor ki adı, Meryemoğlu Îsâ Mesih’tir; dünyâdave âhirette itibarlı ve (Allâh’a) yakın olanlardandır.”

46. (Melekler, devamederekdediki🙂 “O, hem beşikte iken hem yetişkinliğinde (peygamberolarak) insanlara hitap edip konuşacak. Üstelik de (o), iyilerdendir.”

47. (Meryem) dedi ki: “Yâ Rabbi; Bana bir beşer eli değmemiş (ilişmemiş) iken nasıl bir çocuğum olur?” (Allahşöyle) buyurdu: “Öyle de olsa Allah, dilediğini yaratır. O, bir işin olmasını dilediği zaman ancak, ‘ol’ der, o da oluverir.” [bk. 19/16-23]

48-49. (Melekler, Îsâhakkındakisözlerinedevamederek: “Allah) ona (Îsâ’ya) kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretecek.” O İsrâiloğulları’na (gönderilen) bir Elçi olarak şöyle diyecektir: “Hakikaten ben Rabbinizden size bir âyet (mûcize) ile geldim ki, size çamurdan kuş şeklinde bir şey yaratır ona üflerim. (Oda) Allâh’ın izniyle, hemen (canlanıp) bir kuş oluverir. Anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiririm, hattâ Allâh’ın izniyle ölüleri diriltirim, evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer (Allâh’a) îman edenlerdenseniz, elbette bunda sizin için (benimpeygamberliğimigösteren) kesin bir delil vardır.”

50. “(Yineben) önümde olan Tevrat’(ınaslın)ı doğrulayıcı olarak ve size haram edilenlerden bâzısını size (tekrar) helâl kılmak için (gönderildim). Size, Rabbinizden (peygamberliğimiispateden) bir âyet (mûcize) getirdim; artık Allah’tan korkun da bana itaat edin.”

51. “Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin. İşte doğru yol budur.”

45-51. (45).‘Ey Meryem! Allah seni kendinden bir kelime ile müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ mesihtir.’  Hz. Meryem’e müjde vererek Allah’tan bir kelime ile dünyâya gelecek bir çocuğun müjdesini veriyor. Yâni ona “ol” diyecek o da hemen oluverecektir. ‘Adı  Meryem oğlu Îsâ Mesih’tir.’ Allah ondan Meryem oğlu diye söz etmesi, onun babasız olarak dünyâya geleceğini Hz. Meryem’e bildirmektedir.  O ancak annesine nisbet edilir ve bu durum onun için  hem bir şeref hem de bir müjdedir. (S. HAVVÂ, 2/328 )

Bilindiği gibi Yüce Allah, yaratmayı murad ettiği bütün varlıkları ve nesneleri ‘ol’ emriyle yaratmaktadır. (Yâsin 36/82) Ancak Allâh’ın insanlarla ilgili yaratma sünneti, herhangi bir kişinin bir ana ve bir babadan doğmak sûretiyle varlık âlemindeki yerini almak şeklindedir.  İşte bu, Hz. Îsâ’nın doğumunda farklı bir nitelik arzetmektedir. Yâni o, babasız olarak yaratılmıştır. Bir bakıma yüce Allah bu yaratmada genel anlamdaki sünnetinin dışına çıkarak kudretinin sonsuzluğunu göstermek istemiştir. Bu yüzden Allah Teâlâ bu kutlu doğumu ‘kelime’ olarak nitelendirmiştir. Yâni Îsâ Mesih’in yaratılışı başlıbaşına bir söz, insanlara ibret olacak bir kelime, nitelikli bir varlık,  bir âyet ve bir mûcizedir. (M. DEMİRCİ, 1/209)

Kur’an’da Hz. Îsâ:  Allah’tan bir kelimedir. Ve bir ruhtur. Rûhu’l Kudüs ile desteklenmiştir. Annesi ile birlikte Allah’tan bir âyettir, Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştir, annesine karşı hürmetkârdır, sâlihlerdendir, Allâh’a yakındır, Allah ona kitap vermiş, peygamber yapmış, mübârek kılmıştır, bir insandır, bir kuldur, beşikte iken konuşmuştur, Tevrat’ı tasdik etmiş, bâzı yasakları kaldırmıştır; kavmine, namazı, zekâtı emretmiştir, kendisinden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemiştir. (KUR’ÂN YOLU, 1/572, 573)

Hz Îsâ babasız doğunca Hz. Meryem’in iffetinde şüpheye düşen topluma karşı Allâh’ın izniyle beşikte konuşmuş, Allâh’ın kulu ve peygamberi olduğunu kendisine kitap verildiğini ve Allah tarafından mübârek kılındığını söylemiştir. (H. DÖNDÜREN, 1/110, 111)

(46).‘Beşiğinde de yetişkinlik hâlinde de insanlarla konuşacaktır.’ Bir mûcize ve bir âyet olmak üzere, küçüklüğünde Allâh’a şirk koşmaksızın yalnızca O’na ibâdete dâvet edeceği gibi yüce Allâh’ın ona vahiyde bulunacağı ve peygamberlere peygamberliğin verildiği  yetişkinlik çağında da (..) peygamberlerin sözleriyle konuşacaktır. ‘ve sâlihlerdendir.’ Sözüyle, ameliyle sâlih kimselerdendir. (S. HAVVÂ, 2/328)

Hz. Meryem, meleklerin kendisine bu müjdeyi Allah’tan getirdiklerini işitince Rabbine niyaz ederek: ‘dedi ki: Ey Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olabilir?’ Hz. Meryem hayret ve şaşkınlık içinde şunları söylüyor: ‘Benim kocam olmadığı, evlenmek düşüncem de bulunmadığı hâlde  ve ahlâksız bir kadın da olmamakla birlikte nasıl benden bir çocuk doğabilir?’ ‘Melekler de ‘Allah dilediğini öylece yaratır ve bir şeyin olmasını dilerse ona ‘ol’ der, o da oluverir’ dedi(ler)’ Yâni bir şeyi yaratmak dilediği takdirde hiçbir şey geri kalmaz. Burada ‘ol’ lâfzı ile bunun dile getilmesi, O’nun var etmesi ile eşyânın hızlıca oluştuğunu haber vermektedir. (S. HAVVÂ, 2/328, 329)

(48).‘Allah ona kitabı,  hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğretmektedir.’      ‘Ona kitabı’ burada kitaptan kasıt, yazı yazmak yâhut Allâh’ın kitapları yâhut farzlar olma olasılığı vardır. Hikmeti yâni helâl ve haram ışığında her şeyi yerli yerine koymayı, Hz. Mûsâ’ya indirilmiş bulunan Tevrat’ı, Hz. İsa’ya indirilecek kitap İncil’i öğretecektir. (S. HAVVÂ, 2/329)

‘Onu İsrâiloğulları’na peygamber olarak gönderecek’ (..) ve onlara şöyle diyecektir: ‘Ben size Rabbinizden bir âyet getirdim’ Hârikulâde bir alâmet ve peygamberlik iddiâmda doğruluğuma delâlet edecek bir delil ile geldim, o da şudur: (1) ‘Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim de Allâh’ın izniyle hemen kuş olacak,’ (2) ‘Anadan doğma köle ve abraş’ı (alaca hastaları) iyi edeceğim.’ (3) ‘Allâh’ın izniyle ölüleri dirilteceğim,’ (4) ‘Yediklerinizi ve sakladıklarınızı  da size haber vereceğim.’

‘Yediklerinizi ve sakladıklarınızı size haber vereceğim.’ (Hz. Îsâ) İnsanlara evlerinde ne yiyip içtiklerini ve ne biriktirdiklerini haber vermiştir. Bu, gayb yâni gizli lan bir konuda haber vermektir. Gaybı sâdece Allah bilir. Bir insan kendiliğinden bilemez. Ancak Allah bildirirse bilebilir. Yüce Allah, (gaybı) Hz. Îsâ’ya bildirmiştir. (İ. KARAGÖZ 1/519)

(50).“Ben benden önceki Tevrat’ı tasdik edici olarak ve size haram kılınan bâzı şeyleri helâl kılmak için gönderildim” Bu buyrukta Hz. İsa’nın, Tevrat’ın şer’i hükümlerinin bir kısmını yürürlükten kaldırdığına delâlet vardır. (S. HAVVÂ, 2 /329)

Hz. Îsâ’nın bir görevi, kendinden önce gelen Tevrat’ı tasdik etmek, bununla berâber İsrâiloğulları’na  daha önce haram kılınmış olan birkısım şeyleri tekrar helâl kılmaktır. Nitekim Nisâ 160, En’âm 146 ve Nahl 118 âyetlerde Yahûdilere, zulüm ve isyanları yüzünden bâzı şeylerin haram kılındığına temas edilmektedir. Dolayısıyla burada Hz. Îsâ’nın şeriatının, bu haramları kaldırmak sûretiyle, Hz. Mûsa’nın tebliğ ettiği birtakım hükümleri yürürlükten kaldırdığı ortaya konulmaktadır. (Ö. ÇELİK, 1/413)

(Hz. Îsâ), İsrâiloğullarına haram kılınan bâzı şeyleri helâl kılmıştır. Yahûdilere cumartesi günü çalışmak, deve eti ve iç yağı yemek haramdı. Hz. Îsâ’nın gelmesiyle Allah, bu yasakları kaldırmıştır. (İ. KARAGÖZ 1/520)

3/52-54  HZ.  ÎS  VE  HAVÂRİLERİ

52. Îsâ, onların inkârları(ndakiısrarları)nı sezince: “Allâh(’ındîni) için yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havâriler: “Biziz Allah (dînin)in yardımcıları. Biz Allâh’a îman ettik ve şâhit ol ki biz, gerçek müslümanlarız.” dedi(ler).

53. (Havâriler) “Ey Rabbimiz! İndirdiğin (Kitab’)a inandık ve Rasûl’ün de peşinden gittik; artık bizi şehâdet edenlerle berâber yaz.” (dediler).

54. (İsrâiloğullarının kâfirleri, Hz. Îsâ’yıöldürmekiçin) tuzak kurdular. Allah da tuzaklarını kendi aleyhlerine çevirdi. Allah tuzak kuranlara karşılığını en iyi verendir.

52-54. (52).‘Îsâ onların inkârlarını sezince’Allah uğrunda yardımcılarım kimlerdir?’ dedi.’ Havâri:  Âyet-i kerîmede geçtiği üzere havâri kelimesi arkadaş, dost, sâhip, yardımcı demek olup, aslı havaryadır. İbrânicesi de “heverim” dir. Havariler, Hz. İsa’ya ve Allah’tan getirdiği dîne yardım etmeyi taahhüt etmiş olan sahâbelerdendir. Hıristiyanlara nasârâ denmesi de havârilerin Hz. Îsâ’ya yardım bîatı etmelerindendir. (H. T. FEYİZLİ, 1/55)

‘..ve şâhit ol ki, biz Müslümanlarız..’ cümlesi, bütün Peygamberlerin tebliğ ettiğidînin, hak din İslâm, peygamberlere îman edenlerin de ‘Müslüman oldukları’nı ifâde eder. (..) Hz. Âdem’den itibâren Peygamberlerin tebliğ ettiği hak din İslâm’ı kabul eden herkesin Müslüman ismi ile nitelendiğini ifâde eder. Allah katında yegâne hak din İslâm, İslâm’ı din olarak kabul edenlerin adı da ‘Müslüman’dır. (3/19, 22/78, İ. KARAGÖZ 1/522)

(54).‘Yahûdiler tuzak kurdular, Allah da onları cezâlandırdı. (tuzaklarınıbozdu)’ Hîle yaptılar. Hîle yapanlar İsrâiloğulları’nın kâfirleridir. Hem de onu öldürmek, haça germek küfrüne.. ‘Allah da onları cezâlandırdı.’ Hz. Îsâ’yı semâya yükseltti, Îsâ’nın öldürülmesini isteyen kişiyi ona benzeterek öldürülmesini takdir etti. (S. HAVVÂ, 2/ 330, 331)

3/55-58  HZ.  ÎSÂ’NIN  GÖĞE  YÜKSELTİLMESİ

55. O vakit Allah buyurmuştu ki: “Ey Îsâ! (Korkma) Şüphesiz ki seni ben (içlerinden) alıp kendi katıma yükselteceğim, seni vefat ettirecek benim, inkâr edenlerden de seni (kurtarıp) arındıracağım ve sana (ancakAllâh’ınkuluvebirpeygamberiolarak) uyanları kıyâmet gününe kadar, (katımda) inkâr edenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz ancak banadır. (Ovakit) ihtilâf ettiğiniz konularda aranızda ben hükmedeceğim.”

56. (Îsâ’nın peygamber olduğunu) İnkâr edenlere gelince, onları dünyâ ve âhirette en şiddetli azap ile cezâlandıracağım. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

57. İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, (Allah) onlara mükâfatlarını tastamam verecektir. Allah zâlimleri sevmez.

58. (EyPeygamberim!) İşte bu sana okuduğumuz (olayvehükümler), âyetlerden ve hikmetli öğütlerdir.  

55-58. (55).‘Ey Îsâ, seni öldürecek benim, seni (kendime) yükselteceğim. (yükseltecekbenim) Çoğunluk müfessirler, buradaki ‘vefat’ın uyku hâli olduğunu, Hz. Îsâ’nın asıl ölümünün ise dünyâya inişinden sonra olacağını söylemişlerdir. Çünkü kıyâmete yakın bir dönemde Hz. Îsâ yeryüzüne inerek kitap ehli ile İslâm ümmeti arasında adâletle hakemlik yapacağı, haçı kıracağı, domuzu öldüreceği ve İslâm’a tâbi olarak amel edeceği çeşitli hadislerle bildirilmiştir. (Buhâri, Müslim, Tirmizi, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel; H. DÖNDÜREN, 1/111)

‘Seni kendime yükseltip kaldıracak.’ Yâni semâya ve meleklerimin karar kıldıkları yere yükselteceğim. Bunun delîli ise,  Miraç gecesinde  Rasûlümüz (s)’ün onu görmesidir. (S. HAVVÂ, 2/331, 332)

‘Sana tâbi olanları kıyâmet gününe kadar küfredenlerden üstün tutacak ta benim.’ Bu buyrukta, müminlere bir müjde bulunmaktadır. Bizler herşeyi güzel ve yerli yerinde yaptığımız takdirde bütün âlemlerin üstünde olacağız. Çağlar boyunca Yüce Allah, kâfirlere karşı gâlip olmakla lütuflandırmıştır. Son dönemlerde bize, ne isâbet etmişse dînimizi ihmâlimiz sebebiyle başımıza gelmiştir. (S. HAVVÂ, 2/332, 333)

(56).‘Küfredenleri de dünyâ ve âhirette şiddetli azâba uğratacağım.’ Dünyâda öldürülmek, esir alınmak ve mallarının alınması ile ülkelerdeki egemenliklere son vermek sûretiyle onları cezâlandıracak, âhirette de azapları bundan daha şiddetli ve daha ağır olacaktır. (S. HAVVÂ, 2/332)

(57).‘Îman edip sâlih amel işleyenlere gelince, onların mükâfatlarını eksiksiz ödeyecektir.’ Dünyâda da  âhirette de onları eksiksiz olarak mükâfatlandıracaktır. Dünyâda onlara zafer vermekle, âhirette de onları yüksek cennetlere koymakla mükâfatlandıracaktır. (S. HAVVÂ, 2/332)

(58).‘(EyPeygamberim!) İşte bu sana okuduğumuz (olayvehükümler), âyetlerden ve hikmetli öğütlerdir.’ Kur’ân-ı Kerim ve Kur’an’daki kıssalar ve gaybî haberler, Hz. Muhammed’in hak peygamber, Kur’ân’ın hak kitap olduğunun delilidir. Çünkü okuma yazma bilmeyen ve herhangi bir özel öğretim görmeyen Peygamberimiz Hz. Muhammed (s)’in Hz. Îsâ ile ilgili bilgileri kendiliğinden bilmesi mümkün değildir. Onu bu bilgilerden haberdar edenyüce Allah’tır. (İ. KARAGÖZ 1/527)

3/59-63  HAK  RABBİNİN  KATINDADIR

59. Şüphesiz ki Allah katında Îsâ’nın (babasızdünyâyagelişinin) durumu, Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı. Sonra “ol” dedi, o da derhal oluverdi.

60. (Ey Peygamberim! Bu) gerçek, Rabbinden (gelmekte)dir. Artık şüphecilerden olma!

61. (Ey Peygamberim!) Artık sana (Îsâ’nın, Allâh’ınkuluveRasûlüolduğuhakkındaki) ilim geldikten sonra, seninle kim tartışırsa, de ki: “Gelin (bizvesiz) oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve (sizin) kendinizi çağıralım, sonra lânetleşelim; Allâh’ın lânetini yalancılar üzerine dileyelim.”

62. İşte (Îsâhakkında) bu (anlattıklarımız), elbette en doğru haberlerdir. (Bilesinizki,) Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah elbette mutlak gâlip, hüküm ve hikmet sâhibidir.

63. (Ey Peygamberim!) Eğer yine (Allâh’ınbirliğineîmanetmekten) yüz çevirirlerse, elbette Allah, o fesatçıları hakkıyla bilen (vekarşılığınıveren)dir.

59-63. (59).‘Hakikat şu ki; Allah katında Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ dedi, o da oluverdi.’ İlâhi irâde, Hz. Îsâ’nın bir delil, bir mûcize olarak babasız dünyâya gelmesini murat etmiştir.  Bunun nasıl gerçekleşeceğini ilk soran Hz. Meryem’dir. (19/21) Yüce Allâh’ın dilediğini yarattığı (3/47) bunun için ‘ol’ buyurmasının yeterli olduğu (3/47) belirtilmiştir. ‘Öyleyse kuşkulananlardan olma’ buyruğu ile müminlerin Allah’tan gelen bilgiye teslim olmaları istenmiştir. (KUR’ÂN YOLU, 1/588)

(61).‘Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım sonra lânetleşelim.’ Yâni ‘Allâh’ın lâneti – ister siz ister biz olalım – yalancının üzerine olsun’ diyelim. Lânetleşmenin aslı budur. (S. HAVVÂ, 2/334)   

‘Sonra lânetleşelim, Allâh’ın lânetinin yalancılara olmasını dileyelim.’ Allâh’a duâ edelim, Îsâ konusunda kim yalancıysa, ona lânet et Allâh’ım diyelim. (Necran ileri gelenleri) lânetleşmekten kaçındılar. Ve cizye ödemeyi kabul ettiler. İbn Hayyan: Hıristiyanların lânetleşmeyi kabul etmemeleri, Hz. Muhammed’in peygamberliğinin doğruluğunu (itiraf etmeleri) anlamına gelir, demiştir.  (M. A. SÂBÛNÎ, 1/188)

Bu âyetler, Necran Hıristiyanlarından Medîne’ye gelip Hz. Peygamber’le görüşen 60 kişilik bir heyetle ilgili olarak inmiştir. Mukâtil bin Süleyman’a göre bu sûrenin baştan kimi âyetleri Yahûdilerle, M. İbn-i İshak’a göre ise 62. âyetin sonuna kadar Hristiyanlarla ilgili olarak inmiştir. 60 kişilik bir Necran Hıristiyan heyeti ikindi namazı sırasında Medîne’ye gelmiş, mescidde Hz. Peygamber’in izni ile kendi namazlarını kılmışlar ve üç kişilik temsilci heyeti birkaç gün Medîne’de kalarak Hz. Muhammed’le görüşmüştü. Bu sırada Hz. Îsâ’dan ‘Allâh’, ‘Allâh’ın oğlu’, ‘üçün üçüncüsü’ olarak söz ediyorlar ve ‘ölüleri diriltmesini, hastaları iyi etmesini, gâipden haber vermesini, çamurdan kuş yapıp canlandırmasını’ delil getiriyorlardı. Gelen âyetlerde, ‘olayların doğru olduğu, ancak bunların Hz. Îsâ’nın birer mûcizesinden başka bir şey olmadığı’ belirtildi. (bk. Âl-i İmran 3/62; Mâide 5/110). Gelen heyet, Kur’ân’da yer alan ‘Hz. Îsâ’nın Allâh’ın kelimesi ve O’ndan bir ruh olduğu’ nitelemesini (bk. 3/39, 45; 4/171) kendi anlayışları yönünde yorumlayarak müslüman olmadılar ve özel statüde bir topluluk olarak varlıklarını sürdürdüler. İşte bu görüşme sonunda Hz. Peygamber, doğru olanı bulmak için yukarıdaki âyette sözü edilen ‘lânetleşme’yi teklif etmiş, fakat Hıristiyanlar buna da cesâret edememişti. (H. DÖNDÜREN, 1/111)

Hadis: Şâbi’den gelen rivâyete göre: Rasûlullah (s) şöyle buyurmuştur: Şâyet, lânetleşmiş olsalardı, ağacın üzerindeki kuşlara varıncaya kadar, Necran halkının helâk olacağına dâir bana müjde verilmişti. (S. HAVVÂ, 2/346)

M. Reşid Rızâ, bu âyette kadınların özel olarak zikredilmiş olmasından hareketle,  Kur’ân-ı Kerîm’in toplumsal etkinliklerde kadınların da  yer alması gerektiğine  hükmettiğini belirtir. (KUR’ÂN YOLU, 1/591)

(62).‘Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.’ Allah’tan başkasına kulluk yoktur. Allah’tan başkasına itâat yoktur. Allah’tan başka hiç kimseden emir almak yoktur. Allah’tan başka kulluk yapılacak kimse yoktur. (..) Allah’tan başka itâat edilecek kimse yoktur. Ondan başka emir alınacak kimse yoktur. Kânun koymada emir alma, değer yargıları ve kuralları belirlemede emir alma, eğitim ve ahlâkta emir alma, insanın hayat düzeni ile ilgili her şeyde emir alma kaynağı Allah’tır. Böyle hareket edilmediği sürece bu, şirkin ve küfrün kendisidir. (S. KUTUB, 2/97)

3/64-74  EHL-İ  KİTAB’I  TEVHÎDE  DÂVET

64. (Ey Peygamberim!) De ki: “Ey Ehl-i Kitap (olanyahûdiveHıristiyanlar)! Bizimle sizin aranızda eşitlik sağlayan (ortak) bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allâh’ın dışında bâzımız bâzısını rab edin(ipmüşrikol)masın.” (Ey müminler!) Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse (onlara): “Şâhit olun ki biz, gerçek müslümanlarız.” deyin.

65. Ey Ehl-i Kitap! Niçin İbrâhim hakkında (oyahûdiveyaHıristiyandırdiye) tartışıyorsunuz? Hâlbuki Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. (Bukadarına) akıl erdiremiyor musunuz?

66. (Ey Ehli Kitap!) Haydi siz, hakkında (az) bir bilginiz olan şeyde tartıştınız (diyelim, peki) niçin hiçbir bilginiz olmayan hususta tartışıyorsunuz? Hâlbuki (herşeyi) Allah bilir, siz bilemezsiniz.

67. İbrâhim, ne bir yahûdi ne de bir Hıristiyandı. Fakat o, “Allâh’ı ‘bir’ tanıyan” dosdoğru bir müslümandı; müşriklerden değildi.

68. Şüphesiz ki İbrâhîm’e insanların en yakını, (zamânında) ona uyanlarla, şu peygamber (Muhammed) ve ona îman edenlerdir. Allah mü’minlerin dostu ve yardımcısıdır.

69. (Ey müminler!) Ehl-i Kitap’dan bir grup sizi inancınızdan saptırmak istediler. Hâlbuki onlar ancak kendilerini saptırırlar da bunun farkına varamazlar.

70. Ey Ehl-i Kitap! Siz (gerçeği) gördüğünüz hâlde niçin Allâh’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?

71. Ey Ehl-i Kitap! Niçin hakkı (gerçeği) bâtıl ile ört(üpbâtılıhakdiyegösteri)yor, bile bile hakkı (Muhammed’in peygamber olduğunu) gizliyorsunuz? [krş. 2/42]

72. Ehl-i Kitap’dan bir grup, (diğerlerine) şöyle dedi: “İman edenlere indirilen (Kur’ânıKerîm’)e gündüzün başında (görünüşte) inanın, günün sonunda inkâr edin. Olur ki (şüpheyedüşerlerde) onlar da dönerler.”

73. (Yahûdilerin ileri gelenleri halka) “Sizin dîninize tâbi olanlardan başkasına da sakın inanmayın!” (derler). (Rasûlüm!) De ki: “Şüphesiz (bilinki) doğru yol, Allâh’ın yolu (İslâm)dır.” (O, ilerigelenyahûdiler, birbirlerineşöylederler🙂 Size verilenin benzerinin (başka) herhangi bir kimseye verilmiş olduğuna, yâhut onların (müslümanların) Rabbiniz yanında size karşı delil getire(reküstüngele)ceklerine de inanmayın. De ki: “Lütuf Allâh’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah ‘lütfu ve ihsânı bol olan’, (herşeyi) hakkıyla bilendir.”

74. (Allah,) rahmetini (peygamberliği, kitapvemûcizeyi) dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sâhibidir.

64-74. (64).‘Hepiniz, sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye gelin.’ Kur’ân’ın, İncil’in ve Tevrat’ın ortak olduğu şu kelimeye gelin: (a) Allah’tan başkasına itaat etmeyelim, (b) O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, (c) ve Allâh’ı bırakıp ta kimimiz kimimizi rab edinmesin.  İbâdet yalnız Allâh’adır, itaat da Allâh’adır. Helâl ve haram kılan yalnız O’dur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.  (S. HAVVÂ, 2/361)

Bâzılarını rab edinmek: Peygamberimiz’inbuyurduğugibi, Allâh’ınemirveyasakları varken, bunlara aykırı emirler veren kişinin emirlerini emir, yasaklarını yasak sayarak hükümlerini kabullenmek ve isteyerek/gönülden onlara itaat etmek, onları rab kabul etmektir. [bk. 9/31; 3/83] (H. T. FEYİZLİ, 1/57)

Allah Rasûlü, İslâm’a dâvet için Rum devlet başkanı Herakl’e yazdığı mektupta bu âyetten söz ediyor. (M. A. SÂBÛNÎ, 1/191)

‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim.’ Bu, yalnız Allâh’a kulluğa çağrıdır. O’na hiçbir varlığı… hiçbir insanı, hiçbir taşı ortak koşmamaya çağrıdır. İnsanların birbirlerini, hiçbir Nebîyi, hiçbir Rasûlü, Allah ile birlikte ilâh edinmemesine çağrısıdır. Peygamberlerin hepsi de Allâh’ın kullarıdır. Allah onları, emirlerini tebliğ etsinler diye seçmiştir. İlâhlık ve rablıkta  kendilerini Allâh’a ortak etsinler diye, değil. (S. KUTUB, 2/98)

Âyette yer alan insanların birbirini ilâh edinmesi Allâh’ın belirledikleri dışında helâl ve haramlar koyup, onlara uymak olarak tefsir edilmiştir. Nitekim Hıristiyan iken müslüman olan Adiy bin Hâtem’in bu âyetin inmesiyle ‘Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz din büyüklerimize tapmazdık demesi üzerine, Hz. Peygamber ’Onlar size bir şeyi helâl ve haram kılıyorlar, siz de onların dediklerine uyuyordunuz. İşte bu, onlara tapmaktır.  (H. DÖNDÜREN, 1/112, M. A. SÂBÛNÎ, 1/190)

‘Siz haydi bilginiz olan şey hakkında münâkaşa ettiniz.’ Kurtubi’ye göre, Muhammed (s)’in peygamberliği konusunda tartışmaya girdiniz’ demektir. Zîrâ onlar, Rasûlullâh’ın niteliklerini kendi kitaplarında (Tevrat, İncil) yazılı olarak buluyor ve  peygamber olduğunu biliyorlardı. (S. HAVVÂ, 2/362).

(67).‘İbrâhim ne Yahûdi ne de Hıristiyan idi. Fakat O hanif bir Müslüman idi.’   Hanif: Allâh’ın dîni dışında bütün dinlerden uzak kalan kimse demektir. Bütün işlerini Allâh’a teslim eden kimse ‘müslüman’ demektir. (S. HAVVÂ, 2/362) ‘Fakat hiç bilgi sâhibi olmadığınız bir konuda niçin tartışıyorsunuz.’ Kurtubi bu âyetten bilgisiz kişi ile tartışmaya girmekten sakınmak gerektiği hükmünü çıkarır. (KUR’ÂN YOLU, 1/598)

‘Allah müminlerin velisi(dir)’ demek; müminleri sever, amellerinin karşılığını tam verir, onları kötülüklerden korur, onlara yardım eder, îman üzere sâbit kılar, onlardan râzı ve hoşnut olur, demektir. Müminlerin gerçek dostu Allah’tır. Bu konuda Kur’an’da birçok âyet vardır. Birkaçının meâli şöyledir: ‘Ey müminler! Sizin için Allah’tan başka ne bir velî, ne de bir yardımcı vardır.’ (2/107, 9/116, 29/22) ‘Allah îman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.’ (2/257). ‘Allah müttakîlerin velisidir.’ (45/19). ‘Dost olarak Allah size yeter, yardımcı olarak da Allah size yeter.’ (4/45). ‘Allah yardımcıların en hayırlısıdır.’ (3/150) (İ. KARAGÖZ 1/536)

İnsanlar, sâlih ameller işlemek, Allah ve Peygamberin emir ve yasaklarına uymak, Allah ve yarattıklarının haklarına riâyet ederek Allâh’ın dostluğunu kazanabilirler. Mümin Kur’an ve sünnete ne kadar uyar ve günahlardan ne kadar sakınırsao nispette Allâh’ın dostluğunu elde eder. (İ. KARAGÖZ 1/536)  

(69).‘Kitap ehlinden bir grup, sizi doğru yoldan saptırmak istediler.’ Sizleri İslâm’dan döndürmek istediler. Bu âyet-i kerîme, Yahûdilerin Huzeyfe, Ammar ve Muaz hazretlerini Yahûdiliğe dâvete kalkıştıkları bir olay hakkında inmiştir. Ama bu âyet, Yahûdiler ve başkaları hakkında geneldir. Zîrâ bugün İslâm topraklarında müslümanları haktan saptırma arzusu ile misyonerlik kurumu faaliyet yürütmektedir.  (S. HAVVÂ, 2/368)

Allâh’ın indirdiğini beğenmeyip, hevâ ve hevesleri doğrultusunda bâtıl yolu seçen ve diğer insanları da bu yola götürmede önderlik edenler ve onların peşinden gidenler işlenen günahlarda ortaktırlar.  (H. T. FEYİZLİ, 16/25 âyet meali)

(70).‘Niçin Allâh’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz.’ NiçinKur’ân’ıve Rasûlullah (s)’ın nübüvvetinin delillerini inkâr etmektesiniz? Halbuki sizler her iki kitapta da onun niteliklerini görüyor ve biliyorsunuz. (S. HAVVÂ, 2/369)

‘Âyetleri inkâr etmek’, mucizeleri, Kur’ân’ı veya Kur’ân’ın bir âyetini, bir âyetteki bir hükmü, bir ilkeyi, bir haramı, kabul etmemek, beğenmemek, uygulanamaz ve çağdışı bulmaktır. (İ. KARAGÖZ 1/538)

(71).‘Ey Ehl-i Kitap, niçin hakkı bâtıla karıştırıyorsunuz?’ Neden Mûsâ’ya ve Îsâ’ya îman ile Muhammed (s)’i inkâr etmeyi birbirine karıştırıyor ve ‘Bile bile hakkı gizliyorsunuz?’ Muhammed (sa)’in niteliklerini, onun peygamberliğinin ve dîninin hak olduğunu bildiğiniz hâlde açıklamıyorsunuz?. (S. HAVVÂ, 2/369)

(72).‘Ehl-i Kitap’tan bir grup şöyle dedi: ‘Varın, o müminlere indirilenlere güpegündüz  îman edin, sonunda da dönüp küfredin, belki onlar da dönerler.’ Rivâyete göre Hayberli 12 Yahûdi hahamı, günün ilk saatlerinde güya İslâm’a girecekler, akşam üzeri kendi kitaplarında Hz. Muhammed hakkında bir işâret bulamadıklarını söyleyerek İslâm’ı terk edecekler, böylece müslümanları dinlerinden döndüreceklerdi. Bu âyet, bu plâna işâret etmektedir. (H. DÖNDÜREN, 1/112)

Bu âyette, Müslümanları dinlerinden döndürmek, İslâm’ın yayılmasını ve güçlenmesini önlemek için başvurulan psikolojik savaş yöntemlerinden biri dile getirilmektedir. Medîne civârında yaşayan birtakım yahûdi bilginleri ve liderleri, îmânı (henüz) kuvvetlenmemiş müminleri şüpheye düşürmekiçin aralarında (yukarıda belirtilmiş olan) bir karar alırlar. (..) Âyetin bize verdiği mesaj şudur: Herhangi bir şekilde Müslümanı îmânından uzaklaştırmak, İslâm’dan soğumasına ve uzaklaşmasına sebep olmak, geçmişte yahûdilerin yaptığına benzemektir. Böyle bir davranış büyük günahtır. (İ. KARAGÖZ 1/539)

Yahûdiler tarafından beslenen bu hâin eller, İslâm târihini, kahramanlarını ve târihi olaylarını tersyüzettiler. Aslı olmayan şeyler eklediler. Bununla da kalmayıp Peygamberin (s) hadislerine el attılar. (..) Kur’ân tefsîrine de  uzandılar. Onu o kadar karıştırdılar ki, araştırıcılar bu konuda yol işâretlerine varamayacak gibi bir durumla karşı karşıya kaldı. Şahsiyetler üzerinde de birtakım plânlar yaptılar. Yüzlercesi, binlercesi İslâm kültürü aleyhinde kullanıldı. Bugün bu yöntemler hâlâ ‘oryantalistler / doğu bilimciler tarafından icrâ edilmektedir. Ayrıca halkları müslüman ülkelerde, şu an düşünce önderliği makamlarını işgal edenler de oryantalistlerin öğrencileridir. Haçlılar ve Siyonistler tarafından üretilerek İslâm ümmetine kahraman diye lânse edilen onlarca şahsiyet ortaya çıkarılmıştır. (..) Bu oyunlar hâlâ sürdürülmekte ve devam etmektedir. Bu plânların etkisinden kurtulma ve korunmanın tek yolu, muhâfaza altına alınnan Kur’ân’a sığınmak ve asırlarca süren savaşta istişâre için O’na dönüş yapmaktır. (S. KUTUB, 2/108)   

Yahûdi din adamlarının amaçları müslümanların cesâretini kırmak, insanlar arasında Hz. Peygamberin getirdiği ve söyledikleri hakkında şüpheler uyandırmaktı. Yahûdi din adamlarının bu oyuna girmelerinin nedeni, kıskançlıkları ve atalarının dînine bağlı olmalarıdır. (MEVDÛDİ, 1/237)

(73).‘(Ehl-i Kitaptan bir grup, halka hitâben) ‘Sizin dininize tâbi olanlardan başkasına da sakın inanmayın!’ (derler)’ ‘Dîninize uyanların dışında kimseye güvenmeyin. Yalnız sizden olanlara güven besleyin ve bildiğiniz şeyleri sâdece kendi aranızda söyleyin ki, hiç kimse İslâm’dan yararlanamasın ve müslümanların da sizin bu söyleyeceklerinizde aleyhinizde getirebilecekleri delilleri olmasın.’ İşte onlar, birbirlerine bunu tavsiye etmekteydiler. (S. HAVVÂ, 2/369)

‘De ki, doğru yol Allâh’ın yoludur.’ Allah dilediği kimseye hidâyet verir, o kimse de İslâm’a girer, İslâm üzere sebat eder ve sizin bu desiseleriniz / hileleriniz, tuzaklarınız ona zarar veremez. Fakat böyle bir şeyi niçin yapıyorsunuz? Niçin başkalarını saptırmak için plânlar hazırlıyor ve birbirinize bâtılı tavsiye ediyordunuz? (S. HAVVÂ, 2/369)

3/75-83  EHL-İ  KİTÂB’IN  BÂZI  ÖZELLİKLERİ

75. Ehl-i Kitap’dan öylesi vardır ki ona bir kıntar (binaltın) emânet etsen, onu sana (eksiksiz) öder. Onlardan öyle kimse de vardır ki ona bir dînar (altınpara) emânet etsen, devamlı üzerinde dikilip durmadıkça onu ödemez. Bunun sebebi de onların: “Ümmîlere (EhliKitap’danolmayanlarakarşıneyapsakmübahtır.) Bizim aleyhimize bir yol (bizebirsorumluluk) yoktur.” demeleridir. Onlar, bilip durdukları hâlde Allâh’a karşı yalan söylemektedirler.

76. (Ey Ehli Kitap!) Hayır (gerçekonlarınsöylediklerigibideğil), kim ahdini yerine getirir ve “Allâh’ın emrine uyup günahlardan sakınırsa” (bilsinki) şüphesiz Allah, muttakî olan (yasaklarındankaçınanveemrineuygunyaşayan)ları sever.

77. Doğrusu Allâh’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir değer (olandünyâlık) karşılığında satanlar var ya, işte onlara âhirette hiçbir nasip yoktur. Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara (merhametle) bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için çok acı verici bir azap vardır.

78. (Ey müminler!) Onlardan (EhliKitap’tan) bir kısmı da, (değiştirdiklerikelimeleri) Tevrat’tan olmadığı hâlde, okurken; Tevrat’tan olduğunu sanasınız diye dillerini (veağızlarını) eğip bükerler. “Bu, Allah katındandır.” derler. Hâlbuki o, Allah katından değildir. Bile bile Allah nâmına yalan uydururlar.

79. Allâh’ın kendisine Kitap, hüküm ve peygamberlik verdiği hiçbir kişinin kalkıp da insanlara: “Allâh’ın dışında bana da kul olun.” demesi mümkün değildir; ancak o kimse, “öğretmekte ve okuyup okutmakta olduğunuz Kitab’ın gerektirdiği gibi Rabbe bağlı kullar olun.” diyebilir.

80. (Peygamber) size, melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, hiç kâfirliği emreder mi?

81. (Ey Peygamberim!) Allah, peygamberlerlerine (hitâben): “Andolsun ki size Kitap ve hikmet verdim. Sonra size, yanınızda olan (kitaplar)ı doğrulayan bir Elçi geldiğinde, (hepiniz) ona mutlaka inanacaksınız ve ona yardım edeceksiniz.” diye sağlam bir söz alıp: “Siz de bunu kabul ettiniz ve bu ağır görevi (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” dediğinde, onlar da: “Kabul ettik.” dediler. (Allah🙂 “Öyleyse birbirinize şâhit olun, ben de (busözünüze) şâhit olanlardanım.” buyurdu.

82. Artık bundan sonra kim (verdiğisözden) yüz çevirirse, işte onlar fâsıkların (Allâh’ınemrindensapanların) ta kendileridir.

83. Onlar (Yahûdi ve Hıristiyanlar) Allâh’ın (dîniİslâm) dîninden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerdekiler ister istemez O’na teslim olmuşlardır ve ancak O’na döndürülüp götürüleceklerdir. [krş. 3/85]

75-83.  (75).‘…başına dikilip durmazsan, onu sana geri vermezler.’  Ebu Hanife, âyetin bu bölümünü delil olarak, borçlunun malı olduğu hâlde, borcunu ödemezse,  hapsedilebileceğini söylemiştir. Çoğunluk ise, borçlunun başında dikilip durma’nın, onu utandırarak borcunu ödemeye zorlama anlamında olduğunu söylemişlerdir. (H. DÖNDÜREN, 1/112)

‘Bu durum onların ‘ümmîlere karşı bir sorumluluğumuz yoktur’ demelerindendir.’  Onlar, (Ehl-i kitap, DÖNDÜREN) başka dinlere mensup kimselere zulmetmeyi helâl görmekte idiler. Kendi dinlerinden olmayanların haklarına riâyet edilmemesi hâlinde, kendileri için herhangi bir günah olmayacağı kanaatindedirler. (S. HAVVÂ, 2/372)

Ümmîler:  Öncelikle Araplar, ikinci olarak ta Yahûdiler dışında kalan Hıristiyanlar ve diğer din mensuplarıdır. (S. HAVVÂ, 2/372, 373)

İbn-i Abbas’a bir adam, gazvelerde zimmet ehline âit, tavuk, koyun gibi malları almamızda bir sakınca var mı? diye sormuş, İbn-i Abbas bu âyeti delil getirerek ‘Zimmiler, cizye verdikleri zaman, onların malları kendi rızâları dışında size helâl olmaz’ demiştir. (H. DÖNDÜREN, 1/112)

Yüce Allah, hiç kimse veya zümreye başkalarının haklarını gasp etme izni vermemiştir. Kim ayrıcalıklı olduğunu iddiâ ederse, Allâh’a iftirâ etmiş olur. Bu âyet indiğinde, Rasûlullah, ‘Allah düşmanları yalan söylemişler, câhiliye döneminin (kötü olan) herşeyi ayaklarımın altındadır, emânete gelince, sâhibi iyi olsun, kötü olsun, o yerine verilir.’ (sâhibine iade edilir) (KUR’ÂN YOLU, 1/608)

(78).‘Okuduklarını kitaptan sanasınız diye, kitabı okurken dillerini eğip bükerler.’ Allah kelâmının anlamlarını değiştirmek için Yahûdilerden bir tayfa, dillerini eğip bükerek Tevrat âyetlerini (S. HAVVÂ) okuyorlar. İbn-i Abbas, Allâh’ın murâdının dışında yorumlamakla değiştiriyorlardı, demektedir. (M. A. SÂBÛNİ, 1/193) Doğru olanı bırakıp, değiştirileni söylerler. (S. HAVVÂ, 2/373)

Hadis: (Buhâri’den) Adamın birisi, pazara bir mal getirdi. Daha önce verilmemiş bir fiyâta bu malı satmak istedi. Müslümanlardan birini kandırmak için yemin etti. Bunun üzerine Yüce Allah, ‘Allâh’ın ahdini ve kendi yeminlerini az bir pahaya değişenlerin âhirette hiçbir payı yoktur’ buyruğu indi. (S. HAVVÂ, 2/374)

(79).‘Rabbe bağlı kullar olun.’ HiçbirPeygamber’in  insanlara ‘Allâh’ı bırakarak bana kul olun’ demesi söz konusu olamaz. Peygamberin onlara çağrısı ‘Allâh’a kul olmayı benimseyin’ şeklindedir. Allâh’ın kulları ve köleleri olarak Allâh’a bağlanın, ibâdet ile yalnız O’na yönelin. Hayat sisteminizi yalnız O’ndan alın. Böylece tertemiz ve Rabbâniler olarak O’na yönelin. Kitabı bilmenizin ve onu tetkik etmenizin hükmü ile Rabbâniler olunuz. Çünkü kitabı bilmenin ve onu incelemenin gereği budur. (S. KUTUB, 2/117)   

Rabbâni: Fâtih, âlim, muallim, ilmiyle amel eden, sabır ve takvâ sâhibi âlim gibi anlamlara gelir. (H. DÖNDÜREN)

Hz. Peygamber, her müminin Kur’ân öğrenmesi ve dînî hükümleri anlamaya çalışması, Allâh’ın o kimse üzerinde bir hakkı olduğunu söyleyerek, bu  (79.) âyeti okumuştur. (H. DÖNDÜREN, 1/112, 113)

Hüküm: Bâzı müfessirler, hükmet ve sağlam muhâkeme şeklinde açıklamışlardır. Kur’ân’da hüküm kelimesi, Yüce Allâh’a nisbet edilerek mutlak irâde, hâkimiyet, karar yetkisi anlamlarında kullanıldığı gibi, peygamberlere ve insanlara nisbet edilerek, hukûki çekişmeleri karâra bağlama anlamında da kullanılmıştır. (KUR’ÂN YOLU, 1/614)

Rasûlullah, Yahûdi ve Hıristiyanların kendi hahamlarını ve rahiplerini Allâh’ın dışında rabler edinmelerini, din adamlarının kendilerine haramı helâl, helâli de haram kıldıklarını, onların da bu konuda haham ve râhiplere uyduklarını söyleyerek açıklamışlardır. Böylelikle uydukları, insan ya da grupları rab edinmiş oluyorlar. (S. HAVVÂ, 2/379)

(81).‘Allah, peygamberler vâsıtası ile şu taahhüdü talep etti: ‘…yanınızda olanı doğrulayan bir peygamber geldiğinde mutlaka ona inanacak ve yardım edeceksiniz.’  Ey ehl-i kitap, siz peygamberinize verdiğiniz sözle, Muhammed (a)’e inanmakla yükümlüsünüz.  Her Peygamber, kendinden sonra gelecek peygamberi halkına haber vermiş, gelecek peygambere uymalarını istemiştir. (…) Bu bağlamda bu sözün Hz. Muhammed’den önce gelen bütün peygamberlerden alındığını açıkça belirtmekte yarar var. Böylece her peygamber,  kendinden sonra gelecek olan peygamberi halkına haber vermiş ve onlardan, gelen peygambere uymalarını istemiştir. Fakat Hz. Muhammed’den (s) de böyle bir söz alındığını bildirir bir delile, ne Kur’ân’da ne de hadislerde rastlanmamaktadır. (MEVDÛDİ, 1/242)

‘İkrar edip te ahdi kabul ettiniz mi? demişti.’  ‘El İkrar’ kelimesi, ağır ahit ve söz demektir. Yâni, hak ve hayır ile tâbi olma işi, ancak nefsini arındırıp,  temizleyen kişilerin altından kalkabileceği ağır bir iştir. (S. HAVVÂ, 2/379)

(82).‘Artık kim bundan sonra dönerse, işte onlar fâsıklardır.’  Bu sözlere rağmen, kim bunu kabul ettikten sonra bozacak ve yeni peygambere îman etmekten yüz çevirecek olursa işte onlar fâsıklardır, isyankâr kâfirlerdir.(S. HAVVÂ, 2/380)

(83).‘Yoksa Allâh’ın dîninden başkasını mı arıyorlar.’  Kur’ân/İslâm geldikten sonra önceki din/kitap ve İslâm dışı ve karşıtı olarak çıkan bütün ideolojilerin hiçbir geçerliliği kalmamıştır. Çünkü İslâm’dan önceki dinler/kitaplar, birer kavme gelmiştir. Bunlardan elde bulunan Tevrat ve İncil de, hem sonraki asırlarda hatırlarda kalanlardan yazılmış hem de değiştirilimiştir. Yahûdi ve Hıristiyanlar, Allâh’a oğul isnad ederek şirke/küfre düşmüşler (5/17-18, 72-73; 9/30), yahûdiler millî ilâh, Hıristiyanlar da üçlü ilâh kabul etmişlerdir. Bundan dolayı da İbrâhîmî din özelliğini kaybetmişlerdir. Yüce Allah cihanşümûl olarak bütün insanlara tevhid esâsı üzerine son olarak İslâm dînini ve Kur’ân’ı göndermiştir ki aslını aynen korumaktadır. Hıristiyanların, “Dinlerin kaynağı birdir; hangisi olsa Allâh’a götürür.” şeklindeki diyalog çağrısında dinleri eşitmiş gibi göstererek, İslâm’ın özelliklerinden ve bilgisinden yoksun genç nesli Hıristiyanlaştırmak veya Hıristiyanca düşünmelerini sağlama çalışmaları vardır. Din bir tânedir, o da son din İslâm’dır. Ancak İslâm’ı tebliğ için Hıristiyan, yahûdi hattâ ateistle, yâni her insanla diyalog kurulur. Bu hususta yüce Allah, 2/120; 3/85, 100. âyetleriyle mü’minleri uyarmaktadır. İlave bilgi için bk. 64. âyet) (H. T. FEYİZLİ, 1/59)

Halbuki Göklerde melekler ve yerde kim varsa ins, cin ve başkaları ister istemez ona teslim olmuşlardır. Mümin kişi kalbiyle, kalıbıyla Allâh’a teslim olan kimsedir. Kâfir ise, istemeyerek Allâh’a teslim olur. Zîrâ o, Yüce Allâh’ın tesir, kahır, tasarrufu ve egemenliği altındadır. (S. HAVVÂ, 2/380)

3/84-85  ANCAK  İSLÂM

84. (Ey Peygamberim! Ehli Kitâba) De ki: “Allâh’a, bize indirilen (Kur’ânıKerîm’)e, İbrâhîm’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Yâkub’a ve torunlarına indirilene; Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere inandık. Onlardan hiçbirinin arasında (Peygamberolmalarıbakımından) ayırım yapmayız (hepsidehaktır). Biz yalnız O’na teslim olanlarız.”

85. Kim İslâm’dan başka bir din arar (onlarıönemser)se aslâ ondan kabul edilmeyecek ve o, âhirette de hüsrâna (büyükzarara) uğrayanlardan olacaktır.

84-85. (84).‘Allâh’a îman ettik.’ Onun birliğine, sıfatlarına, isimlerine, fiillerine, Rabliğine ve kulluk etmeğe îman ettik. (S. HAVVÂ, 2/384)

‘Onların hiç birisi arasında fark gözetmeyiz.’ Yahûdi ve Hıristiyanların yaptığı gibi, bâzı peygamberlere îman edip, bâzılarını inkâr etmeyiz. Aksine, tamâmına îman ederiz. (M. A. SÂBÛNİ, 1/196)

(85).‘Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bu ondan aslâ kabul edilmeyecektir.‘ İniş   sebebi: İbn-i Abbas’tan ensardan bir adam İslâm’dan irtidad etti. Şirke girdi sonra pişman oldu. Kavmine dönerek Rasûlullâh’a sorun, ben pişman oldum benim için bir tevbe var mı? bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Bu zat da İslâm’a döndü. (M. A. SÂBÛNİ, 1/185)

Bu âyetler dîni terk edip sonradan içtenlikle dönüş yapan herkes için tevbe kapısının açık olduğunu ifâde eder. (H. DÖNDÜREN, 1/113)

Âyet-i kerîmedeki İslâm’dan maksat, en son gönderilen, 84. âyette geçtiği üzere, önceki ilâhî dinlerin esaslarını kabul eden, aynı zamanda dünyâ ve âhiret için gereken esasları bildiren, yâni hem ibâdetlerin, hem sosyal hayâtın gereken prensiplerini gösteren sosyal ve evrensel ilâhî bir din ve ilâhî bir hukuk sistemidir. İçeriği bozulmuş veya insan ürünü değildir. Hıristiyanlar dinlerinin icrâ yerini kilise yaptıkları gibi, İslâm, yalnız câmide icrâ edilecek merâsim dîni de değildir. Buna rağmen bundan başka bir din aranması Allâh-u Teâlâ yanında geçersizdir. Ancak Allâh’ın dînini beğenmeyenler kendilerine uygun gelen bir sınıf (grup ve millet) dîni icat etmeye veya İslâm’ı kendilerine uydurmaya çalışırlar; müslüman ancak İslâm’a göre müslüman olur. Bundan dolayı müslümanlar başka bir din/sistem, ideoloji aramaya yönelmezler. Aksi hâlde Allâh’ın onaylamadığı, reddettiği bir şeyi onaylamış ve onu beğenmiş olurlar. Ancak bütün dinlerin üstünde olan İslâm’ı tebliğ için veya dünyâ işlerine âit meselelerde diğer dinlere mensup insanlar arasında diyalog yâni konuşma, anlaşma ve tebliğ olabilir. [bk. 3/19; 6/114-117; 9/33; 40/14] (H. T. FEYİZLİ, 1/60)

3/86-89  HAKKA  GİDEN  YOL

86. İman edip Rasûl’ün hak olduğuna şâhitlik ettikten ve kendilerine (kitaplarında) apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir kavmi, Allah nasıl hidâyete eriştirir (vemuvaffakkılar)?! Allah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez.

87-88. İşte, böyle (kâfirliğesapan) kimselerin cezâsı, muhakkak ki Allâh’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti(nin) onların üzerlerine (olması)dır. O (lânetcezâsı)nın içinde ebedî kalacaklardır. Onların ne azâbı hafifletilir ne de onlar(ınyüzlerin)e bakılır.

89. Ancak bu (küfresapmasuçu)ndan sonra tevbe eden, hâllerini düzeltenler hâriçtir (onlaraffedilirler). Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. [krş. 4/17-18]

86-89. (86).‘Îman edip Rasûl’ün hak olduğuna şâhitlik ettikten ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra küfre sapan bir kavmi, Allah nasıl hidâyete eriştirir?’ Bu âyette Allâh’ın hidâyetine lâyık olma vasfını bütünüyle yitiren inkârcılar hakkında üç özellik birarada belirtilmiştir: (a) Îman ettikten sonra, (b) bu Rasûlün hak olduğuna şâhit olduktan sonra, (c) kendilerine apaçık kanıtlar geldikten sonra, inkâr yolunu seçme. Bu tür inkârcılık tam anlamıyla bir inatlaşma ve hakîkatlere karşı bile bile direnmedemek(tir). (KUR’ÂN YOLU, 1/624)

(87).‘İşte bunların (îmandansonradindençıkanların) cezâsı Allâh’ın meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerindedir.’    Allâh’ın lâneti onları rızâsından ve âhiret nimetlerinden yoksun bırakmak ve ağır cezâlara çarptırmaktır. Meleklerin ve insanların lâneti onları kötülükle anmaları anlamına gelmektedir.  Bâzı hadislerde, müminin özellikleri sayılırken, lânetkâr olmanın mümine yakışmayacağı ifâde edilmiştir. (KUR’ÂN YOLU, 1/626)

89’ncu âyette tevbe kapısının açık olduğunun belirtilmesi müslümanlara şu mesajı vermektedir. İnsanlar arası ilişkilerde bağışlama ve hoşgörünün yaygınlaştırılması ve müslümanın örnek kişi olmasıdır.  (KUR’ÂN YOLU, 1/626)

Zeydiyye müfessirleri 87. âyetten lânet okumanın câiz olduğu sonucunu çıkarmıştır.

Lânet: Âyetlere göre Allâh’ın lânetine uğrayacaklar: kâfirler (2/89, 161), Yahûdiler (4/46), zâlimler (7/44), şeytan (15/35), Allâh’ın indirdiklerini gizleyenler (2/159), nâmuslu kadınlara zinâ iftirâsında bulunanlar (4/93), münâfıklar (9/68), Âd kavmi (11/60), Firavun ve adamları (11/99), Allâh’a ve Rasûlüne eziyet edenler (33/57), Allâh’a verdikleri sözde durmayanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar (13/25), yalan haber yayanlar (33/60-61).

Hadislerde lânete uğrayanlar: Ana babasına sövenler (Müslim), hırsızlar (Buhâri, Müslim), arâziler arasında sınır değiştirenler (Müslim), içki içenler (Ebû Dâvud, Müsned), livâta yapanlar (Ahmed), fâiz yiyenler (Buhâri), atışlarda canlıları hedef yapanlar (Müslim), hayvanlara müsle yapanlar (Buhâri), kadına benzemeye çalışan erkekler, erkeğe benzemeye çalışan kadınlar (Buhâri), vücutlarına dövme yapan-yaptıranlar (Buhâri), ölü arkasından ağıt yakıp, üstünü başını yırtanlar, saçını kazıtanlar. (DÎNÎ KAVRAMLAR SÖZLÜĞÜ, 1/347)

‘… tevbe edip îman eden ve kendilerini ıslah edenler hâriç..’ ‘hâli ıslah’ ile maksat, insanın söz, eylem ve davranışlarını îmânına uygun hâle getirmesi, ibâdetleri eksiksiz yerine getirip haramlardan sakınması, ihlâslı ve içtenlikli oması, Allah ve kul haklarına riâyet etmesidir. Bir kimse böyle yapabilirse, iyi bir mümin ve Müslüman olur. Yüce Allah, onun geçmiş günahlarını bağışlar. (İ. KARAGÖZ 1/554)

90-91  İMANDAN KÜFRE  DÜŞMEK

90. İmanlarından sonra kâfir olan, sonra (küfrü) daha da artıranlar var ya, onların tevbeleri aslâ kabul edilmeyecektir. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.

91. Şüphesiz ki inkâr eden / küfre sapan ve kâfir olarak ölenler var ya, onların dünyâ dolusu altını olsa ve onu kurtuluş fidyesi olarak verseler bile hiçbirinden aslâ kabul edilmez. Onlar için çok acı bir azap vardır ve onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

90-91. (90).‘Şüphesiz ki îmandan sonra küfre sapan sonra küfrünü artırmış olanların tevbeleri aslâ kabul edilmeyecektir.’   Bu âyet, Hz. Îsâ’yı ve İncil’i inkâr eden daha sonra da Hz. Muhammed’i ve Kur’ân’ı inkâr ederek küfrünü artıran Yahûdiler hakkında inmiştir. Ebû Âliye’ye göre ise bu âyet Hz. Muhammed’in niteliklerini kendi kitaplarında görüp inandıktan sonra inkâr eden tüm ehl-i kitap hakkında inmiştir. Burada tevbenin kabul edilmemesi ölüm sırasında yapılacak tevbe olarak  açıklanmıştır. Çünkü, başka âyetlerde tevbe kapısının ömür boyu açık olduğu ifâde edilmiştir. (H. DÖNDÜREN, 1/113 )

(91).‘Doğrusu küfredip de kâfir olarak ölenler yeryüzü dolusu altını fidye verecek olsalar yine de hiçbirinden bu kabul olunmaz.’ Bu âyet küfür üzere ölenin dünyâdaki hiçbir hayrının kendisine bir yarar sağlayamayacağını ifâde etmektedir. Hz. Peygambere, çok iyilik yapan, yoksullara yemek yediren Abdullah bin Cüd’an’ın bu hayırlarının kendisine bir yararı olacak mı? diye sorulunca “hayır, çünkü o, hiçbir zaman; Rabbim din gününde benim hatâlarımı bağışla, dememiştir” (H. DÖNDÜREN, 1/113 )

Bu âyet-i kerîmeler kâfirleri üç kısma ayırmaktadır: (a) Bir kısmı tevbe-i sâdıka ile tevbe etmiş yararını görmüşlerdir, (b) Bir kısmı fâsit tevbe yapmış, bu tevbesi fayda vermemiştir. (c) Bir kısmı aslâ tevbe etmemiş ve küfür üzere ölmüştür. (M. A. SÂBÛNİ, 1/197)

3/92  SEVDİKLERİNİZDEN  HARCAMADIKÇA

92. (Ey müminler!) Sevdiğiniz şeylerden (bir kısmını llahyolunda) infak edinceye kadar aslâ ‘iyi’ye (hayra, takvâya, Allâh’ınrızâsına) erişemezsiniz. Her ne harcarsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir. [krş. 2/177]

92-92. “sevdiğiniz şeylerden (bir kısmını) infak etmedikçe birr’e erişemezsiniz”    Sevdiği şey: serveti mal ve mevkii, ilim ve beden kuvveti olarak yorumlamıştır. (KUR’ÂN YOLU, 1/630 )

Birr, kişiyi Allâh’a yaklaştıran îman, ibâdet, ahlâk, en güzel hayâtı yaşamak ve Allah rızâsı, rahmeti ve cenneti olarak anlamlanmıştır. Günah anlamına gelen ism ve kötülük anlamına gelen fücûr karşıtı olarak kullanılmaktadır. (KUR’ÂN YOLU, 1/630)

HasanBasri: sevdiği şeyi bir hurma tânesi de olsa Allah rızâsı için tasadduk eden herkes bu âyetin kapsamına dâhildir, demiştir. (S. HAVVÂ, 2/391)

Hadis: (Buhâri Vesâyâ 22; veMüslim’denHz. Ömer ‘Ey Allâh’ın Rasûlü, Hayber’deki payımın dışında bana göre en değerli bulunan hiçbir malım yoktur. Onun hakkında neler yapmamı emredersin? Peygamber (s)  “Aslını vakfet, meyvesini de sadaka olarak ver.” diye buyurdu. İşte bu buyruk, vakfın meşrûiyeti konusunda temel delillerden biridir. (S. HAVVÂ, 2/391)

3/93-95  TEMİZ  HANİF  DÎNİ

93. Tevrat indirilmeden önce, İsrâil’in (Yâkub’un) kendisine haram saydığı (deve eti ve sütü) dışında, İsrâiloğulları’na bütün yiyecekler helâldi. (Ey Peygamberim! Yahûdilere ) de ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, (asıl) Tevrat’ı getirin de onu güzelce okuyun (yoksaharamvehelâlsizindediğinizgibideğildir).”

94. Artık kim (Kur’an’da bildirildikten) sonra da (haramvehelâlhakkında) Allah adına yalan uydurursa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.

95. (EyPeygamberim!) De ki: “Allah doğruyu söylemiştir (helâlveharamlar / emirveyasaklarO’nunbildirdiğigibidir). Artık (onlarındeğilşirktenuzak) ‘Allâh’ı bir tanıyarak’ İbrâhîm’in dînine (İslâm’a) uyun; o, müşriklerden değildi.”

93-95. (93).‘Tevrat inmeden önce, İsrâil’in (Hz. Yâkub’un) kendi nefsine haram kıldığı (deve eti ve sütü)nden başka bütün yiyecekler İsrâiloğulları’na helâl idi.’ Daha önce bütün yiyecekler İsrâiloğulları’na helâl idi. Sonra işledikleri kötülüklerden dolayı Allah İsrâiloğulları’nı cezâlandırmak ve terbiye etmek için, bâzı temiz yiyecekleri Tevrat’ta onlara haram kıldı. (…) (Bk.  Nisâ 4/160, En’âm 6/146) Hz. Peygamber döneminde Yahûdiler, ilâhi kitaplar arasında yürürlükten kaldırmanın olmadığını iddiâ ediyorlar ve Hz. Peygamberi yalancı olmakla suçluyorlardı. Âyetin verdiği cevap son derece açık olup, Tevrat’ı şâhit tutmaktadır. (KUR’ÂN YOLU, 1/ 632, 633)

(..) Develerin et ve sütü de haram kılınmıştı. İsrâil adıyla bildiğimiz Hz. Yâkub)’un kendisine haram kıldığı bu yiyecekler, Tevrat’ın indirilmesinden önce helâl idi. (S. HAVVÂ, 2/392)

Yahûdilerin Peygamber Efendimiz’e, “Hem İbrâhim dîninden olduğunu söylüyorsun hem de deve eti yiyor, deve sütü içiyorsun, İbrâhim bunları yapmazdı.” demeleri üzerine bu âyet indi.  (H. T. FEYİZLİ, 1/61)

(94).‘Artık kim bundan sonra da (haramvehelâlhakkında) Allah adına yalan uydurursa, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.’ İsrâiloğulları Tevrat inmeden önce Hz. İbrâhîm’in dîni ile amel ediyordu. Hz. İbrâhîm’in tebliğ ettiği hak dinde temiz yiyeceklerin hiçbiri haram değildi. Daha sonra Yahûdiler, insanları Allah yolundan alıkoymalarıve birtakım haksızca ve edepsizce davranışlarda bulunmaları sebebiyle cezâ olarak birçok temiz yiyecekler (4/160), tırnaklı hayvanlar, sığır ve koyunların sırtlarında veya bağırsaklarında bulunanlarveya kemiklerine karışanlar dışındaki iç yağlar Tevrat’ta haram kılındı. (6/146, İ. KARAGÖZ 1/558)

Âyette yahûdilere reddiye vardır. Çünkü Yahûdiler, yürürlükten kaldırmayı kabul etmezler, ‘önceden helâl olup da sonradan haram olan bir şey yok’ derler. Böylece Tevrat’ın hükümlerinin yürürlükten kaldırılamayacağını iddiâ ederlerdi. Yahûdilerin ‘haram şeyler evvelden beri haramdır’ demelerine karşı, yüce Allah Peygamberimiz (s)’e ‘Ey Peygamberim! Yahûdilere de ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi Tevrat’ı getirip okuyun’ demelerini emretmiştir. Peygamberimiz (s) emredileni yerine getirmiş, ancak Yahûdiler, Tevrat’ı getirip okuyamamışlar, böylece yalan söyledikleri ve iftirâ ettikleri ortaya çıkmıştır. (İ. KARAGÖZ 1/559)

Şu hâlde ‘nesih yoktur (yürürlükten kaldırma yoktur)dâvâsı bir iftirâ olduğu gibi, En’âm sûresindeki ‘Yahûdilere bütün tırnaklı (hayvan)ları haram kıldık. Sığır ve koyunun da yağlarını onlara haram ettik;  yalnız sırtlarının, yâhut bağırsaklarının taşıdığı  ya da kemiğe karışan yağlarını haram etmedik. Saldırganlıkları yüzünden onları böyle  cezâlandırdık.’ (En’âm 6/146). Âyeti gereğince, İsrâiloğulları’nın bunlardan mahrum oluşları saldırganlıklarının bir cezâsı idi. Tevrat’tan önce Hz. Yâkub’un kendine haram ettiği, yâni kendisine yasakladığı şey hâriç tutulursa, diğerleri haram değildi. Tevrat, yürürlükten kaldırmayı inkâr etmek şöyle dursun, tam tersine önceden helâl olan bâzı şeyleri İsrâiloğulları’na haram etmekle yürürlükten kaldırma işlemi yapmış bulunuyordu. (ELMALILI, 2/400, 401)   

(95).‘Allah doğru söyledi.’ Cümlesi ile maksat, Kur’an’da verilen bilgilerdir. Bu cümle, Kur’an’da verilen bilgilerin, Hz. Muhammed’in sözü değil, Allah sözü olduğuna ve Yahûdilerin yalan söylediklerine delâlet eder. (..) Allâh’ın her söylediği doğrudur, doğru olduğunda aslâ şüphe yoktur. (İ. KARAGÖZ 1/560)

‘O hâlde İbrâhim’in Hanif dînine uyunuz.’ Yahûdiliği terk ediniz, İslâm dînine uyunuz. (M. A. SÂBÛNİ, 1/199)

O, tevhid dînindendi. O, hem çeşitli güçlerin simgeleri olan putlara tapmayı hem de insanları Hak düzenine karşı gelmeye çağıran tâğûtları reddetmişti. Çünkü tâğûtlar, Allâh’ın emrine aykırı emir verip hüküm koyarlar, böylece kendi kendilerine birer rab/ilâh olmuş olurlar. (H. T. FEYİZLİ, 1/61)

‘Millete İbrâhim’ ‘İbrâhim’in dini’ diye çevrilen ‘milletü ibrâhim’ tamlaması,  Hz. İbrâhîm’e bildirilmiş olan ve bütün peygamberler tarafından benimsenip tebliğ edilmiş bulunan ilâhi ve değişmez ilkeleri, mesajları, topyekün bir inanç sistemini ifâde eder. Bu da Hz. Muhammed’in yeni bir din uydurmadığı, aksine ona vahyedilen Kur’ân’ın bütün hak dinlerde var olduğu hâlde unutulmuş veya değiştirilmiş bulunan evrensel ilkeleri içerdiği ve bu bakımdan onun geçmiş peygamberlerin bir devamı olduğu fikrini vurgular. Nitekim Bakara sûresinin 135. âyetinde müslümanlara hitap edilerek ‘Biz hanif olan İbrâhîm’in dînine uyarız.’ Demeleri emredildiği gibi burada da ‘Hanif olan İbrâhîm’in dînine uyunuz.’ Buyurularak, Hz. Muhammed’in getirdiği din ile Hz. İbrâhim’in getirdiği din arasında temelde bir fark bulunmadığı, bunların aynı ilâhi gerçekleri içerdiği belirtilmektedir. (KUR’ÂN YOLU, 1/633, 634)

3/96-97  KÂBE  VE  HAC

96. Şüphesiz insanlar(ınibâdetveziyâreti) için kurulan çok mübârek ve âlemlere hidâyet kaynağı olan ilk mâbed, Mekke’deki (Kâbe’)dir.

97. Orada, (Kâbe’ninmâbedolduğunugösteren) apaçık deliller ve İbrâhîm’in makâmı vardır. Kim oraya girerse emniyette olur. Oraya (gitmeye) bir yol (imkân) bulabilen kimseye, Beyt(ullâh)’ı haccetmesi, Allâh’ın hakkı (olarakokimseyefarz)dır. Kim de (bunureddederde) küfre saparsa, (küfrükendialeyhinedirve) şüphesiz Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir (kimseyeihtiyâcıyoktur). [krş. 2/125]

96-97. (96).‘İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev Mekke’de bulunan (Kâbe’)dir.’ Yüce Allah, Mekke’yi, dünyânın en kutsal şehri kılmıştır. Mekke’nin yer aldığı bölge, kan dökmekten sakınılan yer anlamına gelen harem diye anılmaktadır.

Kur’ân’da bu şehir, Bekke’den başka, Mekke (48/24), el Beledül Emin (95/39, harem âmin (28/57, 29/67), ümmü’l kurâ (42/7), adları ile anılmaktadır. (KUR’ÂN YOLU, 1/635, 636)

Peygamberimiz (s) yeryüzünde ilk yapılan mâbedin Mescid-i Haram olduğunu bildirmiştir. (Müslim) Konu ile ilgili âyetlerden (2/125-127, 22/26-29)Kâbe’nin Hz. İbrâhim’den önce var olduğu, ancak yıkılıp uzun zaman içinde yerinin kaybolduğu, Allâh’ın yerini Hz. İbrâhîm’e bildirdiği (22/26) ve Hz. İbrâhîm’in oğlu İsmâil ile birlikte yeniden yaptığı anlaşılmaktadır. 2/127, İ. KARAGÖZ 1/561)

Kâbe’nin bereket kaynağı olması ile maksat, yüce Allâh’ın bu mâbedi ve yakın çevresini maddî ve mânevi bereketlerle donatmış olmasıdır. Mescid-i Haram’da yapılan ibâdetlerin sevâbı diğer mâbetlerde yapılanlardan yüzbin kat daha fazladır (Buhâri) Mekke ziraate elverişsiz (14/37) bir vâdide kurulmuş olmasına rağmen, çeşitli bölgelerede yetiştirilen, her türlü sebze, meyve ve diğer ürünler buraya bolca getirilmekte (28/57) ve burada yaşayanların rızıkları temin edilmektedir. Çünkü Hz. İbrâhim, bu beldenin bereketlenmesi için duâ etmiştir. (2/126, İ. KARAGÖZ 1/561)

(97).‘Orada apaçık alâmetlerle, İbrâhîm’in makâmı vardır. Kim oraya girerse emin olur.’   Apaçık deliller: Hz. İbrâhîm’in makâmı, buraya girenlerin her tür tecâvüzden korunmaları, gitmeye gücü yetenlerin haccetmeleri, Hacer’ül Esved, Safâ-Merve, Zemzem … gibi anlamlarla açıklanmıştır.  (KUR’ÂN YOLU, 1/635)

(a).İbrâhîm’in Makâmı: (Birinci Alâmet) İbrâhim (a.s.)’ın, Kâbe’yi inşâ ederken üzerine çıktığı ve ayaklarının iz bıraktığı taştır. Bu iz, Allâh’ın kudretine ve İbrâhîm’in peygamberliğine güçlü şekilde delâlet etmektedir. Zîrâ onun ayakları yumuşatılan taş üzerine mûcize olarak iz bırakmıştır. (S. HAVVÂ, 2/394, 395)

(b).’Kim oraya girerse emin olur.’ (İkinci İşâret/delil)  Oraya giren kimse emniyet içindedir. Harem bölgesinde av hayvanları avlanmaz, herhangi bir şekilde ürkütülmez, ağaçlar kesilmez, hareme sığınan suçlu (zinâ, kısas vb.) ya ilişilmez. (Cezâlandırmak için Harem dışına çıkmaya zorlanır)   

Hadis: Mekke’de silâh taşımak kimseye helâl değildir.  (S. HAVVÂ, 2/ 396, 397)

Hz. İbrâhîm’in Duâsı: ‘Hani İbrâhim’ Mekke’de Kâbe’yi inşâ ettikten sonra, Rabbine el açıp yalvararak ‘demişti ki: ‘Ey Rabbim; Bu şehri,’ insanların huzur ve emniyetiçerisinde yaşayabilecekleri ‘güvenli bir bölge kıl, beni ve neslimi putlara tapmaktan’ ebediyen ‘uzak tut.’ (14/35; M. KISA 1/277)

‘Ona yol bulabilen herkesin Kâbe’yi haccetmesi insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.’ İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre bu, haccı farz kılan âyet-i kerîmedir. Haccın, İslâm’ın rükünlerinden olduğunu açıklayan birçok hadîs-i şerif rivâyet edilmiştir. Mükellef olan kimseye ömürde bir defa farz olduğu âyet ve icma ile sabittir. (S. HAVVÂ, 2/397)

Hac farz-ı ayın ve ömürde bir defa farzdır. (Müslim). Bu konuda bütün Müslümanlar oy birliği etmiş, böylece icmâ sağlanmıştır. Hac yapma imkânı elde edildiği yıl, hac yapmak Müslümana farz olur. (İbn Mâce) (..) İmam Ebû Yusuf’un Ebû Hanife’den nakletttiği ve tercih ettiği görüşe göre haccın, hac yapma imkânı elde edildiği yıl yapılması gerekir. Yapılmayıp sonraki yıllara ertelenmesi günahtır. (..) İmam Şâfii’ye göre hac, daha sonraki yıllara ertelenebilir. (İ. KARAÖZ 1/564)

Haccın farz olmasının şartları:  (a) Müslüman olmak, (b) Ergin ve akıllı olmak, (c) Hür olmak, (d)Vakit, (e) Haccı îfâya güç yetirmek. Haccın Edâsının Şartları:  (a) Beden sağlığı, (b) Gerekli maddi güce sâhip olmak, (c) Yol güvenliği, (d) Kadın yolcunun yanında mahremi olması. (H. DÖNDÜREN, 1/135)

Hadis: ‘Kim Allah için hacceder de Allâh’ın rızasına uymayan kötü söz ve davranışlardan ve Allâh’a karşı gelmekten sakınırsa, kul hakkı dışında, annesinin onu doğurduğu günkü gibi günahlarından arınmış olarak hacdan döner.’ (Buhâri)

Hadis: ‘Makbul bir haccın mükâfâtı ancak cennettir.’ (Müslim Hac 437, İ. KARAGÖZ 1/563)

3/98-101  NASIL  İNKÂR  EDERSİNİZ ?

98. (Ey Peygamberim!) De ki: “Ey Ehl-i Kitap! Allah yaptığınız her şeyi görüp dururken, niçin Allâh’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” (İnkâr etmemeniz gerekir.)

99. (Ey Peygamberim!) De ki: “Ey Ehl-i Kitap! Artık (Gerçeği) görüp bildiğiniz hâlde, niçin onu eğri göstermeye yeltenerek mü’minleri Allah yolundan çevirmeye çalışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

100. Ey îman edenler! Eğer Kitap verilen (Hıristiyanveyahûdi)lerden herhangi bir gruba (dînî konularda) uyarsanız îmânınızdan sonra küfre / kâfirliğe döndürürler. [bk. 2/120; 3/149; 4/59; 5/49-50, 54-57; 7/45, 56; 11/19; 60/4, 6]

101. (Ey insanlar!) Size Allâh’ın âyetleri okunduğu ve içinizde de O’nun Rasûlü bulunduğu hâlde, nasıl küfre / kâfirliğe saparsınız? Kim (küfürdensakınıp) Allâh’(ındîniİslâm’)a sımsıkı sarılırsa muhakkak o doğru bir yola iletilmiş olur.

98-101. (99).“De ki: Ey kitap ehli, gerçeği görüp dururken niçin Allâh’ın yolunu eğri göstermeye çalışarak, îman edeni Allâh’ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz?” Günümüzde kâfir devlet ve kurumlar İslâm’ın yayılması ve uygulanmasını engellemek için çaba sarf etmektedirler. İslâm dâvetçilerinin başarı elde etmemesi için gayret etmektedirler. Yahûdiler ve Hıristiyanlar İslâm’ın birtakım ruhsal durumlardan ve ibâdetlerden ibâret olduğuna indirgemek istemektedirler. İslâm’ın bütünüyle uygulanmasını önlemek yolunda çaba harcarlar. (ehli kitap) (S. HAVVÂ, 2/399)

İslâm’ın karşısında olanlar veya bunu açıkça söyleyemeyenler, hep bu yolu izlemişler; onu, modernlikten geri koyan bir din olarak ya da Yahûdilik veya Hıristiyanlığın taklidi gibi göstermeye çalışmışlardır. (H. T. FEYİZLİ, 1/61)

Söz, yazı, tavır, davrabış veya herhangi bir şekilde insanların Müslüman olmasına engel olmak veya nüslümanları İslâm’dan soğutmak ve onların kâfir olmalarına sebep olmak inkârdır. İslâm’ı insanlara kötülemek, çelişkili gibi göstermek, eleştirmek, çağa hitap etmediğini söylemek ve benzeri söz, eylem ve davranışlar küfürdür. (İ. KARAGÖZ 1/568)

(100).‘Ey îman edenler !.. Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir zumreye itaat ederseniz, îmânınızdan sonra sizi çevirirler de kâfir yaparlar.’    İniş sebebi: Mirşas b. Kays adı Yahûdi İslâm’la şereflenmiş olan Evs ve Hazreç kabîlesi mensuplarının sevgi ve kaynaşmasını görünce bunlar bir arada oldukça bize bir karar yoktur, diyerek Yahûdi bir gence Buas harbini hatırlatarak şiirler okumasını emretti. Bunun üzerine Evs’liler ve Hazreç’liler birbirine karşı övünmeye ve münâkaşa etmeye “silâh, silâh’’ demeye başladılar, durumu öğrenen Allah Rasûlu ensar ve muhâcir bir gurupla gelerek: Allah sizi İslâm’la şereflendirdikten sonra, aranızdaki câhiliyeti keserek, aranızı bulduktan sonra, câhiliyet dâvâsı güdüyorsunuz” buyurdu. Bu olay üzere bu âyet nazil oldu (M. A. SÂBÛNİ, 1/198)  Evs ve Hazreç’liler şeytanın ve düşmanın hîlesi olduğunu anlayarak, silâhlarını bırakıp, kucaklaşarak, ağlaştılar.

(101).‘Allah âyetleri size okunur ve aranızda peygamberi bulunurken nasıl küfredersiniz.’ Allah Rasûlü uyarmakta, şüphelerimizi gidermekte, mûcizeler göstermekteyken sizlere küfür nasıl bulaşabilir. (S. HAVVÂ, 2/416)

Kur’an’daAllâh’a, peygambere ve Müslüman yöneticilere itaatin emredilmesine (4/59, 5/92, 24/54, 64/12) karşılık, müşrik, münafık, kâfir, hıristiyan, yahûdi, bozguncu, günahkâr, müsrif, yalancı ve yalanlayıcı insanlara itaat edilmesi yasaklanmaktadır. (25/52, 68/8, 33/48) (..) Âyette sözü edilen ‘itaat’ ile  maksat, Ehl-i Kitâbın İslâm’a uymayaninanç, düşünce, söz, fiil ve davranışlarını benimsemektir. Din konusunda Allah ve peygamberden başkasının İslâm’a uymayan inanç, düşünce ve sözlerini kabul eden, Allâh’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram kılan kimse, Allâh’a bu kimseleri ortak koşmuş olur. Çünkü dîni hükümler, helâl ve haramlar konusunda Allah’tan başkasını hüküm verme, helâl ve haram koymakonumuna yükseltmiş olur. Allah ve Peygamberin dışında bir insana itaat, ancak mâruf olan, haram ve günah olmayan konulardasöz konusudur. (İ. KARAGÖZ 1/569)

Âyette yasaklanan itaat, dîni konular ile ilgilidir. Dolayısıyla âyet; Müslümanların kitap ehliile yâni hıristiyan ve yahûdilerle sosyal ilişkiler kumalarını, aynı toplumda birlikte yaşamalarını, komşuluk, eğitim, iş ve ticâret gibifaaliyetlerini yasaklamamaktadır. Yüce Allah kitap ehlinden, düşmanlık eden, fitne, fesat çıkaran, İslâm’a saldıran, Müslümanları inançlarından uzaklaştırmak isteyenlerin sözlerine itibar edilmemesini, onlara uyulmamasını, düşüncelerine ve telkinlerine itibar edilmemesini emretmektedir. Aksi takdirde bu tür insanlar, Müslümanları îmanlarından uzaklaştırıp kâfir yapabilirler. (İ. KARAGÖZ 1/569, 570)

Hadis: Allâh’a isyan konusunda (kula) ıtaat olmaz. İtaat ancak İslâm’a ve akl-ı selîme uygun olan şeylerde olur.’ (Müslim İmâre 39; İ. KARAGÖZ 1/569)

Hadis: Peygamber (s) günün birinde ashâbına şöyle sorduğu rivâyet edilmektedir: ‘yarattıkları arasında en çok beğendikleriniz kimlerdir?’ Ashab: ‘meleklerdir’ dediler. Hz peygamber: ‘Rablerinin katında olduklarına göre ne diye îman etmesinler?’ diye duyurdu. Ashab: ‘O hâlde peygamberlerdir’ deyince şöyle buyurdu: ‘Onlara vahiy indiğine göre ne diye îman etmesinler?’ Bu sefer Ashab: ‘O hâlde bizleriz’ dedi. Hz. Peygamber: ‘Ben sizin aranızda olduğuma göre ne diye îman etmeyeceksiniz?’ dedi.  Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu: “ İmânı en çok hoşuma giden sizden sonra gelecek bir topluluktur. Bunlar, içinde bir şeylerin yazılı olduğu sahîfeler bularak ve bu sahîfelerin içinde yazılanlara îman edecekler. (S. HAVVÂ, 2/416, 417)

3/102-103  MÜSLÜMAN  OLARAK  CAN  VERMEK

102. Ey îman edenler! (Emir ve yasaklarına riâyet ederek) Allâh’a karşı gelmekten sakının ve ancak müslümanlar olarak can verin. [bk. 12/101; 64/16]

103. (Ey müminler!) Hepiniz toptan Allâh’ın ipine (Kur’ân’a) sımsıkı sarılın, (onuhayâtahâkimkılın, ayrılıkveanlaşmazlığadüşüptektekyadagrupgrup) parçalanıp ayrılmayın. Allâh’ın üzerinizdeki (İslâm) nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman (kabîleler) idiniz de (Allah) kalplerinizi (İslâm’da) birleştirdi. İşte onun (İslâm) nimetiyle (hepiniz) kardeş oldunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan sizi (İslâmile) O kurtardı. İşte Allah, âyetlerini size böylece açıklıyor ki doğru yola eresiniz.

102-103. (102).‘Allah’tan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun.’      Takvâ:  Kişinin kendisini günahkâr kılacak şeylerden korunması, insanın ibâdet ve sâlih amel işleyerek azaptan korunması olarak tanımlanmıştır. (…) Sahâbeden Abdullah b. Mesud, takvâyı, Allâh’a itaat edip, isyan etmemek, O’nu devamlı hatırda tutup unutmamak ve şükredip nankör olmamak, olarak tanımlamıştır.  (KUR’ÂN YOLU, 1/642, S. HAVVÂ, 2/421)

Takvâ Sâhipleri, Kur’ân’da övgüyle anılmış ve büyük nimetler verileceği  bildirilmiştir:  Allah katında en değerli kimseler takvâ sâhipleridir (49/13), Allah takvâ sâhiplerinin  dostudur (49/19, Allah onları sever (3/76), onlarla berâberdir (2/194, onlar için güzel bir gelecek vardır (38/49), âhiret yurdu onlar için hazırlanmıştır (43/35), onlar güvenli makamdadır (44/51), cennetler ve her türlü nimetler onlar içindir (13/35,78/319. (KUR’ÂN YOLU, 1/642,643)

‘Ve her halde müslümanlar olarak can verin.’  İslâm üzere ölmeniz, İslâm’a sımsıkı sarılmanız ile mümkündür. Bir kişi ne üzere yaşarsa, o şekilde ölür. Ne üzere ölürse, o şekilde dirilir. Bunun dışında bir hâl ile ölmekten Allâh’a sığınırız.  (S. HAVVÂ, 2/421)

Müslüman olarak ölebilmek için, iki şeye özen gösterilmesi gerekir: (1) Biri, îmânı korumak, insanı dinden uzaklaştıracak inanç, söz, eylem ve davranışlardan sakınmak; (2) diğeriise, farz görevleri terk etmemek ve haram fiilleri işlememektir. Farzları terk eden ve haramları işleyen kimse günah işlemiş olur, hemen tevbe etmesi (4/17), günahta ısrar etmemesi (3/135) ve kalbinin kararmasına fırsat vermemesigerekir. (İ. KARAGÖZ 1/574)   

Hadis: Rasûlullah ölümüne üç gün kala buyurdu:  Hiç biriniz Allah hakkında hüsn-ü zan sâhibi olmadıkça ölmesin. (Müslim, S. HAVVÂ, 2/427)

Rabbimiz bu âyet-i kerîmede kendisine îman edenlere hayâtın gâyesi ile ilgili en önemli îkazlardan birini yapmaktadır. Allah’tan gereği gibi korkmak ve İslâmî bir yaşayış içinde ölmek son derece mühimdir. Bunun içindir ki Allâh’ı gereği gibi tanıyan ve O’na saygı duyanlar, îman ve sâlih amelle yaşarlar. Küfür, şirk ve tâğût belâsına karşı sarsılmazlar, eğilmezler ve şeytanın oyununa gelmezler. Allâh’ın bu emri karşısında mü’minler, müslümanca ölmeyi gâye bilirler. Müslümanca yaşayıp ölmek, ferdin kendi iç dinamiklerini ve yaşantısını İslâm’a uygun hâle getirmekle berâber bunun yanında kendi içinde bulunduğu toplumun da yalnız diliyle “müslümanım” demesi değil, müslümanca yaşamayı isteyen ve yaşayan bir toplum olması da bunu kolaylaştıran sebeplerden olur. Yüce Allah da bunun için bu (102.) âyetle başka türlüsü olmayan bir hareket tarzını bildirmektedir. [bk. 23/52-53] (H. T. FEYİZLİ, 1/62).

(103).‘Hepiniz toptan Allâh’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın.’  Bütününüzle ‘Kur’ân’a sarılın.’ Bölünüp, parçalanmayın. Tefrikayı / ayrılığı doğuracak, bir arada olmayı sona erdirecek işler yapmayın. Câhiliye döneminde olduğu gibi, birbirinizle savaşarak, tefrikaya düşmeyin. (S. HAVVÂ, 2/421)

Allâh’ın ipi: Kur’ân-ı Kerîm’dir. (Hadis, Abdullah b. Mesud’dan)(..) İtaat ve cemaat olarak ta açıklanmıştır. (Abdullah b. Mesut’tan, S. HAVVÂ, 2/427)

Hadis: Kur’an Allâh’ın sağlam ipidir. O, hikmetli öğüttür ve o dosdoğru yoldur.’ (Tirmizi’den İ. KARAGÖZ 1/575)

‘Hep birlikte Allâh’ın ipine sımsıkı sarılmak’ ile maksat, hep birlikte Kur’ân’a îman edip hüküm ve ilkelerini uygulamak, emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak, Kur’an hükümleri ile amel etmek, Kur’an ile yaşamaktır. (43/43). Îman edip hükümlerine uyan kimse, kopmayan sapasağlam bir kulpa yapışmış olur (2/256, 31/22). Allah Kur’ân’a sımsıkı sarılanların mükâfâtını zâyi etmez. (7/170). ‘Allâh’ın ipi Kur’ân’a sımsıkı sarılın’ emri, bütün Müslümanları bağlayıcıdır. Bu itibarla her bir müslüman’ın Kur’ân’ın emir ve yasaklarına uyması gerekir. Bu âyetteki emir, aynı zamanda genel olarak Kur’an’daki emirlerin aksi bir delil ve karine yoksa bağlayıcı olduğunu yâni emirlere uymanın zorunlu olduğunu ifâde eder. (İ. KARAGÖZ 1/575, 576)

‘.. bölünüp parçalanmayın..’ cümlesi ile, bölünüp parçalanmayı ve ihtilâfa düşmeyi yasaklamaktadır. Çünkü ayrılık, müminleri zayıflatır, güçsüzleştirir, yok olmaya ve fesâda sürükler, birlik ve berâberlik iserahmettir, güç ve kuvvettir. (..) Müslümanlar Kur’an etrafında birlik sağlayamadıkları, bölünüp parçalandıkları zaman Kur’ân’ı hayâta hâkim kılamazlar, îman, ibâdet ve Kur’an ahlâkını koruyamazlar, Bölünüp çeşitli gruplara ayrılmış Müslümanların sosyal, kültürel, maddi ve mânevi baskılar karşısında dayanma güçleri zayıflayacağı için dinlerini kaybetme tehlikesi ile sürekli karşı karşıya kalırlar. (İ. KARAGÖZ 1/576)

‘Allâh’ın nimetlerini anın’ demek, nîmetleri verenin, yüce Allah olduğunu bilin, unutmayın, bunu takdir edin ve O’na nankörlük etmeyin, demektir. (İ. KARAGÖZ 1/577)

‘.. O’nun nîmeti sâyesinde kardeşler oldunuz.’ Medîne’de yaşayan Evs ve Hazrec adında iki Arap kabilesi birbirleriyle yüzyıllarca savaşmışlardır. Allah onları îman ve İslâm ile birleştirdi, kardeşler yaptı. Bu cümlenin bize verdiği mesaj, bir toplumu birleştirecek unsurlar, îman ve İslâm’dır. (İ. KARAGÖZ 1/577)

3/104-109  HAYRA  ÇAĞIRAN  TOPLULUK

104. (Ey müminler!) İçinizden (herkesi) hayra çağıran, iyiliği (İslâm’a ve akl-ı selîme uygun olan şeyleri) emreden ve kötü (İslâm’a ve akl-ı selîme aykırı) olanı önlemeye çalışan bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

105. (Eymü’minler! Siz,) kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılan ve ihtilâfa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için (kıyâmette) çok büyük bir azap vardır.

106. Kıyâmet günü, birtakım yüzler ağaracak, birtakım yüzler de kararacak. Yüzleri kararanlara gelince (onlara): “Îmân ettikten sonra inkâra saptınız ha! İşte inkâr etmenize karşılık azâbı tadın!” (denilecek). [bk. 75/22-24; 80/38-41]

107. Yüzleri ağaranlar ise, Allâh’ın rahmeti içinde (cennette)dirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

108. (EyPeygamberim!) İşte bunlar, Allâh’ın âyetleridir. Onları sana gerçeği bildirmek üzere okuyoruz. Allah âlemlere zulmetmek istemez. [krş. 28/3]

109. Göklerde ve yerde olanlar Allâh’ındır. (Bütün) işler, (hesapiçin) ancak Allâh’a döndürülür.

104-109. (104).‘İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışan bir topluluk bulunsun.’     Hayır: İyi, iyilik, en iyi, yararlı, değerli, üstün, akıl, adâlet, fazîlet, servet, mâli yardım, Allâh’ın insanlar için takdir ettiği iyi durum anlamlarına gelir. (KUR’ÂN YOLU, 1/646 )

Mârûf: Şeriatın ve şeriata aykırı düşmeyen aklın güzel gördüğü, kitaba sünnete uygun düşen her şey, itâat, mubah, mendup, vâcip, farz demektir. Münker: Şeriatınve şeriata uygun olmayan, aklın çirkin gördüğü yâhut kitap ve sünnete muhâlif / aykırı olan şeyler yâhut isyan, mekruh ve haram olan şeyler anlamına gelir (S. HAVVÂ, 2/422)

Hayra dâvet: Kitap ve sünnete dâvettir. (S. HAVVÂ)

Hadîs: Sizden her kim bir münker (dîne aykırılık) görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle, gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin. Bu ise îmânın en zayıf hâlidir. (Müslim)

Hadîs: Nefsim elinde olana yemin olsun: ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız yâhut da Allah pek yakında üzerinize bir cezâ gönderir, ondan sonra da Allâh’a duâ edersiniz de bu duânızı kabul etmez. (Tirmizi, S. HAVVÂ, 2/429)

Kur’ân-ı Kerîm, savaş zamanlarında bile belli bir topluluğun savaşa katılmayıp dîni öğrenmelerini ve savaşa gidenler döndüklerinde onları uyarmalarını, iyiliği emretme, kötülüğe karşı gelme faâliyetini sürdürmelerini öngörmüştür. (Tevbe 9/122, KUR’ÂN YOLU, 1/ 647 )

Hayra dâvet, İyiliği emretme ve kötülükten sakındırmak bütün Müslümanlara farz-ı kifâyedir. Bu yapılmayınca hiçbir Müslüman sorumluluktan kendisini kurtaramaz. Fakat her kişiye farz-ı ayın değildir. (ELMALILI, 2/407)

Toplumda suç işleyenler ve kuralları ihlâl edenler vatandaşlar tarafından yetkili mercilere ihbar edilir. Bu, jurnalcilik değil, münkere engel olma görevidir. Böyle olmazsa hırsızlık, yankesicilik ve gaspçılık başını alıp gider. Sokak ve caddelerde güven ve huzuriçinde yürünmez olur. (..) Bu âyet, iyilik ve güzelliklerin yaygınlaşması, kötülük, edepsizlik ve ahlâksızlığın önlenmesi, İslâm’ın bilinmesi ve yaşanması için her Müslümana görev yüklemektedir. Herkes gücü nispetinde yazılı veya sözlü, davranış biçimi veya tepkisi ile bu görevi yapmak, en azından yapanlara destek vermek durumundadır. (İ. KARAGÖZ 1/581)

(105).‘Kendilerine apaçık deliller’ tek bir söz etrâfında birleşmeyi gerektiren hak söz geldikten ‘sonra parçalanıp ihtilâfa düşenler’ düşmanlıkla birbirlerinden ayrılan, dinleri farklı, kimisi ötekini küfürle itham edenler ‘gibi olmayın. İşte onlara büyük bir azap vardır.’ (S. HAVVÂ, 2/422)

‘Parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın’   Tefrika: Akîde – inanç konusunda, usûl-ü din konusunda ihtilâfa düşmekdir. Şüphesiz bu sapıklıktır. Ve her türlü fesâdın sebebidir. (S. HAVVÂ, 2/431)

İhtilâf: Temel inanç konuları dışında teferruatta farklılıkdır. Müctehid imamların farklı düşünüp yorumlamaları bu ihtilâf kapsamındadır. (M. A. SÂBÛNİ, 1/203)

Âyetin anlamı din konusunda ihtilâfa düşen Yahûdi ve hıristiyanlar gibi olmayın. Kur’ân âyetleri geldiğinde kendi hevâ ve nefislerine uyarak ihtilâf etmeyin. (M. A. SÂBÛNİ, 1/202)

Hadis: ‘Yahudiler 71 fırkaya ayrıldılar. Hıristiyanlar 72 fırkaya ayrıldılar. Ümmetim de 73 fırkaya ayrılacaktır. (Ebû Dâvud, İbn Mâce) Bu hadiste ilâhi yasağa rağmen, Ümmet-i Muhammed’in de fırkalara ayrılacağı bildirilmektedir. Gerçekten de maalesef, geçmişten günümüze Kur’an ve Sünnet ile bağdaşmayan, İslâm’ın anayolundan ayrılan gruplar olagelmiştir. (İ. KARAGÖZ 1/582)

Âyette ihtilâf edilmemesi istenen hususlar, dîni konulardır. Allâh’ın kitabının bir kısmını kabul edip bir kısmını kabul etmemek, bir kısmını uygulamayı kabul edipbir kısmını kabul etmemek ihtilâfa düşmektir. Kur’an’da Yahudiler, ‘Kitab’ın bir kısmına îman edip de bir kısmını inkâr etmekle’ kınanmaktadır. (2/85). Kadınların tesettürü, çok evlilik, mîrâsın taksimi,  ve fâizin haramlığı gibi bir kısım Kur’an hükümlerini kabul etmemek veya tarihselliğini savunmak veya Kur’ân’a uygun olmayan yorumlarla âyetleri çarpıtmak, Müslümanlar arasına tefrika sokmak olur ve bu âyetin kapsamına girer. (Kurtubi’den İ. KARAGÖZ 1/583)

(106).‘O gün nice yüzler ağarır’ Kıyâmet günü îmân ve itâatleri nedeniyle mü’minlerin yüzleri ağarır. (M. A. SÂBÛNİ, 1/202) ‘Nice yüzler kararır’ Bâtıl, tefrika ve bid’at ehlinin yüzleri kararır. Mü’minin kendine özgü bir nûru vardır, isterse teninin rengi siyah olsun. Kâfirin de kendine özgü bir karanlığı vardır, isterse teninin rengi beyaz olsun. (S. HAVVÂ, 2/422)

Yüzlerin ak ve kara olması, amel defterleri müminlere sağ ellerineve kâfirlere sol ellerine verildiği zaman (69/19-37)  veya ameller tartıldığı zaman olabilir. (101/6). Çünkü müminler, amel defterlerini sağ ellerine alıp okudukları ve hasenâtını gördükleri zaman sevinir, kâfir ve münâfıklar (ise) amel defterlerini sol ellerine alıp okudukları ve günahlarını gördükleri zaman üzülürler. (17/13-14, 45/28, 29) Âhirette kâfirlere ‘Ey suçlular! Birbirinizden ayrılın’ denilir. (36/59) Her ümmet diz üstü çöker. (45/28) Münâfık ve mürtedlere Îmânınızdan sonra inkâr mı ettiniz? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azâbı tadın’ denir. Yüzleri kara olan kâfirler cehenneme atılacak ve cehennemde ebedi olarak kalacaklardır. Yüzleri ak olan müminler ise cennete girecekler ve cennette ebedi olarak kalacaklardır. (İ. KARAGÖZ 1/584)

(109).‘Göklerdeki ve yerdeki herşey Allâh’ındır.’ Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allâh’ındır. Bütün varlıkları yaratan, yaşatan ve yöneten Allah’tır. Yüce Allah, yeryüzü ve göklerdeki varlıkları insanların hizmetine sunmuştur. (31/20) Ancak bütün varlıkların mülkiyeti Allâh’a âittir; insanlar bu varlıklardan yararlanırlar. (İ. KARAGÖZ 1/586)

‘Bütün işler Allâh’a döndürülür.’ Dünyâda da, âhirette de mutlak egemen ve tasarruf sâhibi O’dur. İyilik yapana iyilikleri sebebiyle,  kötülük yapana da kötülükleri sebebiyle amellerine uygun karşılıklar verir. (S. HAVVÂ, 2/423)

3/110-112  EN  HAYIRLI  ÜMMET

110. (Eymüminler!) Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı toplumsunuz. (Çünkü) iyiliği (İslâm’a uygun olanı) emreder, kötülüğe (İslâm’a aykırı olana) engel olur ve Allâh’a inanırsınız. Eğer Ehl-i Kitap (olan yahûdivehıristiyanlar) da îmân etmiş olsalardı, elbette onlar için hayırlı olurdu. (Gerçi) onlardan bir kısmı îmân etmişlerdir. (Fakat) onların pek çoğu (dinden) sapmış kimselerdir. [krş. 3/104]

111. (Eymüminler!) O (Yahûdi)ler eziyet etmenin dışında size aslâ zarar veremezler. Sizinle savaşacak olurlarsa da geri dönüp kaçarlar, sonra onlara yardım da edilmez.

112. Onlar (yahûdiler); nerede bulunurlarsa (bulunsunlar) -Allâh’ın ahdine ve (mü’min) insanların ahdi (vehimâyesi)ne sığınanlar hâriç- üzerlerine zillet (aşağılıkdamgası) vurulmuştur. Artık onlar Allah’tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik (vesefâletdamgası) vuruldu. Bu, onların Allâh’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksızlık yaparak peygamberleri öldürmeleri sebebiyledir. Bu da onların âsî olmalarından ve haddi aşmalarındandır. [krş. 2/61; 3/21]

110-112. (110).‘Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkorsunuz ve Allâh’a inanırsınız.’ Kur’ân-ı Kerîm hayırlı ümmetin 3 özelliğinden söz etmektedir: (a) iyiliği emrederler, (b) kötülükten alıkoyarlar, (c) Allâh’a inanırlar. Yukarıda sayılan niteliklere sâhip olmayan kimseler Mâide (5/79) belirtildiği gibi kitap ehline benzerler (S. HAVVÂ, 2/423)

Âyet-i kerime bundan sonra ehl-i kitabı yermeye yöneliyor: Kur’ân, ehli kitabı 3 özelliğiyle niteliyor: (a) Müslümanlara zarar verememeleri, (b) savaştan kaçmaları, (c) Allah’tan yardım görememeleri. (M. HİCÂZİ, 1/317)

Hayırlı bir ümmet olma özelliğine sâhip olabilmek için, âyet-i kerîmede buyurulduğu üzere, Allâh’ın emir ve yasaklarını O’nun bildirdiği şekilde bilmek, hayat ve hareket tarzını onlara uygun hâle getirmek ve gücü nisbetinde bunun yaptırımı için seferber olmak gerekir. Hadîs: Peygamberimiz, “Kim bir kötülüğü görürse eliyle, buna gücü yetmezse diliyle engel olsun. Buna da gücü yetmezse, (onu yapana) kalbiyle buğzetsin; bu da îmanın en zayıfıdır.” buyurmuştur. (H. T. FEYİZLİ, 1/63)

(111).‘İncitmekten başka size herhangi bir zarar veremezler.’ Dîninizi eleştirmek tehditte bulunmak vb. diğer eziyetler. Fakat Müslümanları kesinlikle kökten kazıyamazlar.

‘Sizinle savaşsalar bile geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.’ (..) Özellikle Yahûdilere karşı mücâdelemizde bu, unutulmamalıdır. Onlara karşı uğradığımız bozgunlara gelince; bunlar onlara karşı savaş veren kimselerin imânının gerektirdiği niteliklere hakkıyla sâhip olmadıklarını göstermekterdir ve bu gâyet açıktır. Zîrâ Arapların altında savaş verip şu âna kadar bozguna uğrayıp durdukları bayrak, küfür bayrağıdır, fâsıklık bayrağıdır. Aksi takdirde Kitap ehline karşı müminlerin geçmişteki savaşları âyet-i kerimenin işâret buyurduğu gerçeğin tanıklığını yapmaktadır. (S. HAVVÂ, 2/424)

(112).‘Nerede bulunurlarsa bulunsunlar üzerlerine zillet (damgası) vurulmuştur.’ Yahûdilernerede olurlarsa olsunlar zelil olacaklardır; bu durum bağlı oldukları devlete cizye ödemeleri ve sürekli korku içinde yaşamaları şeklinde ortaya çıkacaktır. ‘Allâh’ın ve insanların ahdine sığınmış olmaları bunun dışında’ Allâh’ın ve insanların yardımcı olmaları hâli müstesnâdır; o vakit üzerlerindeki zillet kalkabilir ve bir devlet kurabilirler. Yüce Allah onlara imkân vermiş, bizim zâlimliğimiz nedeniyle onları bizlere musallat kılmıştır. (S. HAVVÂ, 2/424, 425)

3/113-117  EHL-İ  KİTABIN  HEPSİ  BİR  DEĞİLDİR

113. (Onların) hepsi bir değildir. Ehl-i Kitap içlerinden artık (müslümanolup) ‘Allâh’ın emirlerini tutan’, gece vakitlerinde Allâh’ın âyetlerini okuyan ve (namaz kılıp) secde edenler vardır.

114. (Yahûdi ve Hıristiyanlardan bir grup, gerçekten) Allâh’a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülüğe engel olurlar ve hayır işlerinde yarışırlar. İşte bunlar sâlih müminlerdir.

115. (Yahûdi ve Hıristiyanlardan mümin olanların) yaptıkları hiçbir iyilik, aslâ karşılıksız bırakılmaz. Allah, takvâ sâhiplerini (emirlerineveyasaklarınariâyetedenleri) çok iyi bilendir.

116. O küfre sapan / inkâr edenlere gelince, onların ne malları ne de evlâtları Allah’(ınazâbın)a karşı kendilerine aslâ fayda vermeyecektir. Onlar ateş ehli (cehennemlik)dirler; onlar hep orada kalacaklardır.

117. Kâfirlerin bu dünyâ hayâtında yaptıkları harcamaların hâli; kendi kendilerine zulmetmiş bir topluluğun ekinlerini vurup da onu mahveden, dondurucu soğukluktaki bir rüzgârın hâline benzer (Sadakavehayırlarınınâhirettekendilerinehiçfaydasıolmaz). Doğrusu Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmetmektedirler.

113-117. (113).‘Hepsi bir değildir. Kitap ehlinden secdeye vararak geceleri Allâh’ın âyetlerini okuyup duran bir topluluk vardır.’ Bu âyette ehl-i kitaptan maksat Mûsâ ve Îsâ (a.s)’a îmân etmiş olanlardır. Bu âyetin iniş sebebine birkaç rivâyet vardır:  (a) İbn-i Abbas’ın rivâyetine göre önceden Yahûdi iken sonra İslâm’a giren Abdullah bin Selâm, Sâlebe bin Saye ve Esid bin Ubeyd hakkında indiği nakledilmiştir. (H. DÖNDÜREN, 1/137)   (b) Rasûlullah’ın Medîne’ye hicretinden önce ensardan Es’ad bin Zürâre, Berar bin Marur, Muhammed bin Mesleme ve Ebû Kubeys bin Sırma tevhid esâsına inananlardan idiler. Bunlar hanîf dîni ile amel ederlerdi. Rasûlullah gelince derhal îman edip ona yardım ettiler. (ELMALILI, 2/411)

‘Dosdoğru bir topluluk’ Hakkı tanıyan adâleti yerine getiren topluluk anlamlarına gelmektedir. Önceki âyetlerde ehl-i kitap kötü davranışları nedeni ile kınanmaktadır. Burada ise hepsinin aynı olmadığı ve içlerinde güzel ahlâk ve iyi nitelikler taşıyan sâlih kimselerin bulunduğuna dikkat çekilmektedir (KUR’ÂN YOLU, 1/654)

(116).‘Küfredenlerin malları ve çocukları Allâh’a karşı kendilerine hiçbir fayda sağlamayacaktır.’ 116’ncı âyette mal ve evlât çokluğu ile şımarmış ve inkârcı olanlar, kendilerine azâp edilmeyeceğini iddia edenler uyarılmaktadır. Mal ve evlât çokluğu Allah’ tan gelecek azâbı önlemeyeceği bildirilmektedir. (KUR’ÂN YOLU, 1/656)

Kâfirler ‘Biz, mal ve çocuk bakımımndan müminlerden daha fazlayız, bu hâlimizle azâba da uğratılacak değiliz.’ (Sebe 34/35)  diyerek mal ve çocuklarının çokluğuyla üstünlük taslıyor, Peygamber Efendimiz ve ashâbını fakir oldukları için ayıplıyor ve ‘Şâyet Muhammed hak üzere olsaydı, Rabbi onu böyle fakirlik ve yoksulluk içinde bırakmazdı’ diyorlardı. (Râzi’den Ö. ÇELİK, 1/457)

‘Onlar cehennemliklerdir. Orada ebediyyen kalacaklardır.’ Hakkı inkâr edenler, yaptıkları harcamaların karşılığı olarak âhirette hiçbir şey alamayacaklar. Dünyâda da zarara uğramışlardır. Nitekim bu sûrenin 22. âyeti ile Bakara sûresinin 217. âyetinde kâfirlerin amellerinin dünyâda da âhirette de ziyan olduğu bildirilmektedir. (KUR’ÂN YOLU, 1/657 )

İşte inançsızların inkâr rüzgârı, iyilik ve hayır namına ne varsa hepsini mahveder, âhirette ellerini boşa çıkarır. Ancak o şeyler, bu dünyâda bir gösteriş ve övünmeden ibâret kalır. (H. T. FEYİZLİ, 1/64)

3/118-120  EHL-İ  KİTABIN  İKİ  YÜZLÜLERİ

118. Ey îmân edenler! Sizden olmayanları sırdaş (vedost) edinmeyin. (Çünkü) onlar, sizi(ndîninizivedüzeninizi) bozmaktan geri durmazlar; dâimâ size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Onların aşırı kin (vedüşmanlık)ları ağızlarından (taşıp) ortaya çıkmıştır. Sizlere karşı göğüslerinde gizledikleri (kin) ise daha büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetlerimizi böylece açıkladık.

119. (Ey müminler!) İşte sizler öyle kimselersiniz ki onlar (Allâh’aveİslâm’akarşıcephealanlar), sizleri sevmedikleri halde siz onları(npeygamberlerinitasdikedip) sever ve bütün kitaplara inanırsınız. Onlar ise, (ancak) size rastladıkları zaman “îmân ettik” derler. Kendi başlarına kaldıklarında, size karşı öfke (vekin)lerinden parmaklarının uçlarını ısırırlar. (Rasûlüm!) De ki: “Öfkenizden ölün (geberin)!” Şüphesiz Allah kalplerde olanı çok iyi bilendir.

120. (Ey müminler!) Size bir iyilik (güzellik, nîmet) dokunursa, bu onları (Yahûdileri)  üzer. Size bir kötülük (âfet ve musîbet) dokunursa, onunla sevinirler. Eğer sabreder ‘Allâh’ın emrine uygun yaşarsanız,’ onların hîlesi size hiçbir şekilde zarar vermez. Elbette ki Allah(’ınilmivekudreti), onların yaptıklarını kuşatmıştır (yaptıklarını boşa çıkarır).

118-120. (118).‘Ey îmân edenler! Sizden başkalarını kendînize sırdaş edinmeyin.’ Bitâne: sırdaş kelimesi kişinin özel adamları ve işlerinde sırlarını öğrenen seçkin yakınları demektir. (…) ‘Sizden başkaları’  Bu buyruğun kapsamına İslâm dışındaki bütün din mensupları (ehl-i kitap dahil) inkârcı ateistler ve münâfıklar girmektedir. (S. HAVVÂ, 2/440)

Rasûlullah’ın muhtelif Hadîslerinde bizden değildir buyurduklarının kapsamına girenler bu âyetin de kapsamı içindedir. (..) Sizin dîninize mensup olmayanları özel adamlarınız, seçkin yakınlarınız edinmeyiniz. Sırlarınızda plan ve programlarınıza bildirmeyiniz. Bu gibi kimseleri danışman, sekreter gibi oturup kalkacağınız kimseler yapmayınız (S. HAVVÂ, 2/440 )

Hadîsler: (S. HAVVÂ, 2/443)

‘Bizialdatan bizden değildir.’

Sünnetimdenyüzçeviren benden değildir.‘

‘Müslümanlarındertleriiledertlenmeyen onlardan değildir.’

Irkçılığadâveteden bizden değildir.’

‘Küçüğümüzeşefkatgöstermeyenbüyüğümüzesaygıduymayan bizden değildir.’

Rasûlullah’ın ’bizden değildir’ olarak nitelendirdiği her şey yukarıda ‘sırdaş edinmeyin’ kapsamındadır. (S. HAVVÂ, 2/443)

Kur’ân Müslümanlara karşı düşmanca tavır takınmayan gayr-i Müslimlerle beşeri ilişkileri (komşuluk gibi) yürütülmesini, gerekirse onlara iyilik edilmesini, haklarında adâletli davranılmasını tavsiye etmektedir. (60/8. âyet) İslâm gayr-i Müslimlerle ilim, teknik, sanat alanlarında alışverişte bulunmayı yasaklamaz. (KUR’ÂN YOLU, 1/660)

(119).‘..de ki: öfkenizle ölün..’ Yüce Allah Peygamberimize yahûdiler için ‘öfkenizle ölün’ demesini emretmiştir.  (..) Müslümanlara hîle ve tuzak kuran kâfirlere karşı bedduâ edilebilir, öfke beslenebilir ve ‘öfkenizle ölün’ gibi (bedduâ) söz(ü) söylenebilir. (İ. KARAGÖZ 1/597, 598)

(120).‘Sabreder ve sakınırsanız onların hîlesi size hiçbir zarar veremez.’ Dînî yükümlülükleri yerine getirirken, karşılaşacağınız zorluklara, Allâh’ın imtihânlarına sabrederseniz, haramlardan sakınmak sûretiyle Allah’tan korkarsanız onların (münâfıklar ve gayr-i Müslimlerin) size karşı hîle ve tuzakların hiçbir zararını görmezsiniz. Allâh’ın korumasında olursunuz. (S. HAVVÂ, 2/442, M. A. SÂBÛNİ, 1/205 )

‘Sabreder ve sakınırsanız…’ Yüce Allah müminlerinyahûdi ve münâfıkların bu tür tutum ve davranışlarına karşı iki şey tavsiye etmektedir: Sabretmek ve korunma tedbirleri almak. Müminler böyle yapabilirlerse Yahûdi, münafık ve kâfirlerin hîle, desîse ve tuzakları müminlere hiçbir şekilde zarar veremez. (İ. KARAGÖZ 1/599)

Yüce Allah yukarıdaki âyetlerde bizim dışımızdakileri sırdaş edinmeyi yasaklıyor. Mümin kullarının sabırlı olmalarını, Allah’tan korkmaları şartıyla İslâm düşmanlarının hîle ve tuzaklarının boşa çıkacağını vaad ediyor. Bundan sonraki gelecek âyetlerde Bedir ve Uhud günlerinde mümin kullarına sabır ve takvâları nedeniyle kâfirlerin hîle ve tuzaklarını boşa çıkardığını iki örnekle anlatıyor (125. âyete bakınız, S. HAVVÂ, 2/444)

Devâmında da bu yasaklamanın sebep ve hikmetlerini şu şekilde peş peşe saymaktadır:

(1) ’Onlar size kötülük etmekten geri kalmazlar.’  Kâfirler ve münâfıklar, müminlere kötülük yapmaktan aslâ geri durmaz; onlara zarar, fesat ve şer ulaştırmakta hiç kusur etmezler.

(2) Onların her zaman sıkıntıya düşmelerini, zahmet ve meşakkate uğramalarını ister, bundan son derece memnun olurlar.

(3) ’Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır.’  Müminlere karşı şiddetli derecede bir kin, öfke ve kızgınlık içindedirler. (Ö. ÇELİK, 1/460)

(4)’İşte sizler öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz. Hâlbuki onlar sizi sevmezler.’  Müslümanlar kendi dîn kardeşlerini sevdikleri gibi, insan olmaları ve potansiyel Müslüman olmaları sebebiyle dinsiz veya başka dîne mensup olanları da severler. Onların hidâyete ermelerini arzu ederler. (Ö. ÇELİK, 1/460)

(5)’ve kitabın bütününe inanırsınız.’ ‘Onlar ise sizinle karşılaştıkları zaman ‘îmân ettik’ derler; yalnız başına kaldıkları vakit de size karşı öfkeden parmaklarını ısırırlar.’ Müminler hem bütün ilâhî kitaplara, hem de Kur’ân’ın tamâmına inanırlar. (..) Fakat kâfirler öyle değildir. Kur’ân’a inanmadıkları gibi özellikle ehl-i kitap kâfirleri kendi kitaplarına da tam olarak inanmazlar. Cehennemin en alt tabakasına girecek şekilde kâfir olan münâfıklar ise Müslümanlarla karşılaşınca ‘îmân ettik’ derler; fakat başbaşa kalıp meydanı boş bulduklarında müminlere olan kin ve nefretlerinden dolayı parmaklarını ısırır. Dişlerini gıcırdatıp dururlar. (Ö. ÇELİK, 1/460)

(6) ‘Sizlere bir iyilik dokunursa bu onları üzer. Ama başınıza bir felâket gelirse buna sevinirler.’  Kâfirler ve münâfıklar müminlerin birlik ve berâberliklerine, başarı, zafer, refah ve mutluluklarına, hatta onlara en küçük bir iyiliğin değmesine son derece üzülür, kahrolurlar. Onların mağlûbiyet, hastalık, kıtlık ve benzeri sıkıntılara mâruz kalmalarına ise son derece sevinirler. (Ö. ÇELİK, 1/460)

3/121-122  UHUD  SAVAŞI

121. (EyPeygamberim!) Hani vaktiyle sen, (Uhud’da) savaş için durulacak (elverişli) mevzilere mü’minleri yerleştirmek üzere, âilenden sabah erkenden ayrılmıştın. Allah (sözlerinizi) hakkıyla işiten ve (niyetlerinizi) bilendir.

122. (Ey Peygamberim!) Hani (Uhud’da) sizden iki bölük, Allah kendilerinin yardımcısı olduğu hâlde, korkuya kapılıp (ordununikikanadından) geri çekilmeye niyetlenmişti. Hâlbuki mü’minler ancak Allâh’a güvenip dayanmalıydılar.

121-122. (121).‘Hani sen müminleri savaş için duracakları yere yerleştirmek üzere erkenden evinden ayrılmıştın.’ Burada savaştan kasıt Uhud gazvesidir. (..) Anlam şudur: Allâh’ın müminleri dost edinmesine bir örnek olmak üzere Medîne’de âilenin yanından onları yerleştirmek üzere çıkışını hatırla; yâni müminleri savaş esnâsında sağ – sol kanatlar, kalpgâh ve artçılar olmak üzere yerlerine yerleştiriyor idin. (S. HAVVÂ, 2/444)

(122).‘O zaman sizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki onların yardımcısı Allah idi.’ Bu âyette geçen iki takım Hârise oğulları ve Seleme oğullarıdır. Bu iki kabîleyi hatırlayınız, korkaklık gösterip geri çekilmeye yüz tutmuştu. Allah onları münâfıklara katılmaktan alıkoydu. Bu olay bize işlerimizi Allâh’a teslîm etmeyi, ona gereğince tevekkül etmeyi, emrine muhâlefet etmemeyi öğretmektedir. (S. HAVVÂ, 2/444, 445)

‘Müminler yalnızca Allâh’a tevekkül etsinler.’ Kur’an’da ısrarla Allâh’a tevekkül edilmesi emredilmiş (5/11, 9/51) ‘Allâh’a tevekkül edene Allah yeter.’ (65/3) buyrulmuş, Peygamberlerin (9/129, 11/56)  ve müminlerin Allâh’a tevekkül etmeleri gerektiği bildirilmiştir. (8/2-3; İ. KARAGÖZ 1/600)

Allâh’a tevekkül’, çalışmadan, sebeplere sarılmadanişi Allâh’a havâle etmek değildir. İnsan her ne iş yaparsa yapsın, o işini kurallarına uygun olarak yapacak, çalışacak, sabredecek, Allah’tan başarısı için yardım isteyecek ve Allâh’ın kendisini başarılı kılacağına inanacaktır. Bu konu, Ankebut sûresinin 58 ve 59. Âyetlerinde açıkça ifâde edilmiştir: ‘Çalışanların ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabrederler ve Rablerine tevekkül ederler.’ Buna göre çalışma, sabır ve tevekkül birlikte olacaktır. (İ. KARAGÖZ 1/601)         

Yukarında 120. âyette sabır ve disiplinli davranma tavsiyelerine uyulmadığı takdirde neler olabileceğini belirtmek üzere bu âyetlerde savaş günlerinin önemli olaylarından örnek verilmektedir. (KUR’ÂN YOLU, 1/663)

Rasûlullah (s) Uhud günü Medîne’den bin kişi ile çıkmış idi. Müşriklerin sayısı ise üç bin kişi idi. Rasulûllah (s) Uhud’a giderken yol üzerinde eş Şavt denilen yerde münâfıkların başı Abdullah b. Übey kızarak ordunun üçte birini alıp geri döndü. Zîrâ Rasûlullah (sa) onun görüşünü ve sözünü kabul edip uygulamamıştı. İşte o vakit sözü geçen iki takım nerdeyse sarsıntı geçirmek ve münâfıklarla berâber dönmek üzere idi. Ancak Allah müminleri himâye ederek ve münâfıkların tuzaklarını da boşa çıkartarak onları korudu.  İşte bu iki âyet-i kerime, kâfirlerin ve münâfıkların tuzaklarının müminlere sabredip takvâya sarılmaları hâlinde zarar veremeyeceğini beyan etmek amacında gelmiş; ondan sonra da Yüce Allah müminleri dost edindiğine, onların düşmanlarını yardımsız bırakıp hîle ve tuzaklarını da boşa çıkardığına dâir Bedir günü meydana gelen olayları hatırlatarak örnek vermiştir. (S. HAVVÂ, 2/445)

3/123-129  BEDİR  SAVAŞI

123. (Ey müminler!) Muhakkak ki Bedir (gazvesin)de siz, (askervesilâhbakımından) daha zayıf iken, Allah size yardım etmişti. ‘Allâh’ın emirlerine uygun yaşayın’ ki şükretmiş olasınız.

124. (Ey Peygamberim!) O vakit sen (Bedir’de) mü’minlere: “İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi yetişmez mi?” diyordun.

125. (Ey müminler!) Evet, eğer sabreder ve (Allâh’aitâatsizlikten) sakınırsanız ve (buarada) onlar (düşmanınız) hemen üstünüze geliverirse, Rabbiniz size, nişâneli beş bin melekle yardım eder.

126. (Ey müminler!) Allah bunu, size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yapmıştır. Yardım / zafer ancak, mutlak gâlip, hüküm ve hikmet sâhibi Allah tarafındandır.

127. (BirdeAllahbuyardımısize) inkâr edenlerin bir kısmını(nveyâilerigelenlerininbaşlarını) kessin yâhut onları perişan etsin de (gerikalanlar) umutsuzluk içinde geri dönsünler diye (yaptı).

128. (Ey Peygamberim! Kâfirlerin yaptığı) işden hiçbir şey sana âit değildir. O (Allah) ya onların tevbelerini kabûl eder veyâ zâlim olduklarından onlara azap eder.

129. Göklerde ve yerde olanların hepsi Allâh’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayandır ve çok esirgeyendir.

123-129. Hicretin 2. yılında vuku bulan Bedir savaşında İslâm ordusu 305 kişi, Mekke müşrikleri 1000 kişi kadardı. Savaş izni verildikten sonra yapılan bu savaş tam bir zaferle sonuçlanmıştır (H. DÖNDÜREN, 1/137)

(123).‘And olsun ki siz düşkün bir durumda iken Bedir’de Allah size zafer vermişti.’ ‘ezilletin’: sayıca ve silâh bakımından azlık anlamındadır. Asıl zaferin sayı ve silâh çokluğuyla olmayıp Allah’tan gelecek yardım ile olduğunu belirtmektedir. (S. HAVVÂ, 2/445)

Müminlere önce bin melekle yardım sözü verilmişken bu sayı Kürz bin Câbir’in müşriklere yardım edeceği haberi üzerine 3000 e çıkarılmıştır. (H. DÖNDÜREN, 1/137)

Meleklerle yardım gönderme askeri yâni maddi yardım şeklinde olabiliceği gibi, kalplere sebat vermek, moral ve güven duygusu vermek gibi mânevi yardımlar da olabilir. (M. HİCÂZİ,  1/330)

(125).‘Rabbiniz size işâretli / nişanlı beşbin melekle yardım edecektir.’ Kürz Bedir’de bozgun haberi alınca müşriklere yardım etmedi bunun üzerine yüce Allah müslümanlara 5000 melekle yardım gönderdi.

‘müsevvimîn’: Ayırt edici işâretler taşıyan, özel giysi şekilleri tanınan anlamları verilmişse de (etken fiil olduğundan) yara izi meydana getiren anlamı verilebilir. (..) İbn-i Abbas şöyle demiştir: Bedir günü meleklerin niŞânı, sırtlarına doğru uçları serbest bırakılan beyaz sarıklar, Huneyn günü ise kırmızı sarıklar idi. Ancak Bedir günü dışında melekler vuruşmadılar. Diğer savaşlarda sayıca ve yardımcı güç olarak geliyor ve vuruşmuyorlardı. (S. HAVVÂ, 2/449 )

Hadîs: Bedir savaşında müşriklerden bir adamı yakalayıp öldüreyim, diye tâkip ettim. Ancak yakaladığımda daha kılıcımı ona dokundurmadan kellesinin yere düştüğünü gördüm. Anladım ki, onu benden önce birisi (melek) öldürmüştü. (Ahmed b. Hanbel’den M. DEMİRCİ, 1/238)

(126).‘Bu yardımı Allah size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı.’ Allâh’ın melekleri indirmesi ve onların indirildiklerini sizlere haber vermesi, sâdece sizin için bir müjde ve kalplerinizi hoş tutup, yatıştırmak içindir. Yoksa zafer Allah katındandır. O dilediği takdirde melekler olmaksızın ve onların savaşmasına gerek kalmaksızın da düşmanlarından intikâm alabilir. Zira O, hiçbir şekilde yenik düşürülemeyen izzet ve kudretin sâhibidir. Kaderinde, hükümlerinde, tekliflerinde, zafer vermesinde yâhut bozguna uğratmasında hikmet sâhibidir. (S. HAVVÂ, 2/447)  

(128).‘Senin elinde emirden bir şey yok.’ Aksine emir bütünüyle yalnız Allâh’ındır. ‘Allah ya onların tevbesini kabul eder yâhut da zâlim oldukları için azaplandırır.’ (..) Onların emirlerinin tek sâhibi yalnızca Allah’tır. Onları ya helâk eder yâhut bozguna uğratır yâhut Müslüman olmaları hâlinde onların tövbelerini kabul eder. Küfür üzere ısrar etmeleri hâlinde onları azaplandırır. Onların bu durumları sana âit değildir. Sen onları uyarmak ve cihad için gönderilmiş bir kulsun. (S. HAVVÂ, 2/448)

Hz. Peygamber savaşta yaralanınca peygamberini yaralayan kavim nasıl felâh bulur? Diye sormuş, bunun üzerine 128. âyet inmiştir. (KUR’ÂN YOLU, 1/667)

Hz. Peygamber bu arada özellikle sabah namazının son rek’atında 4 kişinin adını vererek kunut duâsı yapıyordu. Yukarıdaki âyet inince bedduâyı bıraktı. Çünkü bugün müşrik olan düşmanın yarın İslâm’a girmesinin mümkün olduğunu anladı. Nitekim çok geçmeden Hâlid bin Velîd, Amr bin Âs ve İkrime gibi zatlar Müslüman olmuş ve İslâm’a büyük hizmetler vermiştir. (H. DÖNDÜREN, 1/138)

‘…dilediğini bağışlar, dilediğini cezâlandırır.’ Fakat Allâh’ın dilemesi, kullarının tercih ve davranışlarınabağlıdır. Öyleyse O’nun bağışlamasına lâyık kullar olmaya çalışın. Unutmayın ki ‘Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.’ (M. KISA 1/85)

3/130-132  FÂİZ

130. Ey îmân edenler! Ribâyı (fâizi), hele de kat kat artırılmış olarak (hiç) yemeyin. Allâh’ın azabından korkun, emirlerine uygun yaşayın ki kurtuluşa eresiniz. [krş. 2/276]

131. (Ey insanlar!) ‘Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının.’

132. ‘Allâh’a ve Peygamber’e itâat edin ki merhamete erişesiniz.’

130-132. (130).‘Kat kat fâiz yemeyin.’      Ribâ (fâiz) herhangi bir borç ilişkisi ile doğan ve süresinde ödenmeyen bir alacak için ek vâde tanıyıp, vâde sonunda bu alacağı fazlalıkla tahsil etmeninyâhut alınan fazlalığın adıdır.

Âyetteki ‘kat kat fâiz’ , günümüzün deyimi ile ‘bileşik fâiz’dir. Kur’ân’ın ilk muhâtapları olan Arap toplumunda tefecilik ve katlamalı fâiz vardı. Vâdesinde ödenemeyen borca yüksek fâizler eklenerek vâde uzatılır, böylece alınan borç kısa zamanda kat kat olurdu. (İ. KARAGÖZ 1/610)

İş ve ekonomi dünyâsında günümüzde yürürlükte olan fâiz işlemleri de öz bakımından câhiliye döneminde câri olan fâiz geleneğinden farklı bir şey değildir. Araplar arasında ‘geleneksel ribâ’ günümüzün ‘basit fâiz’ veya ‘bileşik fâiz’ denilen uygulamanın aynısıdır. ‘Ribâ’ kelimesi yerine ‘fâiz’ veya ‘nema’ adı verilmesi âyette sözü edilen yasağı kaldırmaz. (İ. KARAGÖZ 1/611)

Kur’ân’da ribâ yasağı 4 aşamada gerçekleşmiştir. (a) ilk aşamada fâiz yasaklanmamış, Allah katında çirkin görüldüğüne ve bereketsizliğine değinilmiştir. (Rûm 30/39) (b) ikinci aşamada fâizin Yahûdilere haram kılındığı onların bunu helâl sayması ve birçok cezâya çarptırılmaları haber verilmiştir. (4/160, 161) (c) 3. aşamada (3/130) fâiz açıkça yasaklanmıştır. (d) 4. aşamada (2/275-281 ) fâiz kesin ve sert üslupla yasaklanmış, fâizde ısrar edenlerin Allah ve Rasûlüne savaş açmış olacakları belirtilmiştir. (KUR’ÂN YOLU, 1/670, 671)

‘Allâh’a karşı gelmekten sakının.’ Bir insanın ‘müttaki’ olabilmesi için; (a) Îman edip şirkten yâni Allâh’a ortak koşmaktan, küfür ve nifaktan yâni ikiyüzlülükten sakınması, (b). Allah ve Peygamberin emrettiği şeyleri yapması, itaat etmesi, (c). Allah ve Peygamberin yasakladığı fiilleri ve haramları terk etmesi yâni isyan etmemesi, bütün günahlardan, dünyâ ve âhirette zarar verecek şeyleri yapmaktan sakınması gerekir. (..) ‘Allâh’a karşı gelmekten sakının’ demek, bu âyette fâizciliği terk ederek cehennemden sakının demek olur. (İ. KARAGÖZ 1/611)

‘..ki kurtuluşa eresiniz.’ Bir insanın kurtuluşa erebilmesi içinen başta mümin olması gerekir. Mümin olmak, kurtuluşa ermenin ön şartıdır. (2/3-4, 7/157, 23/1). Müminin kurtuluşa erebilmesi için müttaki olması (2/189, 3/130, 200) haramlardan sakınması (5/90), farz görevleri yapması (22/77), sabırlı olması (3/200) ve nîmetlere şükretmesi, kısaca Kur’an ve sünnetteki emir ve yasaklara uyması, Allah ve Peygambere itaat etmesi gerekir. (İ. KARAGÖZ 1/612)

(131).‘Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının.’ Âyet-i kerimede cehennemin kâfirler için hazırlandığı ve cehennemden sakınılması emredilmektedir. Cehennemden sakınabilmek, başka bir ifâde ile cennetlik olabilmek için îman edip sâlih ameller işlemek, farz görevleri yapıp, haram ve günahlardan sakınmak gerekir. Kâfir, müşrik ve münafık olarak ölenler, âhirette cehenneme gidecekler ve orada ebedi olarak kalacaklardır. (8/14, 3/10, 116, 131, 151). ‘İnkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte bunlar cehennem halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır.’ (2/39, 3/116, 13/5, 39/8, 40/6, 64/10).

(132).‘Allâh’a ve Peygamber’e itâat edin ki merhamete erişesiniz.’ Âyet-i kerimede Allâh’ın merhametine mazhar olabilmek için Allah ve Peygambere itaat şart koşulmuştur. Dğnyâ ve âhiret nîmetlerini, özellikle cennet ve nîmetlerini elde edebilmek için Allâh’ın rahmeti, Allâh’ın rahmetine erebilmek için de Allâh’a ve Peygambere itaat edilmesi gerekir. Rahmet edecek olan Allah’tır. Sâhip olduğumuz bütün nîmetler, Allâh’ın rahmetidir. Cennet ve nîmetleri de Allâh’ın rahmetidir. Allâh’ın rahmeti herşeyi kapsamıştır. (7/156). Allah dünyâda, kâfir ve mümin, itaatkâr ve isyankâr herkese merhamet eder. Âhirette ise sâdece müminlere merhamet edecektir. (6/15, 16)

Hadis: ‘Kim bana itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur; kim bana isyan ederse Allâh’a isyan etmiş olur.’ (Buhâri Ahkâm 1’den İ. KARAGÖZ 1/613)

3/133-138  TAKV  SAHİPLERİ

133. (Ey müminler!) Rabbinizin bağışlamasına (erişmeye) ve takvâ sâhipleri için hazırlanmış, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun. [bk. 57/21]

134. O (takvâsâhibi) olanlar, bollukta ve darlıkta harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik yapan (vegüzeldavranan)ları sever.

135. Ve (yine) müttakiler, çirkin bir iş işledikleri veyâ (günahlarla) kendilerine zûlmettikleri zaman, Allâh’ı anarak hemen günahlarının bağışlanmasını isterler. Zâten, Allah’tan başka kim günahları bağışlar ki? Bir de onlar, işledikleri (günahvehatâlıişleri)nde bilerek ısrar etmezler.

136. İşte Allah’tan korkan müminlerin mükâfâtı, Rablerinden bir bağışlanma ve alt tarafından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. (İyiamel) yapanların mükâfâtı ne güzeldir!

137. (Ey müminler!) Sizden önce nice olaylar gelip geçti. Yeryüzünü dolaşın da (peygamberlerinivegetirdiklerini) yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu (bir) görün.

138. İşte bu (Kur’ân), bütün insanlara (yönelik) bir açıklamadır, takvâ sâhiplerine (Allâh’ınemirlerineuygunyaşamakisteyenlere) bir yol gösterme (hidâyet) ve öğüttür.

133-138. Yukarıdaki 4 âyetle takvâ sâhiplerinin nitelikleri ve âhiretteki mükâfâtları açıklanmaktadır. Bu nitelikler şöyle özetlenebilir: (a) Bollukta ve darlıkta Allah için harcama, (b) Öfkesini yenme, (c) affedici olma, (d) sürekli iyilik yapma, (e) çirkin günah işleyince hemen tövbe etme, (f) kötülükte ısrâr etmeme. (H. DÖNDÜREN, 1/138)

(133).“”””Rabbinizin mağfiretine ve genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete koşun.” Cennete koşmanın mânâsı, itâat ve ihlâsa yönelmek demektir. “Genişliği göklerle yer arası” cennetin uzunluğunun fazlalığına dikkat çekmek içindir. Cennetin eni de boyu gibidir. Zîrâ cennet arşın arasında kubbe gibidir. (S. HAVVÂ, 2/455)

(134).(a) “Onlar ki, bollukta ve darlıkta infâk ederler” Mü’minlerin nitelikleri sayılmaya infâkla başlanmıştır. Çünkü infâk, nefse en ağır gelen iştir. Aynı zamanda ihlâsın en büyük delilidir. (S. HAVVÂ, 2/455)

(b) Öfkelerini yenerler”  Gayz, hoşlanılmadık bir şeye karşı insanın heyecanlanması, yâni “öfke” dır. Gadap’ın arkasında intikâm irâdesi vardır. Gadaplanma hâlinde yüzde ve diğer azalarda belirtiler(i) olur. Gayz ise sâdece kalpte kalır. Allâh’a gadab isnâd edilir, gayz isnâd edilmez. (ELMALILI, 2/424, 425)

Hadîs: Asıl pehlivan, güreşte râkibini yenen değil, kızdığı zaman öfkesine hâkim olan kimsedir. (Buhâri Edeb 76, Müslim Birr107, 108’den, KUR’ÂN YOLU, 1/673)

Hadîs: Öfke şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ise ancak su ile söndürülür. Sizden biriniz öfkelendiği zaman abdest alsın (Ebû Dâvûd’dan, S. HAVVÂ, 2/459)

Hadîs: Biriniz öfkelendiğinde ayakta ise otursun öfkesi geçmezse yatsın. (Ahmed b. Hanbel’den S. HAVVÂ, 2/460)

Hadîs: Öfke esnâsında istiâzede bulunmak / eûzü besmele çekip Allâh’a sığınmak sünnettir. (S. HAVVÂ, 2/459, 460)

(c) ‘İnsanları bağışlarlar.’ Herhangi bir kimse onlara karşı bir suç işlediğinde sorumlu tutulmaz. … ihsân, kötülük yapana iyilik yapmakdır. (Çünkü) iyilik yapan bir kimseye iyilik yapmak, karşılıklı bir ticârettir. (S. HAVVÂ, 2/455)

Şûrâ sûresinde bir kötülüğe ancak misli ile karşılık verilebileceği fakat affedip bağışlayan kimseyi Allâh’ın mükâfatlandıracağıbildirilerek, af ve bağış teşvik edilmiştir. (42/40, 41/34, 35). Kötülüğe karşılık verilecekseancak misliyle karşılık verilebilir. Ancak affetmek ve barışmakdaha hayırlıdır. Çünkü misli ile karşılık vermenin sevâbı yok, ama affetmenin sevâbı vardır. (İ. KARAGÖZ 1/617)

Takvâ sâhipleri yâni Allâh’ın emirlerine uygun yaşayanlar, dünyâ malına karşı olan tutumlarında çocukluk aşamasını geçmiş üstünlük aşamasına ulaşmıştır. (a) Çünkü çocukluk aşamasındaki insanlar ihtiyâcı olsun olmasın, azıcık fayda umduğu şeyi elde etmek için çırpınırlar ve onu elde etmeyince rahat edemezler; açgözlü ve bencildirler, elindekini kimseye vermemeye ve göstermemeye çalışırlar. (b) İkinci aşamadakiler gözünü dünyâya dikmeyip, kanâate ulaşanlardır. (c) Üçüncü aşamadakiler ise takvâ sâhipleri olup maddî şeylere bağımlılıktan kurtulup İslâmî ölçüde kendisine yetecek olandan fazlasını Allah rızâsı için bollukta ve darlıkta harcarlar. İşte bunlar muhsinlerdir. [bk. 3/180; 25/67; 59/9; 76/8] (H. T. FEYİZLİ, 1/66)

(135).(d) ‘Onlar ki fenâ bir şey yaptıklarında veyâ kendilerine zulmettiklerinde Allâh’ı anarlar ”   Fâhişe: Zinâ, şarap içmek gibi büyük günahlar demektir.

(e) ve hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler.’  “Onlardan herhangi bir günah sâdırolduğu takdirde, hemen arkasından tevbe ve istiğfâr ederler. ”  (S. HAVVÂ, 2/456)

Hadîs: “Bir günah işleyip te arkasından güzelce abdest alan ve arkasından iki rekât namaz kılarak Allah’tan mağfiret dileyip te, günahı bağışlanmayan hiçbir kimse yoktur.” (Ahmed b. Hanbel’den, S. HAVVÂ, 2/460)

(f) ‘Hem de onlar yaptıklarında bile bile ısrâr etmezler.’ Yâni hemen günahlarından tevbe ederler ve çabucak o işten vaz geçerler.  Günahı sürdürmezler. (S. HAVVÂ, 2/456)

(137).Sizden önce de nice hayat tarzları gelip geçti Peygamberlere muhâlefetleri nedeniyle nice topluluklar helâk oldular Yâni ey müminler, kâfirler Uhud olayında size karşı üstün gelse de, buna üzülmeyin. Sizden önce milletler târihinde böyle nice olaylar geçti. (ELMALILI, 2/426, 427)

..öyleyse gezin yeryüzünü Müfessirler, burada yeryüzünde yolculuk edip, ibret almalarını, târihî kalıntıları ziyâret etmeyi,  hatta târih kitaplarını okuyup incelemeyi câiz olduğuna delil vardır, demiştir. Hattâ ibret için eski eserleri incelemek de unutulmamalıdır.  (ELMALILI, 2/427)

(138).‘İşte bu (Kur’ân), bütün insanlara bir açıklamadır, takvâ sâhiplerine bir yol gösterme (hidâyet) ve öğüttür.’ Âyette Kur’ân-ı Kerîm’in üç özelliği bildirilmiştir: (1) Kur’an bütün insanlar için bir beyan ve açıklamadır. Kur’an bütün insanlara hitap eder; hak ile bâtılı, yanlış ile doğruyu birbirinden ayırt eder ve açıklar: ‘Ey Peygamberim! Sana bu kitabı herşey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.’ (16/89) (2). Kur’an genelde bütün insanlar için (2/185) özelde müttakiler için yol göstericidir, insanları dalâletten hidâyete sevk eder, insanları ve toplumları doğru yola iletir. (17/9). (3). Kur’an, özellikle müttakiler için öğüttür. Kur’ân’ın emir ve yasakları, Peygamber kıssaları, misaller ve âyetlerin her biri bir öğüttür. Nisâ sûresinin 58. Âyetinde ‘Allah bununla size negüzel vaaz ediyor’ cümlesi, bunun delîlidir. Kur’an’da Allah ve Peygamberin vaaz ettiği bildirilmektedir. (4/58, 63; 16/90; İ. KARAGÖZ 1/622)

3/139-143  EĞER İNANIYORSANIZ

139. (Eymü’minler!) Gevşemeyin ve üzülmeyin. Eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınızdan) çok üstünsünüzdür.

140. (Ey müminler!) Eğer siz (Uhud’da) yara aldı iseniz, (düşmanınızolan) o kavim de (Bedirgazvesinde) benzeri bir yara almıştı. İşte biz, o günleri (bâzengâlibiyetvebâzenmağlûbiyetşeklinde) insanlar arasında döndürür dururuz. Bu da, Allâh’ın gerçekten îmân edenleri ortaya çıkarması ve sizden şâhitler edinmesi içindir. Allah zâlimleri sevmez.

141. (Birde) Allâh’ın, mü’minleri (günahlarından) temizlemek ve kâfirleri mahvetmek için böyle yapar.

142. (Ey müminler!) Yoksa Allah içinizden cihâd edenleri ayırt edip ortaya koymadan, sabır (vesebât) edenleri belirleyip meydana çıkarmadan (kolayca) cennete gireceğinizi mi zannettiniz? (Zannetmeyin.) [krş. 2/214; 29/23]

143. (Ey müminler!) Andolsun ki siz, (savaşıp) ölümle karşılaşmadan önce ölmeyi (şehitolmayı) temennî etmiştiniz. Oysa (Uhud’da) onu gördüğünüz hâlde (seyircigibi) bakıp duruyordunuz.

139-143. (139).gevşemeyin, üzülmeyin Cihâd etmekten geri kalıp zaafa düşmeyin, Allah yolunda size isâbet eden veyâ edecek şeyle (müsîbetlere) üzülmeyin. (S. HAVVÂ, 2/462)

Eğer îmân ediyorsanız en üstün sizsiniz Üstünlüğün, zaferin, yardımın, gâlibiyetin müminlerin olacağının müjdesidir.(S. HAVVÂ, 2/462)

Âyette Uhud Savaşı’na katılan müminlere hitap edilmektedir. Müminler Uhud Savaşı’nda Bedir Savaşı gibi tam bir zafer elde edemedi, 70 şehid verdi, Peygamberimiz (s) dâhil birçok Müslüman yaralandı. Bu sebeple çok üzüldüler, kederlendiler, mahzun oldular. Yenmek de yenilmek de savaşın bir sonucudur. Hiçbir şey ilâhi takdirin dışında değildir. (İ. KARAGÖZ 1/622, 623)

(140).Eğer size bir yara dokunduysa, şüphesiz o bana da o kadar dokunmuştur Onlar Uhud savaşında kararlılıklarının karşılığını almışlardır. Bu Allâh’ın bir kânânudur. (….) Allah onları sevdiği için değil, sabırla ve kararlılıkla savaştıkları için zafere ulaşmışlardır. Sabır ve kararlılık gösterenler başarıya ulaşırlar. Bu ilâhî bir kânundur. (KUR’ÂN YOLU, 1/678)

Zîrâ o (iyi ve kötü) dönemleri biz insanlar arasında döndürüp dururuz.  Kimi zaman müminler üstün gelir, kimi zaman kâfirler. Âkıbet, müminlerin olmakla birlikte o, bu dünyâda nimetleri ve azapları döndürüp durur. (S. HAVVÂ, 2/463)

(Bu) âyette yüce Allah, müminlere seslenip onları imtihan edilmeden, Allah yolunda cihad edip sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceklerini zannetmemeleri konusunda uyarmaktadır. Sınav gereği insan bâzen nîmet, bâzen musibet ile karşılaşabilir. Savaşlarda müminler bâzen zafer kazanır, bâzen kaybedebilir.  Eğer bütün savaşlarda müminler yenen, kâfirler yenilen taraf olsalardı, o zaman hayâtın sınav oluşunun bir değeri kalmadığı gibi,  serbest irâde ile îman etme imkânı da ortadan kalkar, kâfirler ister istemez îmâna zorlanmış olurlardı. İşte bu gibi hikmetlere binâen yüce Allah, zaferi ve yenilgiyi kâfirlerle müminler arasında döndürmekte, her iki tarafa da acı ve tatlı günleryaşatmaktadır. (İ. KARAGÖZ 1/626, 627)  

(142).Yoksa Allah içinizden cihâd edenler ve sabredenleri belirtmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? İmtihân edilmeden, Allah yolunda cihâd edenleri ve düşmana sabır gösterenleri belirtmeden cennete giremeyeceksiniz. Başka bir anlatımla, cihâd etmeksizin ve sabretmeksizin cennete gireceğinizi sanmayınız. Bu âyet-i kerimede müminlere cihâd ve sabra teşvik vardır.  (S. HAVVÂ, 2/464)

(143).Ölümle karşılaşmadan onu istiyordunuz.    Ölümü İstemek: Herhangi bir müslümanın, gerek savaşta, gerek savaş dışında ölümü istemesi doğru değildir. Nitekim Hz. Peygamber Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyiniz. Düşmanla karşılaştığınızda da sabırlı (direniniz) olunuz. Savaş alanlarında asıl olan ölmek değil, Müslümanların zaferi için gayret göstermek ve savaşmaktır. (KUR’ÂN YOLU, 1/681)

3/144  GERİSİN GERİYE Mİ DÖNECEKSİNİZ?

144. Muhammed, sâdece bir peygamberdir: Ondan önce de peygamberler gelip geçti. (Ey müminler!) Şimdi o ölür veya öldürülürse, ökçelerinizin üzerinde (eskidîninize) gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim böyle ökçeleri üzerinde geriye dönerse, elbette Allâh’a hiçbir şekilde zarar veremez. Allah şükrü yerine getirenlerin mükâfâtını verecektir.

144-144. ‘Şimdi o, ölür veya öldürülürse ökçeleriniz üzerinde mi döneceksiniz?’ ‘Ökçeler üzerinde geri dönmek, irtidattan yâhut da bozguna uğtamaktan mecazdır. Âyet-i kerime aynı zamanda rasûllerin öldürülebileceğini de ifâde etmektedir. (S. HAVVÂ, 2/466)

Uhud gazvesinde müşrik Abdullah b. Kamie’nin attığı taş ile Rasûlullah (s)’in mübârek yüzü yaralanmış, dişi kırılmıştı. Bunun üzerine o, onu öldürdüm diye yalan yaymıştı da bu yüzden ashâb paniğe kapılmıştı. Bunun üzerine bu âyet indirildi. (H. T. FEYİZLİ, 1/67)

Uhud savaşında bir ara düşmanın bozguna uğradığını gören okçular grubu, Hz. Peygamber’in kesin tâlimâtına rağmen yerlerini bırakıp ganîmet toplamaya yönelmişti. Geri kalan sekiz olçuyu şehid eden düşman, Müslümanları bozguna uğratmış, Hz. Peygamber yüzünden yaralanmış, O’nun öldüğü haberi yayılmıştı. Bunun üzerine bir kısım sahâbe dağılmış ve Medîne’nin yolunu tutmuştu. Hâlbuki ‘Allah seni insanlardan korur.’ (Mâide 5/67) âyeti ile Allâh’ın elçisi koruma altında idi. Sonradan yeniden toparlanan İslâm ordusu düşmanı dağıtmıştır. İşte yukarıdaki âyette bu olay hatırlatılır. Allâh’ın ve dîninin kalıcı olduğuna yer verilir. (H. DÖNDÜREN, 1/138, 139)

3/145-148  ÖLÜM  ALLÂH’IN  DİLEMESİYLEDİR

145. Allâh’ın izni olmadan hiçbir kimseye ölmek yoktur. (Ölüm) vâdeye yazılmış bir yazıdır. Kim dünyâ nîmetini isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhiret mükâfâtını isterse kendisine de ondan veririz. Böylece şükrü yerine getirenlerin mükâfâtını vereceğiz.

146. Nice peygamberler vardır ki onlarla birlikte (Allaherleri) birçok Allah dostu savaştı da, Allah yolunda kendilerine gelen (meşakkat)lerden (dolayı) gevşeyip yılmadılar, zayıflık gösterip boyun eğmediler. Allah sabır (vesebât) edenleri sever.

147. Allah dostlarının sözleri: “Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla. (Savaşta) ayaklarımızı sâbit kıl (bizedayanıklılıkver) ve kâfirler gürûhuna karşı bize yardım et / zafer ihsân eyle.” demekten ibâretti.

148. İşte (buyüzden) Allah, onlara hem dünyâ nimetini / mükâfâtını, hem de âhiret sevâbının güzelliğini (cennetinivenîmetlerini) verdi. Allah, güzel hareket edenleri sever.

145-148. (145).Allâh’ın izni olmadıkça, hiçbir kimseye ölmek yoktur. O vâdesi ile yazılmış bir yazıdır. Allâh’ın ilmi, irâdesi ve kudreti olmadıkça, ölüm meleğine izin vermedikçe hiçbir kimse ölmez. Allâh’ın takdîri olmaksızın ve Allâh’ın belirlediği süre tamamlanmadan hiçbir kimse ölmez. (S. HAVVÂ, 2/467)

Her nefsin eceli önceden belirlenmiş mâlûm süreye kadar yazılmıştır. Öne alınmaz, tehir edilmez. Korkaklık ömrü uzatmaz, kahramanlık da ömrü kısaltmaz. İnsan eceli dolmadan ölmez. (M. A. SÂBÛNİ, 1/212)  ne bir sâniye ileri, ne de bir sâniye geri alınır. Bu ilâhi kânun, peygamberler dâhil insanlar için, hem de toplumlar için geçerlidir. (KUR’ÂN YOLU, 1/684)

Kur’an’da verilen bilgilere göre insan için belirlenen süre dolunca hayat sona erer, ölüm gerçekleşir, (29/5) bundan kaçıp kurtulmak mümkün değildir. (33/16, 62/8). Dolayısıyla insan hangi sebeple ölürse ölsün, eceli ile ölmüştür. Dünyâdaki yaşama süresini doldurmadan kimse ölmez, ölmesi mukadder olanın da önüne geçilmez. ‘Savaşa gitmeseydı’, ‘yola çıkmasaydı’, ‘şöyle veya böyle yapmasaydı ölmezdi’ demek, Kur’an’la bağdaşmaz. (3/154, 156; İ. KARAGÖZ 1/630)  

rabbe kul olanlar. Pek çok ilim adamı, sabreden ilim adamları, sâlih ve takvâ sâhibi kimseler, (S. HAVVÂ, 2/467) eğitim görmüş topluluk (ELMALILI, 2/440) diye tefsir edilmiştir.

Burada Uhud olayı dolayısı ile Muhammed ashâbı eğitilmek üzere, ümmetlerin hayırlısı olarak rabbânîler olmaya aday iken,  öldürüldüğü şâyiası karşısında perişan oluverdîniz, burada ince bir sitem vardır. (ELMALILI, 2/441)

146 ve 147. âyetlerde, Uhud savaşında Abdullah b.  Übey’e gidelim de müşriklerin başkanı Ebû Süfyan’dan, bizim için eman dilesin’ diyen Müslüman veya münâfıklara bir târiz / kinâyeli söz ve bir sitem vardır. (KUR’ÂN YOLU, 1/686)

‎(146).”Ve Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, yılmâdilar, boyun eğmediler.‎” Bu buyrukta Rasûlullah’ın  öldürüldüğü ….(yalan haber) üzerine görülen gevşeklik ve bâzılarının zilleti kabul etme eğilimlerine bir sitem vardır. O kadar ki, Ebû Süfyan’dan eman istemek için İbn-i Übeyy’i aracı kullanmayı bile düşünenler oldu. (S. HAVVÂ, 2/468)

(147).‘(Allah dostlarının) sözleri ancak ‘Ey Rabbimiz,  günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıkları bağışla. (Er meydanlarında dizlerimize derman, yüreğimize cesâret vererek) adımlarımızı sağlamlaştırve inkâr edenlere karşı bize yardım et.’  Âyette geçmişte peygamber ve Allah dostlarının yaptıkları duâ bildirilerek savaş ve benzerı sıkıntı zamanlarda Allâh’a dört konuda duâ ettikleri bildirilmektedir: (1). Günahların bağışlanması, (2). İşlerdeki aşırılık, yanlışlık ve hatâların bağışlanması, (3). Îmanda ve cihadda sebat ettirilmesi, (4). Kâfirlere karşı yardımcı olması. (İ. KARAGÖZ 1/633)

(148).’’Nihâyet, Allah onlara hem dünyâ nimetini ve hem de âhiret sevâbının güzelliğini verdi.’ Gâlibiyet, ganimet, şan, şeref (H.B. ÇANTAY) üstünlük, cennetini ve ondaki nimetlerini mağfiret etti (S. HAVVÂ, 2/468)

3/149-152  EN İYİ DOST ALLAH’TIR

149. Ey îmân edenler! Eğer küfre sapanlara itâat ederseniz, sizi ökçeleriniz üzerinde gerisin geri (küfre) çevirirler de (dünyâveâhirette) ziyâna uğrayanların durumuna düşersiniz.

150. (Ey müminler!) Doğrusu, Mevlânız (yardımcınız, koruyucunuz, dostunuz) yalnız Allah’tır (ohâlde, ancakO’naitâatedin). O, yardımcıların en hayırlısıdır.

151. Hakkında (Allâh’ın) hiçbir delil indirmediği (putvetabulaştırdıkları) şeyleri Allâh’a eş koştuklarından dolayı, küfre sapanların kalbine korku düşüreceğiz. Onların dönüp varacağı yer ateştir. Zâlimlerin varacağı yer ne kötüdür! 

152. (Ey müminler!) Gerçekten Allah, (sizeolanyardım) vaadîni doğruladı (yerinegetirdi). Hani O’nun izniyle müşrikleri (Uhud’da) kırıp geçiriyordunuz. Fakat sevdiğiniz (zaferivebıraktıklarıganîmet)i size gösterdikten sonra, (Peygamber’inverdiği) emir hakkında gevşediniz, (yerlerinizdekalıpkalmamakhususunda) tartıştınız ve (emre) karşı geldiniz: Kiminiz dünyâyı (ganîmeti) istiyor, kiminiz de (emrebağlıkalarak) âhireti istiyordu. Sonra (Allah), sınamak için onlar(akarşıbaşarı)dan sizi geri koydu. Bununla berâber sizi bağışladı. Allah mü’minlere karşı çok lütufkârdır.

149-152. (149).‎”Kâfirlere itâat ederseniz, ökçeleriniz üzere sizi geri çevirirler.‎”  Kâfirlere ve münâfıklara itâat ederseniz, sizi küfre, câhiliyeye, münâfıklığa ve şirke döndürürler. ‎”kaybedenlerden olursunuz‎”  dünyânızı da, âhiretinizi de kaybedersiniz. O hâlde müminler, kâfirlerden ve münâfıklardan uzak durmalıdırlar. (S. HAVVÂ, 2/479)

‎”küfredenlerin kalplerine korku salacağız‎” Müslümanların Allâh’ın yardımına güvendikleri kadar, müşrikler kendi putlarının yardımına güvenmemektedirler. Çünkü onlar, tanrılar arası mücâdelelerin devâm ettiğine inanmaktadırlar. Bu da onların korkaklaşmasına neden olmaktadır. (KUR’ÂN YOLU, 1/689)

‎(150).”hâlbuki mevlânız Allah’tır‎” Size yardımcı olacak olan O’dur. Allâh’ın yardımcı olmasının delillerinden biri de kâfirlerin kalplerine korku salmasıdır. Bu vaad, kâfirlere itâatin yasaklanmasından sonra gelmiştir. Bunun anlamı, kâfirlere itâat ettiğiniz takdîrde, Allâh’ın vaadi, yardımı söz konusu olmayacaktır. (S. HAVVÂ, 2/479, 480)

Hadîs: Benden önceki hiçbir peygambere verilmemiş beş şey bana verildi; bir aylık mesâfe ile düşmanın kalbine korku salınmak sûretiyle bana yardım olundu…. (Buhâri ve Müslim’den, S. HAVVÂ, 2/480)

(152).‘Gerçekten Allâh’ın size olan vaadi doğru çıktı. O’nun izniyle kâfirleri doğruyordunuz.’ Allah size yardım ve zafer vaadini Uhud günü gerçekleştirmiştir. Zîra düşmanınızın sayısı üçbin kişi sizlerin ise altıyüz ila yediyüz kişi idîniz. Allâh’ın onları size musallat kılması sebebiyle siz onları alabildiğine öldürüyordunuz. İbn Abbas şöyle diyor: ‘Günün başlangıcında zafer Rasûlullah (s)’in idi. O kadar ki, müşrik ordusunun sancak taşıyanlarından yedi ya da dokuz kişi öldürüldü ve müşrikler dağa doğru kaçıp gitmişlerdi. İbn İshak’ın rivâyetine göre Zübeyr b. el Avvâm (r) da şöyle demektedir: ‘Allâh’a yemin ederim Hind’in hizmetçilerini ve arkadaşlarını eteklerini toplamış kaçarken gözlerimle gördüm.’ (S. HAVVÂ, 2/482)

Bedir savaşında da az sayıdaki bir topluluk, çok sayıdaki bir topluluğa üstün gelmişti. Buradan çıkaracağımız sonuç şudur; sayıca çokluk, araç, gereç, eğitim, silâh, savaş tekniği gibi zafer kânunları, Allâh’ın ordusunun varlığı hâlinde etkilerini gösteremezler. Uhud savaşında önceleri zafer verilmekle birlikte, disiplin ve niyetlerden çözülme sonucu yardım gecikmiştir. (S. HAVVÂ, 2/482-483)

‘… kiminiz dünyâyı istiyor, kiminiz de âhireti istiyordu.’ Uhud gazvesinde Ayneyn tepesine yerleştirilen nöbetçi okçular, düşmanın bir an bozulması üzerine ganîmet alınıyor zannıyla, Rasûlullah’tan emir gelmeden çoğu ganîmet için yerlerini terketmişlerdi. Mekkeli müşrikler de hemen oradan geçerek müslümanları arkadan sarmışlar ve müslümanlar bunun üzerine birden paniğe kapılmışlar(..)dı. (H. T. FEYİZLİ, 1/68)

‘Sonra Allah sınamak için o kâfirler karşısında bozguna uğrattı.’ Yâni onlara karşı size yaptığı yardımı geri çekti. (…) Yüce Allâh’ın kullarını bu şekilde sınamasının sebebi, adâletinin, (neler yapacağını bilmesi dolayısıyla değil de) kulun fiilen yapacağı şeyler dolayısıyla ona karşılık vermesi gerektiğindendir. Bu savaşta meydana gelen bu durum, ashâb için ilk deney ve kendi türünden ilk yanlışlık olması sebebiyle, Azîz ve Celîl olan Allah, Rasûlünün ashâbına lütufla işlem yapmıştır. (S. HAVVÂ, 2/484)

“ Verilen emir konusunda tartıştınız ve isyân ettiniz”    Rasulûllah’ın size vermiş olduğu emri yerine getirmekte ihtilâfa düştünüz. Rasûlullah, okçuları tepeye yerleştirmiş, “bizi arkamızdan koruyunuz, öldürüldüğümüzü görseniz de bize yardıma gelmeyiniz. Ganîmet topladığımızı görseniz bile gelip bize katılmayınız.” Diye emretti. Allâh’ın Rasûlü’nün kesin emrine rağmen yerlerini terk etmeleri sonunda toplanan düşman Müslümanlara büyük zarar verdi. (S. HAVVÂ, 2/483 )

“içinizden kimi dünyâyı isitiyor, kimi âhireti istiyordu” Dünyâyı isteyenler ganîmet için yerlerini terk eden okçular, âhireti isteyen kimseler ise yerlerinden ayrılmayanlardır.

“Allah sizi kederden kedere uğrattı.” Allah sizi keder üstüne kederle cezâlandırdı. Yaralanmak, öldürülmek, müşriklerin zaferi, ganîmetin kaçırılması, Resûlullah’ın öldürüldüğü şâyiası, bunların hepsi birer kederdi. (S. HAVVÂ, 2/485)

3/153-158  ALLAH  HER  ŞEYDEN  HABERDÂRDIR,  CANI VEREN DE ALAN DA                          ALLAH’TIR

153. (Ey müminler!) O vakit (Uhudgazvesinde) Peygamber arkanızdan: (Bana doğrugelin.” diye) çağırdığı hâlde, siz sürekli uzaklaşıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bunun üzerine (Allah), ne elinizden giden (zafer)e ne de başınıza gelen (musîbet)e üzülmemeniz için size keder üstüne keder verip cezâlandırdı. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.

154. Sonra (Uhudgazvesindenkesinzafereldeedememe) kederin(in) arkasından Allah üzerinize öyle bir güven ve uyku hâli getirdi ki o hal içinizden bir kısmını sarıyordu. (Münâfıkolan) diğer bir kısmı da canlarının derdine düşmüş, Allâh’a karşı, câhiliye devrindeki gibi haksız bir zanda / düşüncede bulunarak: “Bu işten bize ne?” diyordu. (EyRasûlüm!) “Bütün iş (yetkivekarar) Allâh’ındır.” de. Onlar, senin huzûrunda açığa vuramadıklarını, içlerinde gizliyorlar ve: “Bu işte bizim bir payımız olsa (sözümüztutulsaveyaMuhammed’invaadiyerinegelse) idi, biz burada, öldürülmezdik.” diyorlar. (Rasûlüm! Yine) de ki: “Evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar, devril(ipöl)ecekleri yerlere mutlaka çıkıp gideceklerdi. Bu, Allâh’ın göğüslerinizdeki (ihlâsvefitnegibi) şeyleri yoklaması ve kalplerinizdeki (vesveseleri) temizlemesi içindir. Allah, sînelerdekini hakkıyla bilicidir.”

155. (Ey îman edenler! Uhudgazvesinde) iki topluluk karşılaştığı gün, içinizden geri dönüp gidenlerin işledikleri (hatâ)nın bir kısmından dolayı şeytan, ayaklarını kaydırmak istemişti. (Tevbeetmeleriyle) şüphesiz Allah, onları affetti. Gerçekten Allah çok bağışlayıcıdır, Halîm’dir (cezâdaaceleedicideğil, mühletvericidir).

156. Ey îmân edenler! (Siz,) sefere çıktıkları veyâ savaşa gittikleri zaman (ölen) kardeşleri için: “Eğer yanımızda olsalar ölmezler ve öldürülmezlerdi.” diyen o kâfirler gibi olmayın. Allah, bu (sözleri)ni onların kalplerinde (derin) bir pişmanlık kılmıştır. Yaşatan ve öldüren Allah’tır. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

157. (Ey müminler!) Andolsun ki Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah tarafından (kazanacağınız) bağışlanma ve rahmet, onların (yaşayıpda) toplayacakları (bütündünyâlık) şeylerden daha hayırlıdır.

158. (Ey müminler!) Andolsun ki sizler ölseniz de öldürülseniz de Allâh’ın huzûrunda toplanacaksınız.

153-158. (163).‘Allah sizi kederden kedere uğrattı ki..’ Allah sizi keder üstüne kederle, peşpeşe kederlerle cezâlandırdı. Yaralanmak, öldürülmek, müşriklerin muzaffer olması,  ganîmetin elden kaçırılması ve zaferden mahrûm olmak gibi. Bütün bunların dışında onlara isâbet eden en büyük keder ise, Rasûlullah (s)’in öldürüldüğü şeklindeki yalan haber idi. (S. HAVVÂ, 2/485)

Sonunda müslümanlar savaşı kazanmasalar da, Allâh’ın bağışlamasıyla tekrar toparlanıp mutlak bir bozgundan kurtuldular ve müşrikleri Mekke’ye doğru kovalâdilar. (H. T. FEYİZLİ, 1/68)

(154).‘Sonra o üzüntünün ardından üzerinize öyle bir emniyet ve öyle bir uyku indirdi ki.’  Nuâs’, uyku hâli demektir. Uhud savaşı sırasında uyku hâli ile endişe, stres, uykusuzluk yok oluyor, sahâbe yeniden canlılık kazanıyordu. Bu durum, Cenâb-ı Hakk’ın Müslümanlara bir yardımıdır. Bu âyette sözü edilen uyku hâli Bedir savaşında da olmuştur. “O zaman sizi, Allah’tan bir güven olmak üzere hafif bir uyku bürüyordu” âyeti, (8/11) bunu bildirir. (H. DÖNDÜREN, 1/135)

“içinizden bir kısmını bürüyordu.” Bu uyuklama Müslümanlardan bir kısmını kaplamış idi. Onlar îmân, yakîn, sebât ve samîmî tevekkül sâhibi kimselerdi. Bunlar Allâh’ın Resûlü’ne yardım edeceğine kesinlikle inananlardı. (S. HAVVÂ, 2/486)

‘Münâfıklara gelince: Bir kısmı da canları sevdâsına düşmüştü.’ Onların bütün düşündükleri kendi nefisleri idi. Bu gibi kimseleri huzursuzluk, tedirginlik ve korkudan dolayı uyku tutmamıştı. “Allah hakkında gerçekle ilgisi olmayan câhileyet zannında bulunuyorlar.” Onlar, Allâh’ın Rasûlü’ne ve askerlerine yardım etmeyeceğine kanâat ediyorlardı. Bu gibi zanları Allâh’a şirk koşan câhil kimseler besleyebilir (S. HAVVÂ, 2/487 )

Münâfıkların ve Müşriklerin bu işten bize bir şey var mı demeleri üzerine, cevâbı; Allah veriyor. ‘De ki, bütün emir Allâh’ındır.’ Üstünlük, zafer, egemenlik tümüyle Allâh’ındır. O dilediğine verir dilemediğine vermez (S. HAVVÂ, 2/487)

Hadîs: Buhâri ve Müslim’de Sad’ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Uhud günü peygamber (s) sağında ve solunda beyaz elbiseler giyinmiş ve onu alabildiğine savunan o günden önce de görmediğim, sonra da görmediğim iki adam gördüm. ( Cebrâil ve Mikâil’i kastediyor) S. HAVVÂ, 2/490)

(155).‘(Uhudgazvesinde) iki topluluk karşılaştığı gün, içinizden geri dönüp gidenlerin işledikleri (hatâ)nın bir kısmından dolayı şeytan, ayaklarını kaydırmak istemişti.’ Bir önceki âyette Uhud’daki yenilginin kader açısından arkaplânına değinildikten sonra, bu âyette de olay dış sebepler açısından ele alınmakta(dır). Bu savaştaki yenilgiye, münâfıkların iddiâ ettikleri gibi Hz. Peygamberin hatâsı değil, Müslüman okçuların verilen tâlimâta uymamalarının ve Rasûlullâh’ın şehit edildiği (yalan) haberinin yayılması üzerine Müslümanların paniğe kapılıp savaş alanını terk etmelerinin yol açtığı hatırlatılmaktadır. Yüce Allah, ‘Sırf yaptıkları bâzı şeyleryüzünden şeytan onların ayaklarını kaydırmıştı’ buyurarak bu duruma işâret etmekte(dir). Ve Müslümanların uğradıkları bozgunu fırsat bilen şeytanın, onların kafalarına vesvese sokup yanlış davranışa sevk ettiğine dikkat çekmektedir. (KUR’AN YOLU, 1/696).  

(156).‘Kâfirler (ve münâfıklar (KUR’ÂN YOLU, 1/698) gazâda bulunan kardeşleri için “ onlar yanımızda olsalardı ölmezler veyâ öldürülemezlerdi” demektedirler. Müminler, böyle bozuk inançlara kapılmamaları emredilmekte bu sözleri “söyleyen kâfirler gibi olmayın denmektedir” Allah bunların kalplerinde bir pişmanlık olarak koydu.”

“Allah bunu onların (ikiyüzlü kâfirlerin) kalplerinde bir pişmanlık olarak koydu.”  Hasret: Arzulanan şeyin ele geçirilmemesi dolayısı ile duyulan pişmanlık demektir. Size gelince ey müminler, Allâh’ın kazâ ve kaderi hakkında sâlih bir inanç sâhibi olunuz. Kalplerinizi bu gibi yanlış inanışlardan koruyunuz. (S. HAVVÂ, 2/501)

Hâlbuki öldüren de dirilten de Allah’tır. Bu onların ‘savaş ya da yolculuk ecellerine önünü keser ya da yaklaştırır’ şeklindeki yanlış sözlerinin reddi anlamındadır. Emir Allâh’ın elindedir. Allâh’ın irâdesi kazâ ve kaderi kişi üzerinde tecelli edeceği zaman ne kimsenin ömrü uzar, ne de ömründen bir şey eksiltir. (S. HAVVÂ, 2/501)

Yukarıdaki âyetlerde (156-157-158) önce kâfirlerin (ve münâfıkların) yolculuk ve savaşın ecelleri kısalttığı şeklindeki iddiâları yalanladı. Müslümanlara da böyle bir inanç ve söylem yasaklandı.  Çünkü böyle inanç, cihâdı bırakmaya sebep olur. (S. HAVVÂ, 2/501) . Bu inanç sefer ve gazâdan yılmağa, bunun faydalarından yoksun kalmağa, düşman istîlâsına uğrayıp, felâketlere baş eğmeğe sebep olur. (ELMALILI, 2/451)

(157).‘Andolsun ki Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah tarafından (kazanacağınız) bağışlanma ve rahmet, onların (yaşayıpda) toplayacakları (bütündünyâlık) şeylerden daha hayırlıdır.’ (Bu) âyette,  hayâtın son bulması gerçekleşecek olursa, Allah yolunda öldürülmekle elde edilecek mağfiret ve rahmet, dünyâ ehlinin topladığı geçici dünyâlıkların tümünden hayırlıdır, denmektedir. (S. HAVVÂ, 2/501)

Bu buyruk ile İslâm yönetim düzenin bir ilkesi ortaya koymaktadır. Şûra, temel bir ilkedir.

(159).‘Andolsun ki sizler ölseniz de öldürülseniz de Allâh’ın huzurunda toplanacaksınız.’ Ölmek ve öldürülmek, yok olmak değildir. Kıyâmet kopunca insanlar diriltilecek, mahşer yerinde ilâhi huzurda toplanacak, hesaba çekilecek, neticede müminler cennete, kâfirler cehenneme gidecektir. (İ. KARAGÖZ 1/648)

3/159-160  HZ.  PEYGAMBERİN  MERHAMETİ

159. (EyPeygamberim! Uhud Gazvesinde) Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, elbette onlar etrâfından dağılıverirlerdi. O halde onları affet, onlar için mağfiret dile ve (umûmaâit) iş hakkında onlara danış, artık karar verdiğin zaman da, Allâh’a güvenip dayan (onuyap). Şüphesiz Allah kendisine güvenip dayananları sever. [krş. 42/38]

160. (Ey müminler!) Eğer Allah yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse olamaz. Şâyet (AllahveRasûlü’nebağlılıktanayrılırda) O da, sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size yardım edecek kim olabilir? Öyleyse mü’minler ancak Allâh’a güvenip dayansınlar.

159-160. (159).‘Sen (ozaman) sırf Allâh’ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın.’ Şimdi Ey Muhammed! Şu ilâhi nimete özellikle şükretmelidir ki, Allah katından büyük bir rahmet ile yaratılmış olduğun güzel ahlâk gereğince yumuşak, nâzik bulundun, azarlamayı hak ettikleri hâlde kusurlarını yüzlerine vurup da sert davranışta bulunmadın. (ELMALILI, 2/451)

‘Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz çevrenden dağılıp giderlerdi.’ Sözlerin kaba ve haşin, kalbin de katı olsaydı, onlar etrâfından dağılır giderlerdi. Yâni kötü sözlü ve katı kalpli birisi olsaydın (bu itici olurdu ve) etrafında hiç kimse kalmamak üzere dağılır giderlerdi. (..) Dolayısıyla Yüce Allâh’ın önderlik yâhut Müslümanlara imam (önder, lider) olma imkânı verdiği kimse, onlara yumuşak davranmama gibi bir davranış konusunda Allah’tan korkmalıdır. (S. HAVVÂ, 2/502)  

“İşler hakkında onlarla müşâvere et” Savaş, barış ve daha buna benzer konulardan vahiy inmemiş olanlarında onlara âit bütün işlerde istişâre et. (S. HAVVÂ, 2/502)

Allah Rasûlu Uhud öncesi yapılan istişârede çoğunluğun görüşüne uymuş ve bilinen sıkıntılar yaşanmıştır. Buna rağmen Allah, Rasûlü’ne dünyâ işlerinde istişâre yapmasına devam etmesini bildirdi. Böylece şûrâ esâsına dayalı yönetime kapı açılmış oldu. (H. DÖNDÜREN, 1/139)

Açık hüküm, âyet – Hadîs bulunmayan konularda ve hayâti meselelerde ictihad bağlayıcı mıdır? Eğer şûra, ehli tarafından yapılacak olursa çoğunluğun görüşü bağlayıcı olmalıdır. Zîrâ Rasûlullah Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer’e ‘Herhangi bir danışmada siz aynı görüşü paylaşacak olursanız. İkinize de muhâlefet etmem’ buyurmuştur. (S. HAVVÂ, 2/506)

Allah Rasûlü Uhud günü, ashâb-ı kiram ile istişâre etmiş, çoğunluğun görüşünü kabul etmiş, şûra kararını uygulamaya koymuştur. Artık bundan sonra, şehid olan için pişman olunmaz, böyle bir pişmanlık kâfirce bir düşünüşün etkisidir. Zîrâ her konuda Allâh’a teslîmiyet içinde almak gerekir. (S. HAVVÂ, 2/507 )

Danışılacak kişilerin sâlih, takvâlı, güvenilir ve işinin ehli olmalarına dikkat edilmelidir. Zîrâ Rasûlullah (sav) Efendimiz: ‘Kendisiyle istişâre edilen, güvenilir bir kimse olmalıdır’ buyurmuşlardır. (Tirmizi’den Ö. ÇELİK, 1/497)

Müslüman ticâret, iş, evlilik, seyahat ve benzeri bir işe teşebbüs ettiğive o işin kendisi için hayırlı olup olmayacağı konusunda tereddüde düştüğü zaman, önce o işin meşru ve helâl olup olmadığınıaraştırır. İşi ve faaliyeti için gerekli inceleme ve araştırmaları yapar, bir sonuca varamazsa13aile fertleri ve büyükler ve bilenlere danışır. Eğer danışma sonucunda da karar veremezse istihâre yapar. (..) İstişârenin temel dayanağı ‘Akıl akıldan üstündür’, ‘Her bilenin üstünde bir bilen vardır’ (12/55)gerçeği yatar. (İ. KARAGÖZ 1/653)

“Bir kere de azmettin mi artık Allâh’a tevekkül et” İstişâre sonrası alınan kararı uygulamakta Allâh’a tevekkül et. (S. HAVVÂ, 2/502 )

Tevekkül: Bir taraftan meşrû hedefe ulaşabilmek için gerekli bütün çabayı gösterirken, diğer taraftan da Allâh’a dayanıp güvenmek için sonunu O’na bırakmaktır. (KUR’ÂN YOLU, 1/703)

Hadîs: Önce deveni bağla, sonra Allâh’a tevekkül et.(Tirmizi Kıyâmet 60’dan, KUR’ÂN YOLU, 1/705)

Bedir savaşında olduğu gibi yüce Allah, yardım ederse müminler savaşta gâlip gelirler. 150. Âyette ‘Allah sizin yardımcınız, koruyucunuz ve dostunuzdur.’ Buyrulmuştu. Nitekim Allah, Bedir ve Hendek savaşında melekleriyle müminlere yardım etmiş ve onları düşmanlarına (karşı) gâlip getirtmişti. Uhud Savaşında da müminler, Allâh’ın yardımıyla tamamen imhâ edilmektenkurtulmuşlardı. Allâh’ın yardım ettiği kimse ve topluma hiç kimse ve toplum gâlip gelemez. (İ. KARAGÖZ 1/654)

(..) müminler Allâh’ın yardımına erişebilmek için, O’nun rızasına uygun hareket etmeli ve gazabına sebep olacak davranışlardan da sakınmalıdır. Ancak böyle yaptıkları takdirde, yüce Allâh’ın yardımına lâyık olurlar.  Nitekim ‘Ey îman edenler! Allâh’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.’ (47/7) meâlindeki âyette buna işâret buyurulmuştur. Burada Allâh’a yardımdan maksat, O’nun emir ve yasaklarına, evrende yarattığı ilâhi kânunlara uygun davranarak sebeplere sarılmaktır. Aksi takdirdeUhud Savaşı’nda olduğu gibi, başarısızlık kaçınılmaz olur. (KUR’AN YOLU 1/705, 706)

(160).“O hâlde müminler sâdece Allâh’a tevekkül etsinler.” Bu âyet-i kerîmedeki kural, işin bütününün Allâh’a âit olduğunun delilidir. Ondan sonraki emir ise bu kuralının gerektiği inanç üzerinde yükselmiştir. Müslümana düşen görev, amellerin sonuçlarının Allâh’ın elinde olduğunu bilmektir. Her ne olursa olsun, her şey O’nun emri ile olmaktadır. O halde, her durumda tevekkül etmek gerekir. İster yardım almak ister yardımsız bırakılmak, ister öldürülmek, isterse esenlik hâlinde, Allâh’a tevekkül gereklidir. (S. HAVVÂ, 2/508 )

3/161-163  EMÂNETE HIYANET ETMEMEK

161. Bir peygamberin ganîmete (ümmetin/kamununmalınaveemânete) hıyâneti mümkün değildir. Kim hıyânet ederse, kıyâmet günü hıyânet ettiği o şeyle gelir. Sonra herkese kazandığı hiç haksızlığa uğratılmaksızın tastamam verilir.

162. Allâh’ın rızâsına uyan kimse, Allâh’ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi olur mu?! (Hayır, olmaz.) (O), ne kötü bir dönüş yeridir!

163. Onlar, (Allahrızâsınıkazanmadavefazîlette) Allah katında derece derecedirler. Allah, onların yaptıklarını görmektedir.

161-163. (161).“Bir peygamber için emânete hıyânet olur şey değildir.”   Gulül: Ganîmet mallarında bir şeyi gizlice alıp zimmetine geçirmek anlamına gelmektedir. Bu kavram genel olarak kamu malında yolsuzluk ve suistimâlı ifâde etmektedir. (KUR’ÂN YOLU, 1/706 )

Allah Rasûlü örnek insan, dürüst insandır. Devlet ve millet emânetinin korunması konusunda son derece titizlik gösterirdi. Görevlilerin devlet bütçesinden haksız yere faydalanmasını hıyânet saymış, hattâ yöneticilerin hediye kabul etmesini yolsuzluk olarak nitelendirmiştir.  (KUR’ÂN YOLU, 1/706-707)

Paylaşılmadanönce ganîmet malındanenküçük bir şey dahi almak câiz değildir. Dolayısıyla bir savaş ganimetini gizlice almak haram olduğugibi, bir kamu malının zimmete geçirmek de haramdır, büyük günahtır, kul hakkı üstlenmektir. Bu kimse, aldığı ganimeti ve kamu malının iâde edip, tevbe etmez ve affedilmezse, cehennemde cezalandırılır. (Müslim) (..) Aralarında imam Ebû Haîfe ve İmam Şâfii olmak üzereİslâmhukukçularınınçoğunluğunagöre ganimet malını çalan kimseden, çaldığı mal geri alınır veya gtaazmin ettirilir, bu kimseye tâzir cezâsı verilir ve ganimetten mahrum edilir. (İ. KARAGÖZ 1/655)

‘Hiçbir peygambere hıyânet yakışmaz.’ Hiçbir peygamber, emâneti yerine getirmek, ganîmeti paylaştırmak, kendisine bildirilen hükümleri tebliğ etmek ve diğer konularda hâinlik etmez.  (S. HAVVÂ, 2/508)

“Kim böyle hâinlik ederse kıyâmet günü hâinlik ettiği şey ile gelir” Bâzı Hadîs-i şeriflerde devlet memurlarının almış oldukları hediyeler ‘gulul = hâinlik’ olarak adlandırılmıştır. (S. HAVVÂ, 2/517)

Hadîs: Rasûlullah İbnü’l Lütebiyye adında Ezd’lilerden bir adamı zekât toplamakla görevlendirdi. Bu kişi dönünce (getirdikleri için) “ bu sizin bu da bana hediye edildi” diyor. Bunun üzerine Allah Rasûlü minbere çıkıp ‘ Bu işi (zekât toplama) görmek üzere görevlendirdiğimiz kişiye ne oluyor ki “ bu sizin bu da bana hediye edildi” diyor. Babasının, annesinin evinde otursaydı, kendisine hediye gelir miydi, gelmez miydi, baksaydı ya… Muhammed’in nefsi elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, sizden biriniz o sadakadan bir şey ele geçirirse kıyâmet gününde onu boynunda taşıyarak gelecektir. (Buhâri, Müslim, Ahmed b. Hanbel’den, S. HAVVÂ, 2/517)

Allah Rasûlü Muâz b. Cebel’i Yemen’e gönderilirken buyurur: Benim iznim olmaksızın hiçbir şey almayasın o bir hâinliktir. Kim hâinlik ederse, kıyâmet günü, hâinlik ettiği şeyle gelir. (Tirmizi’den, S. HAVVÂ, 2/517)

(163).“Onlar (hayırveşerehli) Rableri katında derece derecedir.’ Allâh’ın rızâsına uygun iş yapanla Allâh’ın gazabına uğrayan hâin ve günahkârı; Uhud’a gelip cihad eden müminle geri kalan münâfığı; sevap kazananla günaha dalanı, sebât edenle firâr edeni aynı kefede tutmak doğru değildir. Allah katında hepsi derece derecedir. (Ö. ÇELİK, 1/501)

Cennetliklerin dereceleri cennette, cehennemliklerin aşağılık basamakarı cehennemdedir. Ya da, dereceler farklı olduğu gibi, onlar da birbirlerinden farklıdır. Yâhut sevap kazananların mevkileri farklı olduğu gibi, cezâya uğrayanların mevkileri de farklıdır. Ya da, alacakları sevap ve görecekleri cezânın farklılığına göre, farklı durumlardadırlar. (S. HAVVÂ, 2/509 )

Müminlerin bir kısmı diğerlerinden, itaatkârların bir kısmı siğerlerinden daha değerli olduğu gibi, kâfirlerin bir kısmı diğerlerinden, isyankârların bir kısmı da diğerlerinden daha kötüdür. Dolayısıyla bunların mükâfâtı ve cezâsı da aynı olmayacaktır.  Cennet de cehennem de derece derecedir. Cennet içinde cennet, cehennem içinde cehennem vardır. Kur’an’da 7 cehennem, 8 cennet ismi geçmektedir. Münâfıklar cehennemin en alt tabakasında olacaklardır. (4/145, İ. KARAGÖZ 1/657)

3/164  PEYGAMBERLİK  GÖREVİ

164. Hakikaten Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulundu da: Kendi içlerinden, onlara âyetlerini okuyan, onları (fenâhuyvegünahlardan) temizleyen ve onlara Kitab’ı, hikmeti öğreten bir Elçi gönderdi. Hâlbuki onlar, bundan önce hiç şüphesiz açık bir sapıklık içinde idiler.

164-164. “Allah müninlere iltifatta bulundu.” (a) Kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir. Kendi içlerinden insan türünden, İsmâil soyundan, (b) Allâh’ın âyetlerini okuyan (Kur’ân-ı Kerîm.) (c) Onları tezkiye eden îmân, İslâm ve ihsânı, söz ve amel ile örnek ile onları tertemiz eden bir peygamber. Her türlü pislikten, kötülükten, itikâdi ve ahlâki pisliklerden arındıran  (S. HAVVÂ, 2/511) (d) Kitabı,  hikmeti öğreten, Kur’ân ve sünneti öğreten (S. HAVVÂ) bir rasul gönderdi.

Hikmet:  Âyet-i kerimedeki hikmet Allâh’ın rasûlüne indirdiği Kur’ân’ın hükümlerini gizli ve ince mânâlarını anlama, onu yaşama, onunla hükmetme ve onu uygulama ilmidir. Bunu da Rasûlullah, sünneti ile ortaya koymuştur. (H. T. FEYİZLİ, 1/70)

Hadîs: Şüphesiz bana bir kitap ve onunla birlikte bir benzeri (açıklama ve uygulama ilmi) verilmiştr. (Ebû Dâvud’dan, H. T. FEYİZLİ, 1/70)

Hadîs: Bütün ümmetim cennete girecek, ancak sünneti hesaba katmayanlar giremeyeceklerdir. (Buhâri’den, H. T. FEYİZLİ, 1/70)

3/165-168  UHUD  SAVAŞINDAKİ  MUSÎBET

165. (Ey müminler! Bedirgazvesindekâfirlerinbaşınamusîbetin) iki katını getirdiğimiz hâlde (Uhudgazvesinde) size bir (kat) musîbet gelince mi: “(Peygamberbizimleberâbervebizdemüslümanolduğumuzhâlde) bu nereden geldi?” dediniz. (Ey Peygamberim! Müminlere) De ki: “O (belâ), kendi tarafınızdan (vePeygamber’eitâatetmeyişinizden)dir.” Şüphe yok ki Allah herşeye kâdirdir.

166-167. Ey Mü’minler! İki topluluğun (Uhudgazvesinde) karşılaştığı gün başınıza gelen (musîbet) Allâh’ın izniyle olmuştur. (BudaAllâh’ıngerçek) inananları ayırt etmesi ve münâfıklık yapanları meydana çıkarması içindi. (Münâfıklara): “Gelin, Allah yolunda savaşın veya (düşmanakarşı) savunmada bulunun.” denildi de: “Eğer biz savaş etmeyi bilseydik, elbette arkanızdan gelirdik.” dediler. Onlar o gün, küfre, îmândan daha yakındılar. Onlar, ağızlarıyla (inanıyoruzdiye), kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Allah, (onlarınkalplerinde) gizlediklerini pek iyi bilendir. [krş. 3/152]

168. (Uhud’asavaşagitmeyipevde) oturanlar da (savaştaölen) kardeş (veyakın)ları hakkında: “Eğer bize itâat ed(ipMedîne’dekal)salardı ölmezlerdi.” demişlerdi. Onlara de ki: “Eğer doğru sözlü iseniz, ölümü kendînizden geri çevirin.”

165-168. (165).‘Onları iki misline uğrattığınız Bedir günü 70 kâfiri öldürüp, 70 kişiyi de esir aldığınız, bir musîbete kendîniz uğrayınca,  Uhud günü sizden 70 kişi öldürülünce ‘Bu da nereden’? dedîniz.

Bu âyet, Uhud yenilgisi nedeniyle, Müslümanların çoğunun zihninde beliren karışıklığı gidermeyi amaçlıyor. Zîrâ çoğu Müslüman, peygamberin aralarında olmalarında bir ayrıcalık görüyor, Allâh’ın yardım ve desteği olduğu için kâfirlerin kendilerini yenmemelerinin gerektiğini düşünüyorlardı. (MEVDÛDİ, 1/269)

Asıl sebep sizlersiniz. Yâni başınıza gelen bu musîbet sizin Rasûlullah’ın emrine karşı gelişinizdir. (S. HAVVÂ, 2/513) Siz sabretmedîniz, takvâya aykırı şeyler yaptınız, komutanların tertibâtına aykırı davrandınız, açgözlülük gösterdîniz, birbirinizle tartışmaya başladınız. (MEVDÛDİ, 1/269)

(166).“İki ordu yâni Uhud’da sizin ordunuz ile müşriklerin ordusu karşılaştığu gün size gelen musîbet düşmanınızın önünden kaçışmanız, sizden bir grubun öldürülmesi, başkalarının da yaralanması musîbeti, Allâh’ın emriyle idi. Onun bilgisi, kazâsı ve kaderi ile ilgili idi. Bu bakımdan bu konuda da Allâh’a teslim olunuz. (S. HAVVÂ, 2/513)

(167).‘O gün onlar (münâfıklar) îmandan çok küfre yakındılar.’ Bundan önce onlar dışa karşı mümin olduklarını gösteriyorlardı. Onlar, mümin askerlerin arasından ayrılınca, îmandan uzaklaşmış ve küfre yakınlaşmış oldular. Yâhut onlar geri çekilmekle müminleri (yalnız) bıraktılar, sayılarının azalmasına neden oldular, bu da müşriklerin güçlenmesi demektir. (S. HAVVÂ, 2/514, 515 )

Uhud’da olanların hikmetlerinden biri, gerçek müminleri insanlar arasından süzüp çıkarmak ve olgunlaştırmak, münâfıkları da ayırıp açığa vurmaktır. Gerçekten Uhud savaşından sonra münâfıklar toplum tarafından iyice anlaşılmış ve itibarları düşmüştür. (Ö. ÇELİK, 1/505)

3/169-171  ŞEHİDLİK  MAKAMI

169, 170. (Ey Peygamberim!) Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler zannetmeyin! Bilâkis onlar Rableri katında diridirler ve rızıklanırlar. (Hemde) Allâh’ın kendilerine lütfettiği (şehitlikrütbesi)ne kavuşmaları sebebiyle sevinç içerisindedirler. Arkalarından henüz kendilerine (şehitolarak) katılmamış olanlara da, hiçbir korku ve üzüntü olmayacağını müjdelemek isterler. [krş. 2/154]

171. (Yineşehitler, yaşayan müminlere) Allâh’ın nimet ve ihsânı ile ve Allâh’ın mü’minlerin mükâfâtını zâyi etmeyeceğini müjdelemek ister.

169-171. (169).“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayasın. Bilâkis onlar, Rableri katında diridirler, rızıklanırlar.’      Allah yolunda öldürülenler diridirler, rızıklandırılırlar, yerler ve içerler. Bu mazhar olmalarının şartı öldürülmesinin Allah yolunda olmasıdır. Yâni, Allâh’ın adı en yüce olsun diye savaşılırken ölünmüş olmasıdır. (S. HAVVÂ, 2/527)

Genellikle mufessirler bu tür âyetler rûhun ölümsüzlüğü inancıyla açıklanmışlardır. Onlara göre ölüm olayı rûhun bedenden ayrılmasından ibârettir. Ölen rûh değil bedendir. (KUR’ÂN YOLU, 1/713, 714)

Hadîs: ‘Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzündeki herşey kendisinin olsa dahi dünyâya geri dönmeyi arzu etmez.  Sâdece şehit, gördüğü ileri derecedeki itibar ve ikram sebebiyle tekrar dünyâya dönmeyi ve on defa şehit olmayı ister.’ (Buhâri Cihad 21, Müslim İmâre 109’dan Ö. ÇELİK, 1/507)

Hadîs: Uhud’da kardeşleriniz isâbet alıp şehid edilince Allah Teâlâ onların ruhlarını alıp yeşil kuşlar hâline getirdi. Şehidlerin ruhları cennet nehirlerine gelir, cennet meyvelerinden yer ve arşın gölgesindeki altundan kandillere gelirler. Şehidler, yeme – içmelerinin hoşluğunu, gezdikleri ve kaldıkları yerlerin güzelliğini görünce: ‘Cihaddan ayrı kalmamaları ve savaştan korkmamaları için, bizim cennette hayatta olup türlü nimetlerle rızıklandığımızı kardeşlerimize kim ulaştıracak?’ dediler. Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teâla: ‘Ben bunu sizin adınıza onlara haber veririm.’  Buyurdu ve bu âyet-i kerimeleri Rasûlü’ne indirdi. (Ebû Dâvud Cihad 25 ve Müslim İmâret 121’den Ö. ÇELİK, 1/508)

Şehitlerin Allah katındayedi mükâfâtı vardır: (a). Şehit olur olmaz bağışlanır, (b). Cennetteki makâmı gösterilir, (c). Kabir azâbından korunur, (ç). Büyük günün korkusundan emin olur, (d). Başına îman tavı konur, (e). Evlendirilirler, (f). Yakınlarından 70 kişiye şefâatçı olma imkânı verilir.’ (İbn Mâce, Tirmizi’den İ. KARAGÖZ 1/664)

3/172-175  SAVAŞTA  TEVEKKÜL

172. O (mü’minler) yara aldıktan sonra (müşrikleripüskürtmekiçin) Allah ve Rasûlü’nün çağrısına uyanlardır. İçlerinden iyilik yapanlar ve takvâlı olanlar (Allâh’ınemirlerineuygunyaşayan, günahtansakınanlar) için çok büyük bir mükâfat (cennet ve nîmetleri)  vardır. [krş. 3/166]

173. Müminler ki insanlar kendilerine: “(Düşmanlarınızolan) müşrikler size karşı ordu topladılar, o hâlde onlardan korkun.” deyince, bu (söz) onların îmanlarını artırdı da: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” dediler (vesefereçıktılar).

174. (Müminler) kendilerine hiçbir fenâlık dokunmadan hem Allah’tan nimet (olansağlıkveselâmet)le hem de lütfu ile (Bedir’den) geri döndüler; böylece Allâh’ın rızâsına da uymuş oldular. Allah büyük lütuf sâhibidir.

175. (Ey müminler!) Şeytan, ancak sizi kendi dostları olan (müşrikvekâfirler)le korkutur. Eğer (gerçek) mü’min iseniz onlardan korkmayın, benden korkun!

172-175. (172).‘Kendileri yara aldıktan sonra yine Allâh’ın ve peygamberinin dâvetine koşanlar, onlardan iyilik edenler, sakınanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.’   ‘minhüm: onlardan’ kelimesi, bu iyilikte bulunanları (..) beyan içindir. Çünkü Allâh’ın ve Rasûlü’nün dâvetine uyup koşanlar, iyilik yapan kimselerdir, takvâ sâhipleridir ve Allah onlardan râzı olur. (S. HAVVÂ, 2/528)

Bu âyet düşman tâkibi ile ilgili olarak inmiştir. Uhud’dan geri çekilen Kureyş ordusu, Revha denilen yerde toplanmış ve saldırı planlamıştı. Hz. Peygamberin çağrısı üzerine, 70 kadar sahâbe, Hamrâ’ül Esed’e kadar gitmişir. Kureyş, içlerine korku düşmesi ile saldırıya cesâret edemeden Mekke’ye dönmüştür. (H. DÖNDÜREN, 1/140)

İşte îmânın ilk niteliği her şart ve durumda cihad çağrısına koşarak cevap vermektir. Arkasından ikinci niteliği geliyor:

(173).‘Onlar ki birtakım kimseler kendilerine: ‘Müşrikler sizin için kuvvetlerini topladılar, onlardan korkun’ dedikleri zaman, bu haber onların îmânını artırdı’ “ İnsanlar (Ebû Süfyan ve berâberindekiler) sizin için kuvvetlerini topladılar. Onlardan korkun (çekinin) dedikleri zaman, bu haber onların îmânını artırdı. Bu söz onların basîretlerini ve yakînlerini artırdı. (S. HAVVÂ, 2/528 ) teslîmiyetlerini artırdı. (M. HİCÂZİ, 1/364)

‘…bu haber onların îmânını artırdı.’ Îmânın aslı artıp eksilmez. Zîrâ îmân kalbin onayından ibârettir. Onay ise, nicelik özelliği taşımadığı için îmânla ilgili olan artma ve eksilme ‘kuvvetlilik’ ve ‘zayıflık’ özellikleriyle açıklanabilir. (ELMALILI’ya atıfla M. DEMİRCİ, 1/243)

Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” Bize Allah yeter. Bizim mevlâmız yalnız O’dur. O’na tevekkül ederiz. O ne güzel vekildir.(..) Bu, îman ehlinin ikinci niteliğidir. Sıkıntılar başlarına daha fazla çöreklendikçe Allâh’a tevekkül ve îmanları daha da artar. Allah da kullarının kendi hakkındaki hüsn-ü zanları üzere tecelli eder. Aynı gün müşriklerin kalbine Allah korkuyu saldı ve tekrar hücum ederek Müslümanların kökünü kazımayı düşünüyor iken, kaçmaya koyuldular. (S. HAVVÂ, 2/528)

Bu âyetlerde müminlerin iki özelliğinden söz edilmektedir. Biri, her hâlükârda cihad çağrısına uyarlar, diğer özelliği ise Allâh’a tevekkül ederler. (S. HAVVÂ, 2/528)

İbrâhim (a.s) ateşe atıldığında ‘Allah bize kâfidir, O ne güzel vekildir’   sözünü söylemiştir. Süyûti, İklil’de şöyle söylemiştir: Üzüntü ve büyük olaylar olduğunda bu sözü söylemek te müstehaptır, demiştir. (M. A. SÂBÛNİ, 1/225)

Hadîs:  Bir iş sana ağır gelmeye başlayınca ‘Allah bana kâfidir ve O ne güzel vekildir’ de. (Ebû Dâvud, Nesâî, Ahmed b. Hanbel’den S. HAVVÂ, 2/532)

(174).‘Sonra da kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah’tan bir nimet ve bollukla geri döndüler, Allâh’ın rızâsına uydular…’ Hz. Peygamber, atlı bir birlikle, Uhud’dan bir yıl sonra, önceki vaadi dikkate alarak Kureyş’i Bedir’de bir hafta kadar bekledi. Ebû Sufyan bir miktar askerle oraya geldiyse de çatışma olmadan geri döndü. (H. DÖNDÜREN, 1/140 ) Bu seferde herhangi bir çatışma olmadan müsümanlar Medîne’ye döndüler. Yüce Allâh’ın üç ikrâmına nâil oldular. (a) Savaş ve benzeri tehlike olmadan Medîne’ye döndüler. (b). Ticâret yaparak kazanç sağladılar. (c). Cihad sevâbı kazandılar, Allâh’ın rızâsına erdiler. (KUR’ÂN YOLU, 1/718)

(175).‘O şeytan ancak kendi dostlarını korkutur” Kendi dostları ile sizleri korkutan düşman, güç ve kuvvet sâhibi olduğunu ileri sürerek sizi korkutmaya çalışıyor. ‘O hâlde mümin iseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.’ Şâyet mümin kimseler iseniz şeytanın dostlarından korkmamalı, yalnız Allah’tan korkmalısınız. Çünkü kulun Allah korkusunu üstün tutması, îmânının bir gereğidir. Bu korkunun sonucunda o, Allâh’a itâat eder; O’na aslâ isyân etmez. Allah’tan korkan bir kimseden herşey korkar ve Allah ona herşeyi boyun eğdirir. (S. HAVVÂ, 2/529)

Şeytanın propagandasına aldanarak korkanlar, münâfıklar ve kalpleri zayıf kimselerdir. (KUR’ÂN YOLU, 1/718)

“O hâlde mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Gerçekten mümin iseniz şeytanın dostlarından korkmayınız, yalnız Allah’tan korkunuz. Çünkü kulun Allah korkusunu üstün tutması, îmânın bir gereğidir. (S. HAVVÂ, 2/529) Zîrâ müminler Allâh’ın kudretine ve yardım edeceğine inanırlar. Bu nedenle insanlardan korkmaz, sâdece Allah’tan korkarlar. O dilerse, sayıca ve araç gereç bakımından zayıf Müslümanları, müşriklere üstün kılar. (KUR’ÂN YOLU, 1/719)

3/176-179  ÎMÂN  VE  İNKÂR

176. (Rasûlüm! İslâm’asırtdönüp) küfre doğru koşanlar seni üzmesin. Şüphesiz onlar, Allâh’a hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah, onlara âhirette bir nasip vermemeyi diliyor. Onlar için büyük bir azap vardır.

177. Îman karşılığında küfrü satın al(ıpdeğiş)enler, şüphesiz ki Allâh’a hiçbir zarar veremezler. Onlar için çok acıklı bir azap vardır.

178. Küfre sapanlar, onlara mühlet vermemizin, kendileri hakkında hayırlı olduğunu aslâ sanmasınlar. Onlara, ancak günahlarını artırmaları için mühlet veriyoruz. Onlar için zelil ve perişan eden bir azap vardır.

179. (Ey münâfıklar!) Allah, mü’minleri içinde bulunduğunuz şu (iyininkötününayrılmadığı) durumda bırakacak değildir. Nihâyet, pis olanı temizden (münâfıkvekâfiri, samimiolandan) ayıracaktır. Allah, size “gaybı” da bildirecek değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer (gayptanonuhaberdâreder). O hâlde Allâh’a ve peygamberlerine inanın. Eğer îmân eder ve (günahlardan) korunursanız, sizin için çok büyük bir mükâfat vardır.

176-179. (176).“Şüphesiz onlar Allâh’a zarar veremezler.”        Allâh’a zarar veremezler, ifâdesinde iki anlam vardır. Birincisi, Allâh’ın mülk ve saltanâtına noksanlık veremezler. Allâh’ın dînine zarar veremezler. İkincisi ise Allâh’ın evliyâsına (Allah dostlarına) zarar yapamazlar, demektir. Allah dostlarına zarar vermeye kalkışmak, Allâh’a zarar vermeye kalkışmak hükmünde abartılı mecazdır. (ELMALILI, 2/467)

(178).“Biz onlara (kâfirlere) günahları çoğalsın diye süre tanıyoruz.” Onlara süre tanımak, ömürlerini uzatmak, genişlik, bolluk vermek, şeklinde olabilir. (S. HAVVÂ, 2/536 )

İmlâ kelimesi kâfirlerin dünyâda ifâdelerini serbestçe kullanabilmeleri için fırsat verildiğini ifâde etmektedir.  Allâh’ın kâfirlere uzun ömür ve bolluk vermesi onların ayrıcalıklı olduğu anlamına gelmez. Bu durum övünülecek, sevinilecek bir durum değildir. Onların ömürlerinin uzun olması, servetlerinin çok olması, onların günahlarını, azaplarını artırır. (KUR’ÂN YOLU, 1/722 )

Yüce Allah akıl, düşünme ve anlamayeteneği verdiği insanlara peygamber ve kutsal kitaplara aracılığıyla rehberlik etmiş; onları îmâna, hak dîni kabûle, ibâdet ve itaate çağırmış; ancak onları bu konuda zorlamamış, îman edip etmeme konusunda serbest bırakmıştır. (18/29). Bu özgürlük içerisindetârih boyunca îman edenler de, inkâr edenler de olmuştur. (64/2). Bu (durum) Allâh’ın bütün insanlık için koymuş olduğu değişmez bir kânunudur. Yüce Allah kâfirlereinkârlarına rağmenrızık vermekte, çalışmalarını ve emeklerini zâyi etmemekte, inkâr etmelerine râzı olmamakta (39/7), ancak onları îmâna zorlamamaktadır (2/256). Eğer zorlasaydı, istisnâsız herkesîman etmiş olurdu. (10/99, İ. KARAGÖZ 1/671)

Hadis: Bir adam Rasûlullah (s)’e ‘İnsanların hangisi hayırlıdır?’ diye sordu. Hz. Peygamber (s) ‘Uzun ömürlü olup ameli güzel olan kimsedir’ buyurdu. Adam, ‘İnsanların hangisi şerlidir?’ diye sordu. Hz. Peygamber (s) ’Uzun ömürlü olup, ameli kötü olan kimsedir’ buyurdu. (Tirmizi Zühd 15’den İ. KARAGÖZ 1/671)

(179).‘Nihâyet murdarı temizden ayıracaktır.’ Uhud savaşı, sabırlı mümin ile bozguncu münâfığı, itaat edenle etmeyeni ortaya çıkarmıştır. Böylece toplumda ihlâslı mümin ile münâfıkları karmakarışık bırakmayacaktır. Allah dilerse kimi peygamberlere gaybı bildirebilir. Çünkü Allah seçtiği peygamberlerin önüne ve ardına gözetleyici koyar. (72/26, H. DÖNDÜREN, 1/140)

“Allah size gaybı bildirecek de değildir.” Allah cin sûresi 26 ve 27. âyetlerde gayb bilgisinin kendisine özgü olduğunu, sâdece peygamber olarak seçtiği bâzı kullarını bu tür bilgilerden vahiy yoluyla haberdâr ettiğini bildirmektedir. Sebe sûresinin 14. âyetinde cinlerin gaybı bilmediklerini haber verilmiştir. Şu hâlde Allah’tan başka gaybı bilen yoktur.     (En’am 6/59 ) (KUR’ÂN YLU, 1/723 )

‘O hâlde Allâh’a ve Peygamberlerine îman edin.’ Allâh’a ve Peygamberlere îman etmek farzdır. ‘Allâh’a ve Peygamberlerine îman edin’ emri, zorunluluk ifâde eder. Yüce Allâh’ın varlığına, birliğine ve Kur’an’da bildirilen niteliklerine îman etmek, Allâh’ın her topluma bir peygamber gönderdiğine (16/36, 35/24), son olarak (33/40)bütün insanlara Hz. Muhammed (s)’i müjdeci, uyarıcı, örnek ve rahmet peygamberi olarak gönderdiğine îman etmek gerekir. (..) (İ. KARAGÖZ, 1/674)

3/180-182  CİMRİLERİN  ÂKIBETİ

180. Allâh’ın lütfu ile kendilerine bol bol verdiği şeyde (infaketmeyip) cimrilik yapanlar, aslâ bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Aksine bu onlar için bir şerdir. (Allâh’ınverdiğiniAllahiçinvermekonusunda) cimrilik ettikleri şeyler, kıyâmet gününde boyunlarına (ateştenhalkahâlinde) geçirilir. Göklerin ve yerin mîrası Allâh’ındır, (bütünmülkO’nundur; herşey, yineO’nakalacaktır). Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır.

181. “Allah fakirdir, biz zenginiz.” diyen (yahûdi)lerin sözünü Allah elbette işitmiştir. Onların söylediklerini ve haksız yere peygamberlerini öldürmelerini yazacağız ve (onlara): “Tadın o yangın azâbını!” diyeceğiz.

182. (Ey kâfirler!) İşte bu (azap) kendi yaptığınızın karşılığıdır. Şüphesiz ki Allah, kullarına aslâ zulmedici değildir.

180-182. (180).“Cimrilik ettikleri şey kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır.”    Hadîs: (Buhâri) Allah her kime mal verir de onun zekâtını ödemeyecek olursa, bu mal kendisine gözleri önünde iki noktası bulunan bir yılan hâlinde gösterilir. Ve kıyâmet günü bu onun boynuna dolanır, çenesiyle onu yakalayarak “ben senin malınım” der, Allah Rasûlü bu âyeti (180’nci âyet) okudu. (S. HAVVÂ, 2/595)

Âyette cimriliğin hayır değil şer olduğu, cimrilik edilen şeyin kıyâmet gününde cimrilik edenin boynuna dolanacağı bildirilerek cimrilik yasaklanmaktadır. Dolayısıyla cimrilik haramdır. Şu âyet (..) bu konuyu açıkça ifâde etmektedir: ‘Allâh’ın sevmediği kibirli ve kendini beğenen kimseler, cimrilik eden, insanlara da cimriliği emreden ve Allâh’ın lütfundan kendilerine verdiği nîmetigizleyen kimselerdir. Biz de o nankörlere alçaltıcı bir azap hazırladık.’ (4/37, İ. KARAGÖZ 1/676)

Müminin isrâfa ve kibre kaçmadan Allâh’ın verdiği nîmetlerden yararlanması gerekir. Çünkü Peygamberimizin beyanına göre ‘Allah kuluna verdiği nimetinin izini, kulunun üzerinde görmeyi sever’ (Tirmizi). Bu itibarla Müslüman cimri olamaz, olmaması gerekir; kendisi, bakmakla yükümlü olduğu insanlar için gerekli harcamayı yapar, yoksul ve hayır kurumlarına yardım eder. Cimrilik, îman ve Kur’an ahlâkıyla bağdaşmayan bir davranıştır. Peygamberimiz (s), ‘Müminde iki özellik, cimrilik ve kötü ahlâk bir araya gelmez’ buyurmuştur. (Tirmizi, İ. KARAGÖZ 1/675)

Hadis: ‘Cimrilikten sakının. Çünkü sizden öncekileri cimrilik helâk etmiştir.’ (Ebû Dâvud Zekât 46’dan İ. KARAGÖZ 1/676)

“Gerçekten Allah fakirdir, bizler zenginiz” Bu sözleri Yahûdiler söylemektedir. (S. HAVVÂ, 2/542)

(181).Bakara sûresinin 245. Âyeti indiğinde Yahûdiler Hz. Muhammed’e “Senin Rabbin yoksul mu düştü ki, kullarından ödünç istiyor” demeleri üzerine yukarıdaki âyet inmiştir. (H.DÖNDÜREN, 1/141)

‘..Onların söylediklerini ve haksız yere peygamberlerini öldürmelerini yazacağız..’ Savaş, kısas ve nefsi müdâfaa gibi meşru sebepler (2/178, 190) dışında bir cana kıymak haram ve büyük günahtır. Haksız yere peygamberleri öldürmek ise daha da büyük günahtır. Yahûdiler haksız yere birçok peygamberi öldürmüşlerdir. (2/61) Bu sebeple Allah, onları cezalandıracaktır. ‘Haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız’ cümlesi bu anlamı ifâde eder. (İ. KARAGÖZ 1/678)

“Bu azap kendi ellerinizin yaptığının karşılığıdır.” Bu azap, sizin daha önceden düştüğünüz küfrün, isyânın, Allâh’a ve Rasûlüne karşı gösterdiğiniz cür’etkârlığınızın / haddîni bilmezliğinizin bir cezâsıdır. Âyet-i kerimede ‘ellerinizin yaptığı’nın zikredilmesi amellerin çoğunun eller vâsıtasıyla işlenmesi sebebiyledir. (S. HAVVÂ, 2/543)

‘Allah kullarına zulmedici değildir.’ Yüce Allah kullarına aslâ zulmetmez. Çünkü yüce Allah, insanlara karşı çok merhametli, çok bağışlayıcıdır. (9/102) Büyük lütuf sâhibi (27/73), her işi çok hikmetli ve hükmünde gâlip olan (2/209) ve insanlara adâleti emreden (16/90) yüce Allah, kullarına zerre kadar zulmetmez (4/40). Zulmetmek şöyle dursun, kullarına zulmetmeyi bile murat etmez (40/31). Dünyâda insanların mâruz kaldığı sıkıntılar, âfet ve musibetler, kendi elleriyle işledikleri günahlar yüzündendir. (42/30; İ. KARAGÖZ 1/679)

3/183-184  PEYGAMBERLERİ  YALANLAMAK

183. “Allah bize (göktenmûcizeolarakinenbir) ateşin yiyeceği (yakıvereceği) kurban getirinceye kadar hiçbir peygambere îman etmememizi, (Tevrat’ta) emretti.” (diyeyalan) söyleyen (yahûdi)lere de ki: “Elbette benden önceki elçiler size açık mûcizelerle berâber, dediğinizi (ateşin yediği kurnanı) da getirmişti. Eğer doğru sözlü iseniz niçin onları öldürdünüz?”

184. (EyRasûlüm! Şimdionlar) senin peygamberliğini yalanlarlarsa (üzülme, çünkü) senden önce açık mûcizeler, (hikmetli) sahîfeler ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberleri de yalanlamışlardı.

183-184. Medîne Yahûdilerinden bir grup, Hz. Peygambere gelerek “Sen peygamber olduğunu Allah’tan bir kitap indiğini iddiâ ediyorsun. Oysa Allah ateşin yakacağı bir kurban getirinceye kadar hiçbir peygambere inanmamamız husûsunda söz aldı. Bize böyle bir mûcize getirirsen seni onaylarız” (yalan söz) demeleri üzerine bu âyet inmiştir. (KUR’ÂN YOLU, 1/727)

Yüce Allah ‘Doğru söylüyorsanız peygamberleri niçin öldürdünüz?’ buyurarak yahûdileri kınamakta ve Hz. Peygamberden kurban mucizesi istemelerinde samimi olmadıklarını bildirmektedir. (İ. KARAGÖZ 1/681)

3/185-189  ÖLÜM  VE  HESAP

185. (Ey insanlar!) Her canlı (nefis) ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılıkları ancak kıyâmet günü eksiksiz verilecektir. (Ogün) kim ateşten uzaklaştırılır da cennete konulursa, artık o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünyâ hayâtı, ancak aldatıcı bir faydalanmadan ibârettir. [krş. 21/35; 29/57]

186. (Ey müminler!) Andolsun ki mallarınız ve canlarınızla (fedâkârlığakatlanma) husûsunda imtihân edileceksiniz; ve (üstelik) sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve müşriklerden çok incitici şeyler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ üzere olursanız, elbette bu (davranış), yapılacak işlerin en değerlisidir. [krş. 2/109]

187. (Ey Peygamberim!) Vaktiyle Allah, kendilerine kitap verilenlerden: “Onu(nhükümlerini) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz.” diye söz almıştı. Ama onlar o sözü önemsemeyerek kulak ardı ettiler ve ona karşılık az bir pahâ (olandünyâlıkmenfaat)i aldılar. Bu satın aldıkları şey ne kötüdür!

188. (Ey Peygamberim! Yapıp) ettikleri ile şımaran ve yapma(yıpyanılt)tıkları şeylerle övülmeyi sevenleri hesâba katma, sakın onların azaptan kurtulacakları bir yerde bulunacaklarını da sanma! Onlar için acıklı bir azap vardır.

189. Göklerin ve yerin mülkü (vehükümranlığı) Allâh’ındır. Allah her şeye kâdirdir.

185-189. (185).“Her nefis ölümü tadacaktır” Rivâyet olunuyor ki (Rahman 55/26) âyeti inince, melekler “ehl-i arz öldü” dediler sonra ‘Her nefis ölümü tadacaktır’  âyeti indiği zaman biz de öldük dediler. (ELMALILI, 2/475) Bu iki âyet bütün ruhların ölümünü akla getiriyorsa da “ Allâh’ın diledikleri dışında göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacak” âyeti, Cenâb-ı Hakk’ın dilediği ruhların ölmeksizin devâm edeceğini bildirmektedir. Çoğunluk İslâm bilginlerinin görüşü de böyledir. Buna göre, dünyâdaki ölüm olayı bir biyolojik olay olup, rûhun bedeni terk etmesinden ibârettir. (H. DÖNDÜREN, 1/141)

“Zâten dünyâ hayâtı aldatıcı geçimlikten başka bir şey değildir” Yâni dünyâ hayâtı önemsiz fâni, yok olucu ve az’dır. (S. HAVVÂ, 2/544)

Gurûr” aldanmak demek olduğu gibi “Garr’ın çoğulu olarak aldatıcılar demek de olabilir” Metâ-ı Gurûr, alıcıyı kandırmak için allanıp pullanarak hoş gösterilen ve alındıktan sonra, aşağılık olduğu anlaşılan mal demektir. İşte dünyâ hayâtı budur. (ELMALILI, 2/476)

(..) İnsanın dünyâ hayâtını değil, âhiret hayâtını tercih etmesi gerekir. Çünkü âhiret hayâtı, daha hayırlı ve daha süreklidir. Dünyâ hayâtı, âhiretin yanında çok az bir yararlanmadan ibârettir. (13/26). ‘Ey müminler! Dünyâlık olarak size verilen herşey, dünyâ hayâtının geçimliği ve süsüdür. Allah katındaki cennet nîmetleri ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.’ (28/60; İ. KARAGÖZ 1/685)

(186).“Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda sınava çekileceksiniz.’’ Siz o metâ-ı gurûra sakın aldanmayınız ve biliniz ki mallarınız da ve canlarınız da gerçekten sınanacak ve denemeye alınacaksınız. Mallarınız azalmaya yönelik âfetler, nefislerinizde ölüm, yaralanma, esirlik veya diğer bâzı zahmetler, meşakkatler, korkular vesâire gibi takdir edilmiş şeyler ile deneneceksiniz. (ELMALILI, 2/480)

‘Eğer sabreder ve Allâh’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar yapmaya değer ve azmi gerektiren işlerdendir.’ Yüce Allah, âyette müminlere, kâfirlerin tahriklerine kapılmamalarını; suçlamalarına,sataşmalarına, alay etmelerine, kötü söz ve davranışlarına; yanlış, adâletsiz, ahlâk dışı söz ve davranışlarına karşı sabırlı, azimli ve kararlı olmalarını, sıkıntılara katlanmalarını; maddi ve mânevi olarak zarar veren her türlü kötü davranıştan sakınmalarını ve kötülüğe karşılık vermemelerini tavsiye etmektedir. (..) Kötülük yapana misliyle karşılık verilebilir, ancak sabır daha hayırlıdır. (16/126). (..) ‘Kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükâfâtı Allâh’a âittir.’ (42/40) ve ‘Kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir’ (42/43) buyrularak kötülüğe karşılık verilmemesi teşvik edilmiştir. (İ. KARAGÖZ 1/686, 687)

İbn-i Kesir şöyle diyor “kişi dînine bağlılığı miktârınca imtihan edilir. Dîninde selâmet var ise, bu sınav da artırılır. (S. HAVVÂ, 2/544)

(187).“Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız. Onu gizlemeyeceksiniz” diye söz almıştı.’’        Alınan söz şudur: kitap açıklanacak ve gizlenmeyecek. Kullanılan ifâdeden kitabın açıklanmasının, gizlenmemesinin farz olduğu açık bir şekilde anlamaktayız. Onlardan alınan bu sözün aynısı bizden de alınmıştır. Zira Hz.Peygamber şöyle buyurmuştur: Hadîs: Kendisine herhangi bir bilgi sorulur da onu gizleyen kimseye kıyâmet günü ateşten bir gem takılır.’ (S. HAVVÂ, 2/545)

(188).Abdullah b. Abbas ® âyeti şöyle yorumlamıştır: ‘Yaptıklarına sevinenler’ ile kasdedilenler, yahûdi ve hıristiyanlardır. Yüce Allah onlara kitap verdi, onlar kitap ile hükmetmediler. Âyetlerdeki kelimelerin yerlerini değiştirdiler, tahrif ettiler, buna da sevindiler. ‘Yapmadıkları şey ile övülmekten hoşlananlar’ ile kasdedilenler, yine yahûdi ve hıristiyanlardır. Hz. Muhammed (s)’i ve ona indirilen Kur’ân’ı inkâr ettiler ve buna sevindiler. (..) (İ. KARAGÖZ 1/689)

‘Onlar için acıklı bir azap vardır.’ Bu âyet münâfıklarla ilgili inmiş olmakla berâber, hükmü kâfir, müşrik ve Müslümanlardan bu ahlâkta bulunun aldanma ahlâkının hepsini kapsamaktadır. Gururlanmak, gelecekten gaflet etmek, yaptığı işi büyük kabul etmek gibi bir küçüklüktür. Ve yapmadığını yapmış gibi gösterip öğünülmekten hoşlanmak, hakkı bozmaktır ve Allâh’ı unutmaktır. (ELMALILI, 2/482)

3/190-195  AKL-I  SELİM  SÂHİPLERİ

190. Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün ‘birbiri ardınca gelip gitmesinde’ (veuzayıpkısalmasında) akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ınbirliğinevekudretine âitibretverici) deliller vardır. [krş. 10/6]

191. (İşte) o (aklıselîmsâhibi) kimseler ayaktayken, otururken, yan taraflarına yaslanarak yatarken Allâh’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler (vederler ki: “Ey Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın. Seni tenzih ederiz, bizi ateş azabından koru.” [krş. 4/103]

192. “Ey Rabbimiz, Elbette sen kimi ateşe sokarsan, şüphesiz onu ‘aşağılık ve perişan edersin. Zâlimlerin hiçbir yardımcıları yoktur.”

193. “Ey Rabbimiz, Gerçekten biz; Rabbinize inanın diye çağıran bir dâvetçiyi işittik, hemen îman ettik. Ey Rabbimiz, Günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve canımızı iyilerle berâber al.”

194. “Ey Rabbimiz, Bize peygamberlerin aracılığıyla vaadettiğin (sevâb)ı ver, bizi kıyâmet gününde rezil etme. Elbette sen, sözünden aslâ dönmezsin.” (derler).

195. Bunun üzerine Rableri onların duâlarına (şöyle) karşılık verdi: “Ben elbette, sizden erkek ve kadın (ayırmaksızınhayra) çalışan hiçbir kimsenin amelini boşa çıkarmayacağım. Sizler, hep birbirinizden (hâsılolma)sınız. İşte (dîniiçin) hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğrayanların, savaşanların ve öldürülenlerin, mutlaka günahlarını örteceğim ve elbette onları, alt tarafından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.” Bu mükâfat Allah tarafındandır. Allah ise sevâbın/ödülün en güzeli katında olandır. [krş. 2/186]

190-195. (190).‘Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişip durmasında akıl sâhipleri için elbette deliller vardır.’ Göklerin ve yerin yaratılışından (sonradan var edilmesinde belli ölçülerde takdir edilmesinde) Gece ile gündüzün değişip durmasında (birbirini izlemesinde, uzayıp kısalmasında) akıl sâhipleri için âyetler vardır. Bütün bunları var eden, hikmetle var eden, kudret sâhibi mutlak zâtın varlığına deliller vardır. (S. HAVVÂ, 2/557, M. A. SÂBÛNİ, 1/230)

Yüce Allah gökler ve yer bitişik iken onları ayırmış (21/30), yeryüzü sarsılmasın diye dağları ((21/31), insanlar faydalansın diye (2/29) ovaları, bitkileri, mâdenleri, ormanları, denizleri, gölleri, ırmakları, sebze ve meyveleri (79/27-33), kısaca insana hizmet edecek ve rızık olacak herşeyi dört evrede var etmiştir (41/10). Sonra duman hâlinde bulunan göğe yönelmiş iki evrede yedi göğü (41/11), böylece gökleri ve yeri altı evrede yaratmıştır (7/54). Güneş’i, Ay’ı, yıldızları, gezegenleri ve galaksileri var etmiş (16/37), her göğe kendi işini bildirmiş ve en yakın göğü kandillerle süslemiştir (41/12, 67/14). Yüce Allah yedi göğü uyum ve âhenk içinde tabaka tabaka yaratmıştır. Allâh’ın varlıkları mükemmel yaratması ve düzene koyması sâyesinde yerde ve göklerde hiçbir düzensizlik yoktur. (67/3, İ. KARAGÖZ 1/690, 691).

Hadîs: Abdullah b. Ömer Hz. Âişe’ye Nebi (s)’in en şaşırtıcı amelini sordu. Hz. Âişe ağladı. Cevâben: Onun her işi hayret verici idi, dedi. (Bir gece) Bana müsâade et, Rabbime ibâdet edeyim, buyurdu. Daha sonra abdest aldı, namaz kıldı, Kur’ân okudu, öyle ağladı ki gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu, sonra oturdu Allâh’a hamd-ü senâ etti. Gözyaşları göğsüne düşüyordu, daha sonra sağ tarafına doğru yaslandı ve yine ağladı. Bilâl gelip sabah namazının geldiğini haber verdi. ‘Ya Rasûlâllah Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış olduğu hâlde ağlıyor musun?’ cevâben Allah Rasûlu: ‘Ey Bilâl şükreden bir kul olmayayayım mı? Hem nasıl ağlamayayım, bu gece benim üzerime şu âyetleri indirdi. (190, 191. Âyetleri okudu) ve dedi ki: ‘Bu âyet-i kerimeleri okuyup ta bunlar üzerinde düşünmeyenlerin / tefekkür etmeyenlerin vay hâline!’  (İbn Ebi Hâtim ve İbn Hibban’dan, S. HAVVÂ, 2/563)

(191).Akıl sâhipleri şöyle nitelendirilmekte: (a)“’Onlar ki ayakta, oturarak, yanları üstü yatarken Allâh’ı zikrederler.’   Zikir: Allâh’ı anmak bütün hâllerde kalpte, dilde devamlı Allâh’ı anmak olarak tefsir edilmiştir. (S. HAVVÂ, 2/558 )

‘Ayakta iken, otururken ve yanları üzerinde yatarken Allâh’ı zikrederler’ ile maksat, Müslümanların her konumda Allâh’ı anmasıdır. Müslüman ayakta iken, otururken ve yatarken, ‘Allâhü Ekber’, ‘Lâ İlâhe İllâllah’, ‘Sübhâne’llah’ ve ‘El hamdü Lillâh’ diyebilir, duâ edebilir, Kur’an okuyabilir, duruma göre namaz kılabilir. (İ. KARAGÖZ 1/691, 692).

Aklı selîm, günahlarla veya tevhîdi bozan şeylerle kirlenmemiş, vahiyle birleşen, buna göre düşünebilen, nefsin esîri olmayan akıl anlamındadır. (H. T. FEYİZLİ, 1/74)

Akıl sâhipleri Allâh’ı anarken gâfil olmazlar, gönülleri ilâhi denetim (bilinci) ile doludur.  (ELMALILI, 2/484) İmran b. Husayn (Buhâri – Müslim) rivâyeti ile zikirden maksat namazdır. Allah Rasûlü ayakta namaz kıl, gücün yetmiyorsa oturarak, ona da gücün yetmiyorsa yanının üzerine yatarak kıl buyurmuştur. (S. HAVVÂ, 2/558 )

(b) Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler”   Yaratanın azametini, kudretini, ilmini, hikmetini, irâdesini, rahmetini egemenliğini düşünürler. (S. HAVVÂ, 2/558)

192, 193, 194. Bu âyetler yukarıda sözü geçen akıl sâhiplerinin yakarışları duâlarından söz etmekedir.

(194).‘…kıyâmet gününde bizi rezil rüsvâ etme…’ Müminler bunu talep ederken Cenâb-ı Hakk’ın şu vaadine  dayanıyorlar: ‘…O gün Allah Peygamber’i  ve onunla berâberindeki müminleri utandırmayacak, hayal kırıklığına uğratmayacaktır..’ Onlar Allâh’a: Mâdem ki sen Habîb-i Ekrem’inle birlikte îman edenleri de utandırmayacağını müjdeliyorsun, işte biz de îman ediyoruz, ey Rabbimiz bizleri de o gün rezil rüsvâ eyleme’ diyorlar. Bu hâlleriyle de Allâh’a güvendiklerini ve O’na karşı hüsn-ü zan beslediklerini ortaya koyuyorlar. (Ö. ÇELİK, 1/530)

(195).‘Nihâyet Rableri duâlarına şöyle karşılık verdi: ‘Gerek erkek olsun, gerek dişi olsun çalışanın hiçbir işini boşa çıkarmam…’ Bu âyet, Ümmü Seleme (r)’nın Hz. Peygambere “ Biz Allâh’ın hicret konusunda hiç kadınlardan söz ettiğini işitmiyoruz, diye sorması üzerine inmiştir. Yukarıda, fikir üreten ve aklını kullanan müminlerin duâsı verildikten sonra, duâya cevap olarak bu âyet inmiştir. (H. DÖNDÜREN, 1/142)

Allah bu âyeti indirerek kadınların amellerinin karşılığı konusunda erkeklerden geri tutulmadığını haber vermiştir. Çünkü onlar da eziyet ve işkencelere katlanmışlar, hicret etmişlerdir. Savaşlara gelince Müslüman hanımlar cihâda katılarak, sevaptan paylarını alırlar. Nitekim Hz. Peygamber zamânında hanımlar savaşlara katılmışlardır, postalara bakma, yaralıları tedâvi etme, askere su verme vb. hizmetler gördükleri, hatta gerektiğinde düşmanla yiğitçe vuruştukları bilinmektedir. (KUR’ÂN YOLU, 1/743)

3/196-200  EBEDİ  SAÂDET

196. (Ey Peygamberim!) Küfre sapan/inkâr edenlerin (görünüşterefahiçinde) diyar diyar dönüp dolaşmaları sakın seni aldatmasın!

197. Bu (inanmayanlarınrefahı), pek kısa bir faydalanma ve eğlence! Sonra varacakları yer cehennemdir. O ne kötü duraktır!

198. Fakat Rablerinin emirlerine uygun yaşayanlar için alt tarafından ırmaklar akan cennetler vardır. Allâh’ın bir ikrâmı olarak orada ebedî kalacaklardır. Allah katında olan (nîmet)ler, iyi (insan)lar için daha hayırlıdır.

199. Gerçekten Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki Allâh’a, size indirilen (Kur’ân’)a, kendilerine indirilen (kitap)lara Allâh’a büyük bir saygı duyarak inanırlar. (Onlar,) Allâh’ın âyetlerini az bir değere (dünyâlıkmenfaate) satmazlar. İşte onlara Rableri katında ödüller vardır. Elbette Allah, hesâbı çok çabuk görendir. [krş. 2/121]

200. Ey îman edenler! (Nefsinizinarzularına, çeşitlizorluklara, hertürlüdüşmanlarınızakarşı) dayanın, sabır ve sebat yarışına girin, murâbıt olun (nöbethâlindeimişgibibekleyin, cihâdahazırlıklıolun) ve Allah’tan korkun (emirlerineuygunyaşayın) ki kurtuluşa eresiniz.

196-200. (196).“Küfredenlerin diyar diyar dönüp dolaşmaları sakın seni aldatmasın” Onların içinde bulundukları nîmetler sevinç, türlü menfaatler, lezzetler, otoriteler seni aldatmasın. (…)

Onların diyar diyar dolaşmaları, az bir geçimdir. Âhiret nimetleri karşılığında basit ve değersizdir. Özü itibâriyle değersizdir, çünkü gelip geçicidir. (S. HAVVÂ, 2/560)

(197).‘.. az bir geçim.’ Onların diyar diyar dönüp dolaşmaları az bir geçimdir. (..) Özü itibariyle değersizdir; çünkü gelip geçicidir ve çünkü her geçici olan şey, ‘az’dır. (S. HAVVÂ, 2/560)

Bâzı müminlerin, bâzı müşriklerin ve inkârcıların geniş maddî imkânlar içinde olduklarını görüp “Onlar huzûr içinde, biz ise sıkıntı içindeyiz.” demeleri üzerine yüce Allah gerek peygamberin şahsında burada, gerek diğer âyetlerde (2/200-201; 17/18-19; 43/33-35) müminlerin izleyecekleri hareket tarzını açıklamaktadır. Buradaki hitap, Peygamber Efendimiz’in şahsında bütün mü’minleredir. (H. T. FEYİZLİ, 1/75)

Hadis: ‘Allâh’a yemin ederim ki, dünyâ nîmetleri âhiret nîmetlerine göre, ancak sizden birinin şehâdet parmağını denize daldırıp su alması gibidir. Kişi, parmağının denizden ne kadar su aldığına bir baksın.’ (Müslim Cennet 55’den İ. KARAGÖZ 1/697)

(199).Bu âyet yukarıdaki Âl-i İmran 3/113. ‘hepsi bir değil’   âyetinin de bir açıklaması gibidir. Mûsevi iken Müslüman olan Abdulah bin Selâm ve arkadaşlarını veya Îsevi iken Müslüman olan Necran’dan kırk, Habeş’ten otuz, Rumlar’dan sekiz, toplam seksen zâtın İslâm’ları dolayısı ile indiği rivâyet edilmiştir. (ELMALILI, 2/489, 490)

Ehl-i kitaptan olup da, Allâh’ın birliğine, Hz. Muhammed’e indirilen Kur’ân’a ve ondan önceki peygamberlere indirilen kitaplara îman edenler ve Allâh’a içtenlikle saygı duyup, onun âyetlerini dünyâ menfaatleri ile değiştirmeyenler cennete gireceklerdir. (KUR’ÂN YOLU, 1/745)

(200).‘Ey imân edenler! Sabredin, sebat gösterin, ribat yapın / nöbet tutun ve Allah’tan korkun ki felâh bulasınız.’      Ey îmân edenler, siz telaş etmeyiniz, sabırlı olunuz. Sabır üç derecedir: musîbette sabır, tâatte sabır, günahta sabır. Ve sabırda Allâh’ın düşmaları ile yarışıp onların üstüne çıkınız. Düşmanınıza karşı atını bağlayıp gözetleyiniz ve nöbet edîniz. (..) Murâbıt: Allah yolunda silâh altında bulunan ve kışla ve karakollarda duran ve nevbet bekleyen askerler demektir. (ELMALILI, 2/490, 491)

‘sebat gösterin / kararlılıkta yarışın’ ‘sâbirû’ emrini ‘birbirinizle kararlılıkta yarışın yâhut ‘birbirinize tahammül edin’ şeklinde tercüme etmek mümkündür. Çünkü ‘ve sâbirû’ bilindiği gibi sabır kökünden müfâale / ortaklık kalıbında gelmiş bir kelimedir. Bu kalıp da özelliği gereği, yapılan işlerin karşılıklı olmasını gerekli kılmaktadır. O bakımdan ‘müsâbere’ kişinin kendisiyle başkası arasında meydana gelen olumsuz durumlara göğüs germesi ve katlanması demektir. (M. DEMİRCİ, 1/249)

‘Ribat yapın’ Allâh’ın düşmanları ile savaşmayı gözetleyerek hudutlarda kalın, ikâmet edin. Yâhut da mescidlerde şeytanla savaşa hazır olarak ribat yapın. (S. HAVVÂ, 2/561)

Hadis: ‘Allah yolunda bir gün nöbet tutmak, dünyâ ve içinde olanlardan daha hayırlıdır.’ (Buhâri Cihad 73’den İ. KARAGÖZ 1/701)

Hz. Peygamber, bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı beklemeyi mecâzi anlamda ‘nöbet bekleme’ olarak isimlendirdiği için (Müslim, Tirmizi) bâzı müfessirler burada ribâtı bu anlamda yorumlamışlardır. (..) Bununla birlikte, namaz ibâdetinin kişiyi kötülüklerden koruyucu özelliğe sâhip bulunduğu düşünüldüğünde âyetin hakikat olarak her iki anlamı da kucaklayacak mâhiyette olduğu kabul edilebilir. Çünkü nöbetlerin biri vatanı düşmandan, diğeriise nefsi kötü davranışlardan korumaya yöneliktir. Nitekim âyetin, aynı zamanda sûrenin son cümlesinde kurtuluşa ermek için takvânın emredilmiş olması, âyetin her iki anlamı içerdiğine işâret eder. (KUR’ÂN YOLU, 1/746)

Hadîs: Hz. Peygamberin teheccüd namazında Âl-i İmran sûresinin son on âyetini okuduğu kaydetilmektedir. (Buhâri Tefsir 3/18-26’dan KUR’ÂN YOLU, 1/747)