A’raf Suresi

Mekke döneminde nâzil olmuştur. 206 âyettir. A‘râf, 46. âyette geçtiği üzere, cennetle cehennem arasında yüksek bir tepe olup ondan bahsedilmesi nedeniyle bu kelime sûreye ad olmuştur. Bâzılarına göre sûrenin 163 ve 171. âyetleri Medîne’de inmiştir. (H. T. FEYİZLİ, 1/150)

Rahmân ve Rahîm Allâh’ın adıyla

7/1-3  KUR’ÂN’A  UYUN

1. Elif, Lâm, Mîm, Sâd.

2. (Ey Peygamberim! Bu Kur’an,) kendisiyle (insanları) uyarman ve inananların da düşünüp öğüt alması için sana indirilen bir kitaptır. Bu (Kur’ân’ı tebliğ konusun)dan dolayı yüreğinde bir sıkıntı olmasın.

3. (Eyinsanlar!) Rabbinizden size indirilen (Kur’ânıKerîm’)e uyun, onun dışında / onsuz birtakım ‘önder ve dostlara’ uyup peşlerinden gitmeyin. Ne az öğüt alıyorsunuz!

1-3. (1).‘Elif, lâm, mîm, sâd.’  Bu harflerin tefsiri ile ilgili her hangi bir nas / açık hüküm yoktur. Müfessirlerin bu konuda bütün söyledikleri, kendi anlayışları çerçevesinde kaydettikleri birtakım görüşlerdir.  (S. HAVVÂ, 5/78)

‘Ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.’ Müşrik Arapların çoğu, Peygamberimizi yalancılık ve büyücülük ile itham ediyorlar, ileri gelenleri halka, ‘îman etmeyin, ilâhlarınıza sabredin, bu okunanlar uydurmadır, Zikir / Kur’an aramızda Muhammed’e mi indirildi?’ diyorlardı. (38/4-8). Müşriklerin söyledikleri sözlertden dolayı göğsü daralan (15/97) Peygamberimiz (s) mümin olmuyorlar diye âdetâ kendisini helâk edecek duruma geliyordu. (26/3). Yüce Allah Peygamberine yapılan tepkilere aldırış etmemesini, sıkıntıya düşmemesini, daha önceki toplumların da peygamberlerinden yüz çevirdiklerini ve onları yalanladıklarını (26/6) ve görevinin sâdece Kur’ân’ı tebliğ etmek olduğunu (42/48) bildirdi. (İ. KARAGÖZ 2/604)

‘Rabbinizden size indirilen (Kur’an’)a uyun’ emri, kayıtsız, şartsız ve mutlak olarak zikredilmiştir. Dolayısıyla aksi bir karîne ve delil bulunmadıkça Kur’ân’ın bütün emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmak, ilke ve hükümlerini uygulamak, helâlini hel+al, haramını haram kabul etmek ve haramlardan sakınmak farzdır. (..) Âyetin ‘Allah’tan başka dostlara uymayın’ anlamındaki ikinci cümlesinde Allâh’a isyan konusunda insanlara itaat edilmesi yasaklanmaktadır. Âyetin bu cümlesine göre Kur’an hükümleri ile örtüşmeyen hiçbir hükme, emir ve yasağa uyulmaz, uyulursa Allâh’a isyan edilmiş olur. Şu âyette, Allah ve Peygamberinden halotestin for sale başkalarının İslâm’a aykırı emir ve yasaklarına uymamanın gerekçesi bildirilmektedir. ‘Eğer, yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah yolundan saptırırlar.’ (6/114). Herhangi bir konuda âyet veya sahih bir hadis var ise, bu âyet ve hadis esas alınır, başka görüşlere itibar edilmez.  (İ. KARAGÖZ 2/605)

‘Ondan başka dostlara uymayın.’ Allâh’ı bırakıp, ondan başka kimselerin peşinden gitmeyin. Rasûlullah’ın gösterdiği yolu bırakmayın, başka yollara sapmayın.  Başka yollara saparsanız, Allâh’ın hükmünden yüz çevirmiş olursunuz. Yâni, Allâh’ın dışında cin ve ins(an) şeytanlarını veli (dost)  edinmiş, onlara itaat etmiş, olursunuz. (S. HAVVÂ, 5/79)

7/4-7  GEÇMİŞ  ÜMMETLERİN  HELÂKİ

4. Nice isyankâr belde (halkı) var ki biz onları helâk ettik. Öyle ki azâbımız onlara  geceleyin veya gündüz uykusunda iken geliverdi. [krş. 7/97-99; 16/45]

5. Azâbımız onlara geldiğinde, onların yakınmaları (itirafları): “Biz gerçekten (Allâh’ınhudûdunuaşan) zâlimlerdendik” demeleri oldu.

6. Kendilerine (peygamber) gönderilenlere, kesinlikle soracağız ve gönderilen (peygamber)lere de (kendilerineuyupuymayandanvetebliğgörevinden) elbette soracağız.

7. Ve onlara (dünyâdayaptıkları) herşeyi, kesin bilgi(miz) ile kesinlikle anlatacağız. Biz, hiçbir zaman onlardan uzak (vehabersiz) değildik.

4-7.  (4).‘Nice yurtlar vardır ki, biz onları helâk etmişizdir. Geceleyin uyurken veya öğleyin dinlenirken baskınımız gelip çattı, onlara.’  Özellikle bu iki vaktin zikredilmesinin sebebi, gaflette oluş vakitleri olmasındandır. Bu vakitlerde gelen azap daha şiddetli ve daha dehşetlidir. Nesefi şöyle diyor: Lût (a.s.) kavmi geceleyin seher vakti, Şuayb (a.s.) kavmi de kaylûle (kuşluk ve sonrası) vakti helâk edilmişlerdir.  (S. HAVVÂ, 5/79)

(5).‘Azâbımıza uğradıkları andaki tek feryatları ‘Biz gerçekten zâlimdik’ demekten ibâret oldu.’ Bu felâketzedelerin bu sözleri ile kasdettikleri zulüm, müşriklik anlamına gelir. Kur’an üslûbunda bu ifâde biçimine sık sık rastlarız. Gerçekten müşriklik zulüm olduğu gibi, zulüm de müşrikliktir. Kendisini yaratan Rabbine ortak koşan kimseden daha zâlimi düşünülebilir mi? (S. KUTUB, 4/256)

Burada zulüm, inat etme, peygamberi yalancılıkla suçlama, uyarılara kulak tıkama, Allâh’ın âyetlerine sırt çevirme, bunların hepsini de kapsamak üzere, şirk anlamına gelir. (KUR’AN YOLU, 2/501)

Hadis: Kendilerinin ileri sürecekleri bütün mâzeretler ortadan kaldırılmadığı sürece, hiçbir kavim helâk edilmiş değildir. (İbn Humeyd’in Abdullah b. Mesud’dan rivâyeti, S. HAVVÂ, 5/83)

(6).‘And olsun ki, kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara da soracağız,  peygamber olarak gönderilenlere de soracağız.’ Gönderilen peygamberleri nasıl, ne cevap ile karşıladınız. ‘Elçilere ne cevap verdiniz’ (Kasas 28/65) diye sorguya çekeceğiz. (ELMALILI, 4/11)

Rahmân55/39: ‘O gün ne insana, ne de cinne günahlarından sorulmaz.’ Suçlu oluşları yüzlerinden belli. Suçları bütün belgeleriyle bilinmiş ve zapt edilmiştir. Kendilerinden veya şundan – bundan sormağa gerek yoktur, demektir.  (ELMALILI, 4/12)

(7).‘And olsun ki onlara, bilerek anlatacağız.’ Peygamberler, soruldukları zaman, ‘Bizim bilgimiz yok, gizlileri bilen yalnız sensin, sen.’ (Mâide, 5/109)  diyecekler. Bunun üzerine en gizli durumlarına varıncaya kadar hepsinin yaptıklarını, içlerini, dışlarını ilmimizle yüzlerine vuracağız. (ELMALILI, 4/12)

7/8-10  KIYÂMET  GÜNÜ  AMELLERİN  TARTILMASI

8. O gün (kıyâmette, herkesindünyâdayapıpettiğini) tartmak haktır (gerçektir). Kimlerin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

9. Kimlerin de terâzileri hafif gelirse, işte onlar âyetlerimizi inkâr ettiklerinden dolayı, kendilerine yazık eden kimselerdir.

10. (Ey insanlar!) Andolsun ki sizi yeryüzüne yerleştirdik ve size orada (birçok) geçim vâsıtaları meydana getirdik. Öyleyken pek az şükretmektesiniz.

8-10. (8).‘Mizan o gün haktır (gerçekleşecektir)’ Allâh’ın ümmetlere ve Resullerine hesap soracağı günde, amellerin adâletli bir şekilde tartılcağı hak ve gerçektir.  (S. HAVVÂ, 5/79) 

O gün ise, amel defterlerindeki her işlem en ince, en küçük noktalarına varıncaya kadar hakkıyla tartılıp, leh ve aleyhteki alacak ve borç dengeleri tamâmen gerçekleşecek, herkesin kâr zarar pusulaları, bilançoları, belgeleri çıkarılıp hesapları kapanacaktır. (ELMALILI, 4/12)

Tartı (el vezn) : Halk arasında terâzi ve kantar anlaşılmaktadır. Kıyâmet gününde bunun keyfiyeti konusunda farklı görüşler vardır. Cumhur, mizanda tartılacak olanların, amellerin sahîfeleri olduğu görüşündedir. Mahlûkâta amelleri hakkında soru sorulacak, dilleri ve organları bu amellerini itiraf edecektir. Bu sahifelerin mâhiyeti hakkında bir şey söylemeye kalkışmamak gerekir. Bunların hakikatını en iyi bilen Allah’tır. (S. HAVVÂ, 5/85)

Çoğunluğun görüşüne göre,  amellerin tartılması müslümanlara has olacağı, kanâatindedir. Kâfirlerin amelleri ise boşa çıkacaktır:  Nitekim âyette, (el Kehf, 18/105) ‘Biz kıyâmet günü, onlar için ölçü tutmayacağız’ buyurulmuştur. Bu bakımdan, onların amelleri nedeniyle azapları hafifletilmeyecektir. Ancak, Ebu Tâlip’e has olarak onun azâbı azaltılacaktır.  (S. HAVVÂ, 5/86, 87)

Bu âyetlerde kâfirlerin tartılatının hafif geleceği bildirildiğine göre, demek ki kâfirler için mîzan kurulacaktır. Bu âyet ve benzerleri (23/102, 103; 101/6-7) birlikte değerlendirildiğinde kâfirler için mîzan kurulacağı, ancak bu mîzânın kâfirlerin iyilik ve kötülüklerini, sevap ve günahlarınıayırt etmek için değil, günahlarını ve kötülüklerini sayıp ortaya çıkarmak ve sorgulamak için kurulacağı anlaşılır. Çünkü îmanları olmadığı için kâfirlerin hiçbir hasenâtı ve güzel amelleri ve sevâbı olmaz. Çünkü îmansız ameller boşa gider (5/5). Îman ve sâlih ameller olmayınca, mizanda tartıları hafif gelir. (İ. KARAGÖZ 2/614)

Âhiret mahkemesinde ameller adâletli bir şekilde değerlendirilecek, haksızlık edilmeyecek,  herkesin yaptıklarının karşılığı denk bir şekilde ödenecek,  iyiliklerin karşılıkları fazlasıyla verilecektir. Ancak, tevbe, şefaat, Allâh’ın rahmetinin nişânesi olarak müminlerin bâzı günahlarının affedilmesi ya da bâzı sevaplarının artırılması mümkün olacaktır. (KUR’AN YOLU, 2/503)

(10).‘And olsun ki sizi yeryüzünde yerleştirdik,’ yerleşik kıldık, onu size vatan, hayat ve ölümünüzde karargâh yaptık veya üzerinde tasarruf, güç  ve kuvvet verdik. ‘ve onda sizin için birçok geçimlikler,’ yaşayacak, geçinecek, faydalanacak sebepler, vâsıtalar ‘yaratıp tahsis ettik’ ki yer, güç ve geçim sebepleri, diğer bir cdeyimle vatan, iktidar, geçim, bu esas nimetler ne büyük ilâhi bağışlardandır. Ve bunlardan dolayı insanlar, Allâh’a karşı ne kadar hukuk ve görevler ile şükür ve şükran borçludur. (ELMALILI, 4/16)

‘Kimlerin de terâzileri hafif gelirse,’  Müminlerin günahları, sevaplarından ağır gelirse ne olacak? Konu ile ilgili âyet-i kerîme ve haîs-i şeriflere baktığımız zaman, Bu kimsenin hâlinin Allâh’a kalacağını anlıyoruz. Yüce Allah, dilerse – kul hakları hâriç – mümini affeder veya şefaat ile bağışlar ve cennetine koyar; dilerse affetmez (2/284), günahı nispetinde cehennemde cezalandırır, sonra îmânın mükâfâtı olarakcehennemden çıkartır, cennetine koyar. (İ. KARAGÖZ 2/612)

‘Andolsun ki sizi yeryüzüne yerleştirdik ve size orada (birçok) geçim vâsıtaları meydana getirdik. Öyleyken pek az şükretmektesiniz.’ Yüce Allah, yeryüzünü insanlar için yaratmış (2/29), göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan herşeyi insanların hizmetine sunmuş (31/20) ve dünyâyı insanın yaşayacağı özellikte var etmiştir. (..) Yerdeki toprak, su, bitkiler, mâdenler, ağaçlar, hayvanlar kısaca bütün varlıklar insanın yararlanmasına sunulmuştur. (İ. KARAGÖZ 2/615)

7/11-18  İBLİS’İN  HZ.  ÂDEM’E  DÜŞMANLIĞI

11. (Ey insanlar!) Yine andolsun ki sizi(nönceinsanolarakmaddenizi) yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: “(Kudretimiçin) Âdem’e secde edin.” dedik. İblis’ten başka hepsi secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. [krş. 2/34-39]

12. (Allah, İblis’e🙂 “Sana emrettiğim zaman, secde etmekten seni engel olan nedir?” dedi. (İblisde🙂 “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yaratın.” dedi.

13. (Allah🙂 “Öyleyse, in oradan! Orada (cennette) büyüklük taslaman senin haddine değildir. Çık oradan! Çünkü sen aşağılıklardansın!” buyurdu.

14-15. (İblis: “Hiçolmazsainsanlarıntekrar) dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver.” dedi. 15. (Allah🙂 “Sen mühlet verilenlerdensin.” buyurdu.

16-17. (İblis🙂 “Madem ki bana azgınlık yapma imkânı verdin; andolsun ki ben de insanlar(ısaptırmak) için senin doğru yolunda onlar için (pusukurup) oturacağım.” 17. “Sonra onların önlerinden arkalarından sağlarından, sollarından yanlarına gelip sokulacağım (onlarıazdırıpsaptıracağım.) Sen de onların çoğunu şükrünü (kulluğunu) yerine getirenlerden bulmayacaksın.” dedi.

18. (Allah) buyurdu ki: “Haydi, yerilmiş ve (rahmetimden) kovulmuş olarak çık oradan! Onlardan kim sana uyarsa, andolsun ki hepinizi cehenneme dolduracağım.”

11-18.  (11).‘Andolsun ki, sizi yarattık, sonra size şekil verdik.’  Önce ruhlar yaratılmış, sonra insanın hammaddesi olan toprak ve daha sonra topraktan yaratılan ilk insan Hz. Âdem’e şekil verilip, ruh üflendikten sonra meleklerin ona boyun eğmesi istenmiştir. (H. DÖNDÜREN, 1/277)

Babanız Âdem’i, şekilsiz bir çamurdan yarattık, ondan sonra ona, şekil ve sûret verdik veya sizleri erkeklerin sulbünde var ettik, kadınların rahimlerinde şekillendirdik. (S. HAVVÂ, 5/111)

Âyet-i kerîmede geçtiği üzere insan, kendisinin yaratıcısı değildir. Kendisine şekil/sûret, dillerini ve renklerini veren de kendisi değildir (3/6; 30/22; 40/64; 64/3). Bunun gibi bilgisi de ezelî, ebedî, herşeyi kapsayıcı ve görecesiz değildir. Böyle olunca insan yüce Yaradanı’na karşı, İblis misâli O’nun yüceliğini tanısa bile, büyüklük taslayarak secde / ibâdet etmez, emrini yerine getirmezse, nankörlük yapmış / kâfir olmuş ve şeytanın kendine benzetmeye çalıştığı kimselerden olmuş olur. (H. T. FEYİZLİ, 1/150)

İblis’in Kehf sûresinde (18/50) vaktiyle cinlerden olduğu, Tahrim sûresinde (66/6), Meleklerin Allâh’ın buyruklarına isyan etmeyecekleri bildirilmektedir. Buna göre iblis de meleklerden ayrı olarak buyruklara isyan etme yeteneği bulunmaktadır. (KUR’AN YOLU, 2/506)

(12).‘Dedi ki, ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, Onu ise çamurdan yarattın.’  İblis, azarlanıp sorguya çekildiğinde, ‘Ben ondan hayırlıyım’ Yâni, daha faziletli / üstün, daha yükseğim. Böyle olanın aşağı derecedekine secde etmesi uygun değildir.’ Cevabını verdi. (ELMALILI, 4/17)

Cinasıllıolan iblis, (18/50) meleklerinarasındaiken (38/69) ve Allah katında makam ve derece sâhibi bir kul iken (15/27, 55/15) melekler ile birlikte Hz. Âdem’e secde emrine muhâtap olmuştur. Kibirlenerek yüz çevirmiş ve secde emrini yerine getirmemiştir. (2/34, 38/73-75) Yüce Allah iblise, ‘niçin secde etmediğini sorması’ öğrenmek için değil, kendisine suçunu itiraf ettirmek içindir. Çünkü Allah, her şeyi bilir; O’ndan hiçbir şey gizli kalmaz. (İ. KARAGÖZ 2/617)

Nesefi’den: Çamur, sertliği ve vakarı dolayısı ile ateşten üstündür. İlim, hayâ, sabır ondan gelmektedir. Bu durum (Hz. Âdem’i) tevbe ve istiğfara sevk etmiştir. Ateş ise, serkeşlik ve yükseliş göze çarpar. Bu durum onu büyüklenmeye (kibir) itmiştir. Ateşten helâk, hainlik ve yok ediş beklenirken, topraktan emânet ve geliştirmek beklenir. Çamur, ateşi söndürür. Ancak ateş, çamuru yok etmez. İblis, nihâyet yanlış karşılaştırma yapmış ve ayağı kaymıştır. (S. HAVVÂ, 5/124)

‘Sana emrettiğim hâlde seni secdeden alıkoyan nedir’? Allah, iblisin secde etmekten alıkoyan asıl sebebi bilmesine rağmen, soru sorması,  kibir, inat ve küfrünü Âdem’in aslını aşağı görmesini ortaya çıkartmak içindir.  Âyet-i kerimede,  usül âlimlerinden, ‘emir vücup ifâde eder’ şeklinde bir kanâati savunanların lehine delil vardır. (S. HAVVÂ, 5/112)

(13).‘Hemen çık, sen alçaklardansın’ Mâdem ki büyüklük taslıyorsun, cennetten in, aşağıya. (S. HAVVÂ, 5/112)

Kibirlenmek,  küçüklüktür. Büyüyecek olan, büyüklenmez. Yüce Allah, bu emirle onu bulunduğu makamdan derhal azledip, indirmiştir. Kibirine karşılık küçüklüğe ve hakârete mahkûm etti. (ELMALILI, 4/20)

İşte şeytan, yüceAllâh’ınemrinekarşılık, hevâsına göre akıl yürüttüğünden veAllâh’aitaatetmeyipkendifikridoğrultusundahareketettiğinden lânetli ve aşağılık olmuştur.  (H. T. FEYİZLİ, 1/151)

Âyette, Allah-ü Teâlâ’nın iblisi sırf isyanından ötürü değil, kibirlenmesi sebebiyle cennetten kovup, indirdiğine dikkat çekilmektedir. Bir hadiste, şöyle buyrulmuştur: Kim Allah için tevâzu gösterirse, Allah onu yüceltir. Kim de, böbürlenip, büyüklük taslarsa, Allah onu aşağıların aşağısına indirir.  (İ. H. BURSEVİ, 6/33, Müslim’den)

(14).İblis, hayâtı ölüme tercih ederek:  ‘Dedi ki, ‘Bana onların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver’ yâni ba’s gününüe kadar bana süre tanı. Ba’s ise, Sûr’a son defa üfürme zamânıdır.  (S. HAVVÂ, 5/112)  

İblis, aslında Yüce Yaratıcı’yı inkâr etmediği gibi, öldükten sonra dirilmeyi de inkâr ediyor değildir. O biliyormuş ki, Âdem’in soyu ve nesli olacak, bir müddet yaşayacaklar, sonra ölecekler ve bir gün gelip dirilecekler. İblis, bu dirilme gününe kadar zaman isteği içinde, birinci nefha devresini atlatıp, süresiz olarak ölümden kurtulmayı ve zillet ve aşağılık içinde de olsa, yok olmadan sonsuzluğa ermeyi arzu etmiştir.  (ELMALILI, 4/20)

(15).‘Sen mühlet verilmişlerdensin’ Bu isteğin kabul edilmesinin nedeni imtihandır. İblis’in böyle istekte bulunmaya cesâret etmesi, Cenâb-ı Hakk’ın ne kadar halîm olduğunu bilmesidir. (S. HAVVÂ, 5/112)

İblis, dileğinin kabûlünden sonra uzun ömrünü, tevbe, şükür ve kurtuluşla kullanacak yerde, îman, İslâm ve doğruluk yolunu kesip, pusuya duracağını, söylemiştir. (ELMALILI, 4/21)

(17).‘Sonra, andolsun ki, onların önlerinden’ (âhiret hakkında şüpheye düşürerek) ‘arkalarından’ (dünyâya rağbetlerini artırarak) ‘sağlarından’ (yâni iyilikler tarafından) ‘ve sollarından’ (yâni kötülükler tarafından) ‘geleceğim’ (..) Burada, ‘altlarından ve üstlerinden geleceğim’ demeyişinin sebebi, rahmet ve secdenin işgal ettiği önemli yer dolayısı iledir. (S. HAVVÂ, 5/112)

Allâh’ın emri şeytanın aklına yatmadı, bundan dolayı emrine itaat etmedi. Yüce Allah da onu lânetleyip huzurundan kovdu ve kendi azgınlığında bıraktı. Bundan böyle şeytan, kendisinin yaptığı gibi insanları, hem Allâh’ın emrine karşı, kendi fikrini ön plana çıkarmaya, kendi fikir ve görüşüne göre davranmaya hem de Allâh’ın yasak ettiği şeyleri yapmaya teşvik edecektir. Böylece kimi günaha, kimi küfre sapacaktır. Allâh’ın emri aksine emir veren de kendini rab yerine koymuş olacaktır. Gerçek müslümanlar şeytanın tuzaklarına düşmezler.) [krş. 4/118-119; 36/60; 38/76-83] (H. T. FEYİZLİ, 1/151)

‘Ve sen onların çoğunu şükreder bulmayacaksın.’ İblis, busözü zan ile söylemiş ve isâbet etmiştir. (bk. Sebe, 34/20)  İblis, bu sözü meleklerden duyarak sarf etmiştir. (ELMALILI, 4/21)

(18).‘..çık oradan (cennetten veya semâdan), alçak ve kovulmuş olarak’ yerilmiş, ayıplanmış, Allâh’ın rahmetinden uzaklaştırılıp kovulmuş olarak. Ondan sonra  yüce Allah yeminle şöyle buyurdu: ‘Andolsun ki, onlardan kim sana tâbi olursa cehennemi bütün sizden dolduracağım.’ Senden ve sana tâbi olanlardan dolduracağım ve bunun istisnâsı olmayacak. (S. HAVVÂ, 5/113)

7/19-25  HZ. ADEM  VE  HAVVA’NIN  YERYÜZÜNE  İNDİRİLMESİ

19. (Allah, Âdem’eşöylehitapetti🙂 “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleş(in), dilediğiniz yerden yiyin. (Fakat) şu ağaca yaklaşmayın. Sonra kendisine yazık edenlerden olursunuz.”

20, 21. Derken şeytan, onlara, gizlenmiş ayıp yerlerini kendilerine göstermek için, (onlaraşöyle) fısıldadı da: “Rabbiniz size, meleklerden olursunuz veya (cennette) ebedî kalanlardan bulunursunuz diye, bu ağaçtan (meyve) yemenizi yasakladı.” dedi. Ardından: “Şüphesiz ben, sizin (iyiliğiniz) için öğüt verenlerdenim.” diye de yemin etti.

22. İşte böylece, ikisini de aldatarak (oyasakmeyvedenyedirdiveAllahkatındakimevkilerini) aşağı indirdi. Onlar ağacı(nmeyvesini) tattıklarında ikisinin de edep yerleri açılıverdi ve cennet yaprağı ile oralarını örtmeye başladılar. Rableri de onlara: “Ben, sizin bu ağaçtan (meyve) yemenizi yasaklamadım mı? Şeytan muhakkak ki size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi. [krş. 2/35-37; 20/116-123]

23. (İkiside🙂 “Ey Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan kesinlikle biz, ziyâna uğrayanlardan oluruz.” dediler.

24. (Allah) buyurdu ki: “Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir zamâna kadar kalmak ve geçinmek (artıktakdiredilmiş)tir.” [bk. 2/36; 20/123]

25. Yine buyurdu ki: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (dirilip) çıkarılacaksınız.” [bk. 84/3-5]

19-25. (19).‘Ve Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun’ Allah, bunu Hz. Âdem’e İblis’i cennetten çıkardıktan sonra söylemiştir: sen eşin ile birlikte cenneti mesken edin, demişti. (S. HAVVÂ, 5/113)

Bu cennetin Huld (Ebedilik) Cenneti veya gök cennetlerinden bir cennet veya yeryüzü cennetlerinden bir cennet olması hakkında bâzı görüşler vardır. İblis’in ‘ihbit minha’ emriyle indirilip çıkarılan cennet hakkında İbn-i Abbas (r) Huld cennetinde değil,  Adn cennetinde idiler, demiştir.  (ELMALILI, 4/23)

(22). ‘İkisi de kendilerini cennet yaprağı ile örtmeye başladılar.’  Şeytanın Âdem ve Havvâ’yı vesvese ile kandırması onun insanlığa ilk kötülüğüdür. Onların yasak meyveyi yemesi de insanlığın ilk günahı oldu. Âdem ve eşinin mahrem yerleri açılınca, ortmeye girişmeleri insanda hayâ duygusu fıtrattan geldiğini göstermektedir. (KUR’AN YOLU, 2/610)

(23).‘İkisi dedi ki, ‘Rabbimiz kendimize zulmettik.  Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen kesinlikle biz,  zarara uğrayanlardan oluruz.’  Nesefi’den: Bu buyrukta, Mutezile’nin aleyhine delil vardır. Çünkü Mu’tezile’ye göre küçük günahlar, tevbe etmeksizin de mağfiret olunur.  (S. HAVVÂ, 5/114)

Âdem (as) beş şey ile bahtiyar oldu: Emre karşı gelmeyi itiraf etmek, pişmanlık duymak,  nefsini kötülemek, tevbeye teşebbüs etmek, rahmetten ümidi kesmemek.

İblis beş şey ile bedbaht (mutsuz) oldu: Günahını kabul etmedi, pişmanlık duymadı,  kendini kınamayıp azgınlığını Allâh’a bağladı, rahmetten ümidini kesti. (ELMALILI, 4/26)

(24).‘Buyurdu ki: ininiz.’ Burada hitap, Âdem ve Havva’ya yönelmiştir. Çünkü İblis daha önceden inmiş bulunuyordu. (S. HAVVÂ, 5/114)

Tefsir âlimleri,  Hz. Âdem, Havva ve İblis’in indikleri yerleri ayrı ayrı zikretmişlerdir.  Ancak, bunların hepsi, İsrailiyâta dâir haberlerdir. İndikleri yeri bilmek, dünyâ ve ahiret için faydalı olsaydı, Allah bunu kitabında ya da Rasûlü (a.s.) zikrederdi. (S. HAVVÂ, 5/126)

7/26-27  TAKVA  ELBİSESİ

26. Ey Âdemoğulları! Size edep yerlerinizi örtecek bir giysi, giyinip süsleneceğiniz bir elbise ihsan ettik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar Allâh’ın âyetleri (lütfununalâmetleri)ndendir ki belki bu sâyede düşünüp öğüt alırlar. [krş. 7/32]

27. Ey Âdemoğulları! Şeytan (ilkdefa) ana babanızı, (yanıltıp) mahrem yerlerini kendilerine göstermek için örtülerini soyarak cennetten çıkar(mayıbaşar)dığı gibi, sizi de şaşırtıp saptırmasın! Çünkü o da, yandaşları da, sizin kendilerini görmeyeceğiniz yerden sizi görür(ler). Elbette biz, şeytanları, îman etmeyenlerin dostları yaptık.

26-27. (26).‘Size avret yerlerinizi örtecek bir giyimlikle, bir de sizi süsleyecek elbise indirdik. …  takvâ elbisesi… bu mutlak hayırdır.’ Âyette, üç tür elbiseden söz edilmiştir:  (a) Sâdece örtünme ihtiyacını karşılayacak basit ve sâde elbise, (b) Örtünmenin yanında zînet maksadı da taşıyan kaliteli, temiz ve düzgün elbise, (c) Takva elbisesi: Mecâzi olarak, sâlih amel, iffet, iyi huy olarak açıklanmıştır. (..) Ayrıca, takva ile hayânın ilişkisi olduğu belirtilmiştir. (KUR’AN YOLU, 2/513, 514)

Elbise ve örtünme, sâdece ayıp yerleri örten, bedeni koruyan ve süsleyen birer nesne olmaktan çıkıp, aynı zamanda insanı takvâ sahibi kılan bir araç olarak görülmelidir. Elbise, gizlenmesi gereken kısımları kapatacak şekilde olmalı ve kişinin durumu göz önünde tutularak ne çok pahalı, ne de çok pejmürde olmalı, ne büyüklenme ve kendini beğenme ne de riyâkâr bir hava taşımalıdır. Dahâsı dindar bir giyim, erkeğin kadın kıyâfeti ve benzerlerini (kadının da tersini)  giymemesini ve bu konuda Müslüman olmayanları taklit etmemeyi gerektirmektedir.  (MEVDÛDİ, 2/25)

(27).‘Şeytan (ilkdefa) ana babanızı, (yanıltıp) mahrem yerlerini kendilerine göstermek için örtülerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtıp saptırmasın!’ Şeytan ve şeytanın insan ve cin dostları aynı gâyede olup Allâh’ın emrini tutmak isteyenlere düşmanlık ederler. İnsan da böylece Allâh’ın emir ve yasağını ön plânda tutmaz da şeytanın ve dostlarının câzip gösterdiği şeylere uyarsa, burada olduğu gibi, bulunduğu mevkii ve durumdan ihraç edilme ve mahremiyetinin ortaya çıkması söz konusudur. Şeytanın gâyesi de budur. (H. T. FEYİZLİ, 1/152)

Aman dikkatli olun! ‘Zîrâ şeytan ve dostları, sizin onları göremediğiniz bir boyuttan sizi görebilirler.’ Gerçek kimliklerini hissettirmeden ustalıkla aranıza sızar, hiç beklemediğiniz bir anda, akıl almaz yol yöntemlerle sizi aldatmaya çalışırlar. Üstelik insanlar arasında onlarla işbirliği yapanlar da var: ‘Doğrusu biz şeytanları, îman etmeyenlerin’ en yakın müttefiki, akıl hocası ve ‘dostu hâline getirdik.’ (M. KISA, 1/170, 171) 

‘Biz şeytanları inanmayanların dostu yaptık.’ Îmansızlıkla şeytanlık arasında bir çekicilik vardır. Korusuz bahçeye haşerelerin üşüştüğü gibi ‘Muhakkak biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları günaha sevk ediyorlar.’ (Meryem 19/83) âyeti delâletince îmansız kalplere de şeytan musallat olur. Îmansızlar şeytanlığı sever, şeytana özgü hasletlere, hareketlere kapılırlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar; eşkiyânın reisi en büyük haydut olur. Bunun gibi îmansızların bütün eğilimleri şeytanlıkta olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer ve artık onları diledikleri yere sevkeder, soydurur, soyarlar. (ELMALILI, 4/29, 30)

7/28-30  ALLAH KÖTÜLÜĞÜ  DEĞİL,  ADÂLETİ  EMREDER

28. Kâfirler, kötü (günah) bir iş yaptıkları zaman: “Babalarımızı bu yolda bulduk,  Allah da bize bunu emretti.” derler. (Ey Peygamberim!) De ki: “Şüphesiz Allah, çirkin işleri emretmez. Allâh’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

29. (Ey Peygamberim!) De ki: “Rabbim bana adâleti ve itidâli emretti. Her mescidde (namazda) yüzlerinizi (kıbleye) çevirin. Dîni yalnız ‘Allâh’a has kılarak’ (sâdece) O’na ibâdet edin, ilk defâ sizi yarattığı gibi, yine (O’na) döneceksiniz.”

30. (Allah, insanlardan) bir kısmını doğru yola iletti, bir kısmının üzerine de sapıklık (sıfatı) hak oldu. Çünkü onlar, Allâh’ı bırakıp şeytan (veonayandaşolan)ları dost (veönder) edindiler, kendilerinin de (hâlâ) doğru yolda olduklarını sanırlar. [bk. 16/36]

28-30. (28).‘Onlar bir hayâsızlık yaptıkları zaman..’    Hayâsızlık (fahişe) : Alabildiğine çirkin günahlar demektir. Meselâ, câhiliye halkının çıplak olarak Beytullah’ı tavaf etmeleri, şirk ve zinâ gibi günahlar bunlara örnektir. Âyet-i Kerimenin anlatımından tesettürü terk etmenin hayâsızlık olduğu anlaşılmaktadır. (..) ‘Biz atalarımızı da onun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emr etti, dediler.’  Onların bu iki iddiâsı da saçma ve bâtıldır. Çünkü birincisi câhili kimselerin taklidini içermekte, ikincisi de Allâh’a iftirâyı içermektedir. (S. HAVVÂ, 5/136)

Kureyş kabîlesi dışındaki Araplar,  Beytullah’ı günlük hayatta giydikleri elbise ile tavaf etmezlerdi. Erkek gündüz çıplak olarak, kadınlar gece vakti, anadan doğma beyti tavaf ederlerdi. El Hums, (Kureyş ve onun kolları) ise elbiseleri ile tavaf ederlerdi. (S. HAVVÂ, 5/147)

Âyet şöyle bir gerçeğe (..) ışık tutmaktadır: Geçmişte ve günümüzde nice insanların, İslâm’ın gerçekleri kendilerine ulaştığı halde eski geleneksel inanç ve yaşayışlarında ısrar etmelerinin temel sebebi kör taklitçiliktir. Onlar, yahûdilik ve hıristiyanlık gibi, aslı gerçek olsa da, zamanla bozularak gerçeklik ve geçerlilik değerini büyük ölçüde kaybetmiş ve hakiki bir din olmaktan çok gelenekler manzûmesinden ibâret kalmış telâkkilere dayanan inanç ve hayat tarzlarını, Allâh’ın uygulanmasını emrettiği din zanneder, bunu savunurlar. Bu büyük yanılgının asıl sebebi ise, bilinçli ve objektif düşünmek yerine gelenek taassubuna saplanmaktır. (KUR’AN YOLU, 2/516)    

(29).Yine buyurmuştur ki: insanlar atalarını putlaştırmasın; onlardan kalma çirkinlikleri, yanlış fikirleri, bozuk gelenekleri din gibi kutsallaştırmasın; görünüşteki değerleri, varlık ve mevkileri ne olursa olsun, yoldan sapmışlara kul olmasın; günah ve isyan yuvalarının müdâvimleri olmasın. Aksine şöyle hitap etmiştir: ‘(Ey insanlar!) Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin, kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla O’na yalvarın. Başlangıçta sizi O yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.’ (KUR’AN YOLU, 2/517)

(..) Bu âyette Yüce Allah üç husûsun yapılmasını bize emretmektedir. Bunlardan biri adâleti temin etmek, ikincisi her secde esnâsında yüzü Allâh’a çevirmek, üçüncüsü de samimi duygularla O’na yalvarmaktır. (..) Rebi b. Enes demiştir ki: ilgili âyette yer alan ‘her secde ettiğinizde secdenizi yalnız O’na yapın’ cümlesi, secdenin başka varlıklara değil, ancak Allâh’a yapılmasını ifâde etmektedir. (Taberi) (..) Bu âyet Mekke toplumu içerisinde bulunan putperestleri muhâtap alarak içerdiği konuları onlara yöneltmektedir. Böyle olunca Kur’ân’ın genel hedefleri arasında da yer aldığı gibi söz konusu âyetin amacı putperestlerin, Allâh’a ortak koştukları putları aradan çıkarıp tevhid sırrına ulaşmalarını sağlamaktır. Çünkü Kur’an ilk temel hedef olarak şirki yeryüzünden kazıyıp onun yerine tevhidi yerleştirmeyi ilke edinmiştir. (M. DEMİRCİ, 1/483, 484)

Müminler mümin, kâfirler kâfir olarak dirileceklerdir. Peygamberimizin beyânı ile ‘Her insan öldüğü hâl üzere dirilir.’ (Müslim). (..) İnsanlar ilk defâ çıplak ve sünnetsiz yaratıldığı gibi, dirilmeleri de çıplak ve sünnetsiz olacaktır. (Tirmizi; İ. KARAGÖZ 2/632)

(30).‘Bir kısmını hidâyete erdirdi. Onlar Müslümanlardan bir kısmının üzerine de sapıklık hak oldu.’ Onlar da kâfirlerdir. (..) O sizleri ilk olarak, kâfirler ve miüminler olarak yarattıysa, aynı şekilde kâfirler ve müminler olarak diriltecektir. Hadis:  Allah, her bir kulu, üzerinde bulunduğu hal üzere diriltir. (Müslim, İbn Mâce’den S. HAVVÂ, 5/148)

Hadis: Allah şöyle buyurdu: ‘Ben kullarımı hanif olarak yarattım. Şeytanlar, onlara vararak dinlerinden alıp uzaklaştırdı.’  (S. HAVVÂ, 5/148)

Hidâyet de, dalâlet de ancak Allah Teâlâ’nın yaratmasıyla meydana gelir. Ancak Allah, bunları, kulun kesbine ve gayretine göre yaratır. (İ. H. BURSEVİ, 6/70)    

Yüce Allah hem dilediğine hem isteyene hidâyet eder. ‘Allah bir gruba hidâyet etti’ cümlesi, bu anlamı ifâde eder. Yüce Allah, mümin olan bir insanı kendisi istemedikçe kâfir yapmaz. Dalâleti, küfrü, şirki ve nifâkı seçen, insanın kendisidir. ‘Bir grup sapıklığa müstehak oldu.’ Cümlesi, bu anlamı ifâde eder. Sapıklığı isteyen, insanın kendisidir. (İ. KARAGÖZ 2/633)

‘Çünkü onlar Allâh’ı bırakıp şeytanları dostlar edindiler.’ Şeytanların yardımını istediler. İşte bu, onların saptırılmalarının sebebidir. (S. HAVVÂ, 5/137)

‘ve kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlardı.’ İşte her bir kâfirin durumu budur. Alabildiğine sapıklık içinde olduğu halde, tam hidâyet üzere olduğunu, son derece doğru olduğunu, aklının üstünlük itibariyle zirvede bulunduğunu, her şeyi yerli yerince yaptığını zanneder ve aldanışın kendisine telkin ettiği buna benzer türlü lâkap ve niteliklere kendisini lâyık görür. Oysa onun durumu baştanbaşa sapıklık ve körlüktür, yok oluştur. (S. HAVVÂ, 5/137)

7/31-35  İSRAF  ETMEMEK

31. Ey Âdemoğulları! Her mescidde ziynet (olantemizvegüzelelbise)nizi alın (giyinin). Yiyin, için, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.

32. (Ey Peygamberim!) De ki: “Allâh’ın kulları için (yaratıp) çıkardığı süsü ve rızıktan temiz / helâl olanlarını kim haram etmiştir?” De ki: “Onlar, dünyâ hayâtında, özellikle kıyâmet gününde îman edenler içindir. İşte (biz,) bilen kimseler için âyetlerimizi böyle geniş geniş açıklıyoruz.

33. (Ey Peygamberim!) De ki: “Rabbim açığı ile gizlisi ile kötü işleri (hertürlü) günahı, haksız yere isyânı / azgınlığı ve kendisine tapılması husûsunda hiçbir delil indirmediği şeyi (yüceltiponabağlanmakla) Allâh’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”

34. Her ümmetin bir süresi vardır. Onların eceli gelince ne bir an geri kalabilir, ne de bir an öne geçebilirler.

35. Ey Âdemoğulları! İçinizden size âyetlerimi anlatan bir peygamber gelir de, kim (günahlardan) korunur ve kendini ıslah ederse, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmezler.

31-35. (31).‘Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde zînetlerinizi alın.’ Namaz, Rabbe bir sesleniştir. Bu sebepten dolayı, namaz için tesettür ve tahâret gerektiği gibi, süslenmek ve koku sürünmek te müstehaptır. (..) Buradaki emir, vücûba hamledilemez. Çünkü bu tür süslenmek vâcip değil de, sünnet olduğu gâyet açıktır.  (S. HAVVÂ, 5/138)

‘Zînetlerinizi takının’ emri, zorunluluk ifâde eder. Bu itibarla avret yerlerini örtmek farz, açmak haramdır. Namazlarda ve toplum içerisinde güzel elbise giymek sünnettir. (İ. KARAGÖZ 2/634)

Müslüman bilhassa, Cuma ve bayram günlerinde namaza gideceği zaman, hoş koku sürünmelidir.  Bu da süslenmenin kapsamına girer. Ayrıca dişlerini misvaklayacaktır. Bu da süslenmenin bir unsurudur. İbn-i Abbas’tan rivâyete göre, Rasûlullah şöyle buyurmuştur: Beyaz elbise giyiniz. Çünkü o,  sizin elbiselerinizin hayırlısıdır. Ölülerinizi de beyaz renklilerle kefenleyiniz. (Hadis, S. HAVVÂ, 5/150)

^Yiyin ve için’ emri, helâl olmak kaydıyla yerine göre mubah, sağlıklı olarak hayâtı sürdürecek kadar yiyip içmek ise vücup yâni zorunluluk ifâde eder. Sağlığı kaybedecek, çalışamayacak ve ibâdetlerine devam edemeyecek kadar yiyip içmeyi terk etmek ise haramdır. (İ. KARAGÖZ 2/635)

Haramı helâl kılmak veya helâlı haram yapmak veya yemek ve içmekte,  süs eşyâsında hırs ve ifrat etmek gibi bir şekilde orta hâl sınırını geçmeyiniz. Çünkü O. yâni Allah israf edenleri sevmez, işlerine râzı olmaz, bu muhakkak. Bunun iniş sebebinde çıplak tavaf âdetinden başka bir de şu rivâyet ediliyor ki: Âmiroğulları hac günlerinde yemek ve yağlı yemezler, ancak bayılıp düşmeyecek kadar kût miktarı (ölmeyecek kadar yiyecek bir şey) yerlerdi ve bu şekilde haclarını ulularlardı. Müslümanlar da böyle yapmak istemişler, bu âyet nâzil olmuştur. (ELMALILI, 4/33)

‘Yiyin, için fakat israf etmeyin.’ Malı, mülkü ve serveti; içki, kumar, uyuşturucu ve fuhuş ve benzeri gayr-i meşru yerlere harcamak israf olduğu gibi zâyi etmek, lüzumsuz yere harcamak, ihtiyaçtan fazla tüketmek de israftır. Meselâ ekmek ve gıdâ maddelerini çöpe atmak, su ve elektriği boşa harcamak, kullanılabilir giysileri ve ev eşyâsını atıp yenisini almak, gereğinden fazla harcama yapmak ve tüketimde aşırı gitmek israftır. (İ. KARAGÖZ 2/635)

Hadis: Yiyin, için, giyinin, tasadduk edin, büyüklenmeksizin ve israf etmeksizin. Çünkü Allah, nimetinin etkisini kulunun üzerinde görmeyi sever. (Ahmed b. Hanbel,  Nesâi, İbn Mâce’den)

Hadis: Âdemoğlu, karnından daha kötü bir kap doldurmuş değildir. Âdemoğluna,  bedenini ayakta dimdik tutacak birkaç lokma yemek yeterlidir. Eğer mutlaka çok yiyecek olursa, üçte birini yemeye, üçte birini içeceğine, üçte birini de nefes alıp vermeye ayırsın. (Ahmed b. Hanbel’den)

Sizin kitabınızda, tıp ilmine dâir hiçbir şey yoktur.’ Diyen hıristiyan doktora Ali b. El Hasen b. Vahid şu cevabı verir:  ‘Allah, tıp ilminin bütününü kitabındaki bir yarım âyette bir araya getirmiştir. O da, ‘Yiyin, için, ama israf etmeyin’ buyruğudur. (S. HAVVÂ, 5/150-151)

Bu âyette, tıbbın yarısı özetlenmiştir.  Sağlığı korumak baştan sona tıbbın en büyük şartını ve gayesini teşkil ettiğinden, tıbbın bir yarısı sağlığı koruma diğer yarısı da hastalıkları tedâvi etmektir. (ELMALILI, 4/33)

(32).‘De ki,  Allâh’ın kulları için çıkardığı zîneti ve rızıktan hoş ve temiz olanları kim haram kılmış.’  Bu bir inkâri istifham (soru)dur. Yâni, Allâh’ın çıkardığı bu zînetleri ve tertemiz şeyleri haram kılmak kimsenin haddi değildir. Şu hâlde bu âyet, yenecek ve giyilecek ve çeşitli süs eşyalarında aslolan mubahlık olduğuna delildir. (ELMALILI, 4/33)

Kur’an ve sünnette helâl ve haram yiyecek ve içecekler bildirilmiştir. Helâl veya haram olduğu bildirilmeyenler ise ‘iyi ve temiz’ olmak şartıyla helâldir. Çünkü Kur’an’da Hz. Peygamberin ‘iyi ve temiz’ şeyleri helâl kıldığı (7/157) bildirilmektedir. Bir şeyin temiz ve iyi olup olmadığının ölçüsü, Kur’an ve sünnette haram veya helâl kılındığı bildirilen şeylerin genel nitelikleri ile akl-ı selim ve zevk-i selimdir. (İ. KARAGÖZ 2/638)

(33).‘De ki, Rabbim haram kıldı’:

(a) ‘açığıyla, gizlisiyle tüm hayâsızlıkları’ Yâni çirkinliği açık, aşırı olan fenâlıkları, fuhuş ve ahlâka aykırı olayları,

(b) ‘ve günahı’ Allâh’ın emrine aykırı her türlü davranışı, (S. HAVVÂ).

(c) ‘haksız yere haddi aşmayı’ Yâni, haddi aşarak cana, mala, ırza yâni haysiyet ve hukûka tecâvüzü ve zulmü (haram kıldı..) (ELMALILI, 4/34.) Bağy: Burada sözü geçen haddi aşma halinden, yapılan haksızlığa misliyle geri çevirmeye, karşılığını vermeye şer’an izin verilmiştir. (S. HAVVÂ, 5/139)

Hadîs-i Kudsi: ‘Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram kıldım. Aranızda birbirinize zulmetmenizi de haram kıldım, birbirinize zulmetmeyin.’ (Müslim Birr 55)

Hadis: ‘Zulümden sakınınız, Çünkü zulüm, kıyâmet gününde karanlıklardır.’ (Müslim Birr 56; İ. KARAGÖZ 2/641)

(d) ‘Allâh’a hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi ortak koşmanızı’ (haram kıldı).

YüceAllah, kendisine ortak koşulmasını haram kılmıştır. Şirk, canlı veya cansız Allah’tan başka bir varlığı ilâh, mâbut ve yaratıcı olarak kabul etmek, ibâdetleri Allah rızasının dışında bir gâye, gösteriş ve halka duyurmak için yapmaktır. Arap müşrikler, Allâh’ın varlığını kabul ediyorlar (46/87), ancak şefaatçi olur ve kendilerini Allâh’a yaklaştırır inancıyla (39/3, 43) putlara ilâh diye tapıyorlardı. (53/19-23). Bu konuda hiçbir delilleri yoktu, olması da mümkün değildi. Allâh’a ortak koşmak haram, zulüm, (31/13) ve büyük günahtır. (İ.KARAGÖZ2/641, 642)

(e) ‘Allâh’a karşı bilginiz olmayan şeyi söylemenizi’ haram kılmıştır.  

İnsanların Allah hakkında bilmediği şeyleri söylemesi haramdır, (..) Allâh’a iftiradır. ‘Allâh’a iftirâ’ Allah hakkında câiz olmayan şeyleri Allâh’a isnad etmektir. Meselâ Allâh’ın ortakları var, Allah çocuk edindi, Allâh’ın oğlu var, melekler Allâh’ın kızlarıdır, Îsâ Mesih ve Üzeyir Allâh’ın oğludur, Allah üç ilâhın üçüncüsüdür demek, (..) Allâh’ın söylemediği şeyleri söyledi, haram kılmadığı şeyleri haram kıldı, sevap ve meşru saymadığı şeyleri sevap ve meşru saydı demek, Allâh’a iftirâ etmektir. (5/7, 72-73; 6/21, 140; 9/30, 10/17, 18/15). (..) Herhangi bir şeyi ‘Allah haram kıldı’ veya ‘Allah emretti’ diyebilmek için bir âyet veya sahih bir hadîsin bulunması veya âyet ve sahih hadîse dayanması gerekir. Aksi takdirde bilmeden konuşmak ve Allâh’a iftirâ olur. (İ. KARAGÖZ 2/642)

(34).’Her ümmetin bir eceli vardır.’ Belirli bir vakti vardır ve bu vakitte, îman etmedikleri takdirde onların kökünü kazıyan azap gelir. Bu buyrukta, bu dîni reddeden kimselere, Allah tarafından bilinen bir sürede gelecek olan azap ile tehdit vardır.  (S. HAVVÂ, 5/139)

Her ümmet, her millet ve her devlet için Allah tarafından takdir edilmiş bir ömür vardır. Buna göre, canlılar gibi milletler ve devletler de doğar, büyür, yaşlanır, geriler ve sonunda yıkılır. Toplumun sağlıklı yapıda olması ve adâletin geliştirilmesi, toplumun ömrünü uzatırken, aksi yönde gelişmeler, toplumun ömrünü kısaltır. (H. DÖNDÜREN, 1/278)

(35).‘ …kim (günahlardan) korunur ve kendini ıslah ederse, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.’ Îman edip sâlih amel işleyen, günahlardan sakınanve îmanla bu dünyadan ayrılan müminlerin korku ve hüznü olmaz. Çünkü bu kimseler, âhirette cennete girecekler, dolayısıyla korku ve üzülmeleri olmayacaktır. Melekler kendilerine ‘Şüphesiz, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine melekler iner ve ‘korkmayın, üzülmeyin, size dünyâda iken vaad edildiğiniz cennetle sevinin’ derler.’ (41/30-32, 2/38, 43/68-69; İ. KARAGÖZ 2/644)

7/36-41  CEHENNEM  EHLİ  VE BİRBİRLERİYLE  MÜNÂKAŞALARI

36. Âyetlerimizi yalanlayanlar, onlar(ıkabuld)e büyüklük taslayanlar ve yüz çevirenler var ya, işte onlar, cehennem ehlidirler, onlar orada ebedî kalacaklardır.

37. Şu hâlde, Allâh’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Onların Kitap’dan nasipleri (neise) kendilerine ulaşacaktır. Nihâyet canlarını alacak elçilerimiz (melekler) onlara geldikleri zaman: “Allâh’ı bırakıp da dilek ve şikâyetlerinizi yaptığınız (putlar) nerede?” diyecekler, onlar da: “Bizi bırakıp kayboldular.” diyecekler ve böylece kâfir olduklarına dâir kendi aleyhlerine şâhitlik edecekler.

38. (Allah, kıyâmetgünükâfirlereşöylediyecektir🙂 “Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla birlikte siz de girin ateşe.” Her topluluk (cehenneme) girdikçe yandaş (veönder)lerine lânet eder. Nihâyet hepsi peşpeşe orada toplanınca, sonrakiler öncekiler için: “Ey Rabbimiz! İşte bunlar bizi saptırdı, onlara ateşten bir kat daha (fazla) azap ver.” derler. (Allah) buyurur ki: “Her biri(niz) için bir kat fazla (azap) vardır. Fakat siz (onu) bilmezsiniz.”

39. Buna karşılık, öncekiler de sonrakilere: “Sizin bize bir üstünlüğünüz yoktur. O hâlde kazandıklarınız yüzünden siz de tadın azâbı!” derler.

40. Âyetlerimizi yalanlayıp da ona (inanmayıp) büyüklük taslayanlar var ya! Göğün kapıları onlar(ınruhların)a açılmayacak ve halat iğne deliğinden girinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir. İşte suçluları / kâfirleri böyle cezâlandırırız.

41. Kâfirlere, cehennem (ateşin)den bir döşek ve üstlerinde de (yineateşten) örtüler vardır. İşte zâlimleri böyle cezâlandırırız!

36-41. (37).‘Âyetlerimizi yalanlayanlar, onlar(ıkabuld)e büyüklük taslayanlar ve yüz çevirenler var ya, işte onlar, cehennem ehlidirler, onlar orada ebedî kalacaklardır.’ Bu âyette, cehenneme girecekler bildirilmektedir. Cehennem halkı olanların iki özelliği zikredilmiştir: (a). ‘Allâh’ın âyetlerini yalanlamak’. ‘Allâh’ın âyetleri’ ile maksat, Kur’ân-ı Kerim âyetleridir. Bir kimse Kur’ân’ı veya bir âyeti bile yalanlasa kâfir olur ve cehennemlik olur. (b). Allâh’ın âyetlerine karşı kibirlenmek. Bununla maksat; âyetleri, âyetlerdeki hükümleri, helâl ve haramları, emirleri ve yasakları beğenmemek ve uygulamayı kabul etmemektir. Âyetleri yalanlamak gibi bu davranış da inkârdır. (İ. KARAGÖZ 2/645)

‘Allâh’a karşı yalan uyduran veya O’nun âyetlerini yalan sayanlardan daha zâlim kim vardır?’ En büyük zulüm Allah adına yalan uydurmak; bilgisizce Allah şunu haram kıldı, şunu helâl kıldı’  demek veya O’nun âyetlerini yalanlamaktır. Bundan daha çirkin ve daha büyük zulüm yoktur. (Ö. ÇELİK, 2/186)  ‘İşte onlara kitaptaki payları erişecektir.’ Dünyâ hayâtında onlar için yazılmış bulunan rızıklar, ömür, mutluluk ve bedbahtlıklar ulaşacaktır. ‘Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldiklerinde’ Ölüm meleği ve onun yardımcıları ruhlarını kabzetmek için (..) gelince azarlayıcı bir üslûpla: ‘Diyeceklerdir ki: ‘Allah’tan başka taptıklarınız nerede?’ ‘Onlar da derler ki: ‘Onlar bizi bırakıp kaçtılar’ ‘Ve onlar kendi aleyhlerine gerçekten kâfir olduklarına şehâdet ederler.’ Sözün mutlak bir gerçeği ifâde ettiğini belirten ‘şehâdet’ lâfzını kullanarak kâfir olduklarını itiraf ederler. (S. HAVVÂ, 5/155)

Hadis: ‘Ey insanlar! Allâh’a karşı gelmekten sakının. Rızkı güzel bir şekilde kazanın. Çünkü hiçbir kimse, – biraz gecikse bile – rızkını tamamen almadıkça ölmeyecektir. Allâh’a karşı gelmekten sakının. Rızkı güzel bir şekilde elde edin. Helâl olanı alın, haram olanı bırakın.’ (İbn Mâce Ticâret 2, No 2144; İ. KARAGÖZ 2/647)

(38).‘(Allah, onlara🙂 “Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan topluluklarıyla birlikte siz de girin ateşe.” buyurur. Her topluluk (cehenneme) girdikçe (kendisineuyuptâbiolduğu) yandaş (veönder)lerine lânet eder.’     ‘İnkâr edenler bölük bölük cehenneme sürülecek…’ (Zümer 39/71) âyetinin haber verdiği şekilde bütün kâfirler mahşer yerinde biraraya getirilerek sonra birbiri ardınca gruplar hâlinde cehenneme atılacaklar. Hem de birbirlerine lânet okuyarak… (..) Bu grupları ardı ardına cehenneme girmeleri tamamlanıp hepsi orada biraraya gelince aralarında çeşitli konuşmalar olacak. Burada o konuşmalardan birine yer verilmektedir. Anlaşılan o ki, burada konuşanlardan bir grubu dünyâda küfür ve sapıklıkta önderlik yapanlar, bir grubu ise onlara körü körüne tâbi olanlardır. (Ö. ÇELİK, 2/187)

Yüce Allah, hükümlerini beğenmeyip de açık veya gizli kâfir olan liderlere, hem kâfir olduklarından hem de toplumu bu sapık zihniyetleri doğrultusunda saptırdıklarından dolayı.; bunların peşinden gidenlere de; hem kendi irâdeleriyle küfre rızâ göstererek saptıklarından hem de peşinden gittiklerinin saltanatlarının uzamasına vesîle olduklarından dolayı –her iki kesime de– iki kat cezâ verir.) [bk. 2/165-167; 34/31]  (H. T. FEYİZLİ, 1/154)

(40).‘Âyetlerimizi yalanlayıp da ona (inanmayıp) büyüklük taslayanlar var ya!’ Ruhları yükselmez, meleklerin sırlarına eremezler, duâ ve niyazları reddolunur, üzerlerine feyz ve bereket inmez. (ELMALILI, 4/38, 39)

‘Göğün kapıları onlara açılmaz,’ ruhları yükselemez, biraz fırlasalar bile yükseklere nüfuz edemezler, meleklerin sırlarına eremezler, düşerler, duâ ve niyazları reddolunur. Üzerlerine feyz ve bereket inmez. (ELMALILI, 4/39)

‘Cennete giremezler.’ ‘Ta deve iğne deliğine girinceye kadar’ Diğer bir mânâ ile ‘halat iğnenin deliğine girinceye kadar’  (ELMALILI, 4/39) (..) Deve veya kendir (ip, halat)  nasıl iğne deliğine hiçbir zaman giremeyecekse, bu gibi kimselerin de cennete girmeleri ebediyen söz konusu olmayacaktır. (S. HAVVÂ, 5/157)

Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr ve Mücâhid (..) âyette yer alan ‘el cemel’ kelimesini ‘el cümmel’ şeklinde okuyan imamların kuraatlarını esas alarak ona ‘gemi halatı’ anlamını vermişler; böylece söz konusu âyeti ‘gemi halatı iğne deliğinden geçmedikçe cennete giremeyeceklerdir’ şeklinde anlam vermişlerdir.

7/42-43  CENNET  EHLİ

42. Îman edip de sâlih amel işleyenler –ki biz hiç kimseye gücünün yettiğinden başka bir şey teklif etmeyiz–, işte onlar cennetliktirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

43. (Cennette) Onların yüreklerinden ‘kin ve haset’ cinsinden ne varsa söküp atarız, (cennetlerin) zemininden ırmaklar akarken: “Bizi buna eriştiren Allâh’a hamdolsun. Eğer Allah, bizi doğru yola iletmeseydi, biz kendimiz (buna) erişemezdik. Andolsun ki Rabbimizin peygamberleri gerçeği getirmiştir.” derler. (Onlara🙂 “İşte (dünyâda) yapmış olduğunuz (iyiişler)den dolayı mirasçı edildiğiniz cennet budur.” diye seslenilir.

42-43. (42).‘Îman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, ki biz kimseyi gücü yetmediği şeylerden sorumlu tutmayız’ kaydı, cennete girmek için güç yetirilmeyecek işlerin  altına girme şartının olmadığını, herkesin gücü yettiği kadar ibâdet ve tâata devam ettiği  takdirde cennete girebilme imkânına sâhip olduğunu haber verir. (Ö. ÇELİK, 2/189)   

(43).‘Göğüslerinde kinden ne varsa söküp atmışızdır. Altlarından ırmaklar akar.’ Dünyâ hayâtında iken aralarındaki kinleri çıkarıp attık. Ancak, cennette onların arasında sevgi ve muhabbetten başka bir şey kalmayacaktır. (S. HAVVÂ, 5/158) Cennet ehlinin ruhları kötü duygulardan, kin ve öfkeden arındırılacaktır. Bu sebeple cennet barış ve esenlik yurdu (6/127, 10/25) olacaktır. (KUR’AN YOLU, 2/527)

Hadis: Rasûlullah (s) buyurdu: Müminler, ateşten kurtulduklarında cennet ile cehennem arasındaki bir köprünün başında tutulurlar. Dünyâ hayâtında aralarında cereyan etmiş haksızlıkların kısası yapılır. Bu şekilde temizlenip arındırıldıktan sonra, cennete girmelerine izin verilir.  (Buhâri’den, S. HAVVÂ, 5/166)

Hadis: ‘Cennetlikler cennete girince bir kimse şöyle seslenir: ‘Siz cennette ebediyen yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz. Hep sağlıklı kalacak, hiç hastalanmayacaksınız. Hep genç kalacak, hiç yaşlanmayacaksınız. Hep nimet ve mutluluk içinde yaşayacak, hiç keder ve sıkıntı çekmeyeceksiniz.’ Rasûl-i Ekrem (sav) sözüne devamla buyurdu ki: ‘Onlara şöyle seslenileceğini bildiren: ‘Dünyada yaptığınız iyi amellere karşılık mirasçı olduğunuz cennet işte budur!’ (A’raf 7/43) âyeti de bunu göstermektedir.’ (Müslim Cennet 22’den, Ö. ÇELİK, 2/190)  

7/44-45  CENNET  VE  CEHENNEM  EHLİNİN  KONUŞMALARI 

44. Cennetlikler, cehennemliklere (şöyle) seslenirler: “Rabbimizin bize vaadettiğini, biz gerçek olarak gördük. Siz de Rabbiniz’in size (azap) vaadini gerçek olarak gördünüz mü?” (Onlarda🙂 “Evet.” derler. O sırada aralarından bir görevli şöyle seslenir: “Allâh’ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun.”

45. “(Zâlimler insanları) Allah yolundan engelleyen, onu eğri (çelişkili) göstermek isteyenlerdir. Onlar âhireti de inkâr edenlerdir.”

44-45. (44).‘Cennet ehli, cehennem ehline seslendi.’ Bu âyetten, mesâfenin uzaklığının sesi idrak etmeye – genellikle – engel olmadığı anlaşılır. Zamanımızda radyo ve televizyon keşiflerinin bu Kur’an gerçeğini nasıl ortaya çıkardığını görüyoruz. (ELMALILI, 4/43)

‘O sırada aralarından bir görevli şöyle seslenir: ‘Allâh’ın lâneti zâlimlerin üzerine olsun.’ Söz konusu bu çağırıcı Mâlik adındaki melektir. Onun bu seslenişini cennettekiler de cehennemdekiler de işitecektir. Bu zâlimlerin nitelikleri şudur: (1) ‘Onlar ki Allâh’ın yolundan alıkorlar.’ (2) ‘ve onu eğriltmek isterler’ bu yolun sapmasını ve onda çelişkiler ortaya çıkmasını arzularlar. (3) ‘ve onlar âhireti de inkâr edenlerdir.’ Âhiret yurduna inanmazlar. Bu zâlimler hem Allâh’ın yolundan alıkoymak isterler,  fesat çıkartmayı arzu ederler hem de âhirete inanmaz onu inkâr ederler. (S. HAVVÂ, 5/159)

7/46-49  A’RAF  EHLİ

46. Cennet ile cehennem arasında bir perde vardır. A’râf’ın (yüksektepelerin) üzerinde de (cennetlikvecehennemliklerin) her birini sîmâlarından tanıyan kimseler vardır. Cennet ehline: “Selâmün aleyküm” (Allâh’ınselamısizeolsun) diyerek seslenirler ki bunlar çok arzu ettikleri hâlde, henüz oraya (cennete) girmemiş kimselerdir.

47. (Âraf ehlinin) Gözleri cehennem ehli tarafına çevrildiği zaman da: “Ey Rabbimiz! Bizi zâlimler topluluğuyla berâber bulundurma.” derler.

48. (Yine) A‘raf ehli, sîmâlarından kendilerini tanıdıkları (inkârcı) birtakım kimselere  seslenerek: “Çokluğunuz da büyüklük taslamanız da size fayda sağlamadı” derler.

49. “Allah, onları hiçbir rahmete eriştirmez, diye (aşağıgörüp) yemin ettiğiniz, bu (cennetlikola)nlar mıydı?” derler. (Busıradacennetlikleredeşöyledenilir🙂 “Girin cennete, size hiçbir korku yoktur, siz mahzun olacak da değilsiniz.”

46-49. (46).‘Cennet ve cehennem arasında bir perde vardır. A’râf’ın (yüksektepelerin) üzerinde de her birini sîmâlarından tanıyan kimseler vardır.’    A’raf: perde demektir. Bu da cennet ile cehennem arasında bir sûrdur. Âyet-i kerimede, her grubun sîmâları ve alâmetleri ile tanınmasıyla ilgili olarak şöyle denilmiştir:  Müminlerin alâmeti yüzlerinin aklığı, kâfirlerin ise yüzlerinin karalığı olacaktır. (S. HAVVÂ, 5/160)

Hasan-ı Basri demiştir ki, A’raf, marifet (bilmek) kelimesindendir. Ve mânâ: Cennet ehli ile cehennem ehlini sîmâlarından tanımak üzere bir takım kimseler vardır, demektir. (ELMALILI, 4/43)

(A‘râf, meşhur kavle göre, cennetle cehennem arasındaki sûrun yüksek tepeleri demektir. Huzeyfe (r), İbn-i Mes’ûd (r) ve İbn-i Abbas’tan gelen rivâyetlere göre A‘raf ehli, yâni yüksek tepelerde oturanlar, sevap ve günahları eşit olan kimselerdir. Bunlar, cennete girmeyi arzu ve ümit etmekte olup Allâh’ın dilediği bir zamâna kadar burada kalacaklar, sonra Allâh’ın affına nâil olarak cennete gireceklerdir. (H. T. FEYİZLİ, 1/155)

(48).‘A’raf ashâbı sîmâlarıyla tanıdıkları kimselere’ kâfirlerin ileri gelenlerine ‘seslenerek derler ki: ‘Topluluğunuz da büyüklenmekte olmanız da size fayda vermedi.’ Ne sizin mal toplamalarınız veya çokluğunuz ve bir arada bulunmanız, ne de hakka ve insanlara karşı büyüklük taslamanızın size faydası olmadı. İşte şimdi herşey ortadan kalkmış, yok olmuş ve geriye bu gibi kimselere sâdece zillet, utanmak ve ateş kalmıştır. (S. HAVVÂ, 5/160)

‘.. sîmâlarından tanıdıkları kimselere..’ Velid b. Muğîre, Ebû Cehil, Âs b. Vâil ve akranları: ‘Allah Selman, Ammâr ve benzerlerini cennete koyacak da bizi cehenneme atacak ha, böyle şey olmaz. Allah bizim hizmetçilerimizi, çobanlarımızı bizden üstün tutmaz’ derlerdi ki, işte A’raf ehlinin ‘ne topluluğunuz, ne de büyüklük taslamanız size hiçbir şey sağlamadı’ diye bağırdıkları bunlar ve bu gibilerdir. (ELMALILI, 4/44)

(49).‘Kendilerine Allâh’ın rahmetine erdirmeyeceğine yemin ettiğiniz bunlar mıydı?’ Ve ‘bunlar mıydı?’ diye işâret ettikleri de onların küçümsedikleri Selman ve Ammar gibi ehl-i îman kimselerdir. (ELMALILI, 4/44) ‘(İşte) Girin cennete size hiçbir korku yoktur ve sizler üzülecek de değilsiniz(denilmiştir)’ Bu söz yüce Allâh’ın A’raftakilere söyleyeceği sözlerdendir. (S. HAVVÂ, 5/161)

7/50-51  CEHENNEMLİKLERİN  CENNET  EHLİNDEN  TALEPLERİ

50. Cehennem ehli, cennet ehline: “(Sizdeki) sudan veya Allâh’ın size verdiği rızıktan (biraz) da bize aktarın.” diye feryat ederler. Onlar da: “Doğrusu Allah, bunları kâfirlere haram etmiştir.” derler.

51. Küfre sapanlar, dinlerini bir eğlence ve oyun yaptılar ve dünyâ hayâtı da kendilerini aldattı. (İşteonlar) bugünlerine kavuşacaklarını unuttukları ve âyetlerimizi bilerek inkâr ettikleri gibi, bugün biz de (cezâiçinde) onları unutur (terkeder)iz. [bk. 6/70]

50- 51. (50).‘Cehennemlikler, cennetliklere : ‘Sudan veya Allâh’ın size verdiği rızıktan biraz da bize aktarın’ diye seslenirler.’ Yiyecek ve meyvelerden aktarın veya bize Allâh’ın size vermiş olduğu rızıklardan atın demektir. (S. HAVVÂ, 5/161)

50’nci âyet, âdemoğlunun, azap içinde olsa bile, yeme içmeden uzak kalamayacağını gösterir. (H. DÖNDÜREN, 1/278)

(51).‘Onlar ki, alay ve eğlenceyi din edindiler.’  Diledikleriniharam ve dilediklerini helâl kıldılar. Ya da alay ve eğlenceyi kendileri için bir din, bir gidilen yol edindiler. (..) ‘Biz de bugün onları böylece unuturuz.’ Onları azâba mahkûm eden nitelikleri dünyâ sevgisi, ahireti unutmak ve Allâh’ın âyetlerini yalanlamaktır. (S. HAVVÂ, 5/161)

Kâfirliği benimseyenler, İslâm’ı değersiz gördüler, hattâ müslüman olmakla sevinmek yerine, aşağılık kompleksine kapıldılar. Buna karşılık başka ideolojileri yücelttiler. Âyet-i kerîme şu anlamı da içermektedir: Onlar, dinlerini eğlence ve zevk haline getirdiler; yâni İslâm’ı bırakıp eğlence ve geçici zevklerini din yaptılar ve onlara taptılar. Fahreddîn-i Râzî’nin ifâde ettiği gibi, “Onlar dünyâya meylettiler ve onun, ateşin üstünde bir tavan gibi olduğunu düşünmediler.” Böylece nefsin meşru olmayan arzu ve isteklerini hırsla elde etmeye çalıştılar ve böylece cehenneme düştüler (bk. 10/7-8).) (H. T. FEYİZLİ, 1/155)

7/52-53  KUR’ÂN’I  İNKÂR  EDENLERİN  ÂKIBETİ

52. Biz, gerçekten onlara îman edecek herhangi bir topluma doğru yolu öğretici ve rahmet olarak, hem de ilim üzere geniş geniş açıkladığımız bir kitap getirdik.

53. (Okâfirler,) ancak Kitab’ın haber verdiği sonu mu bekliyorlar? Onun haber verdiği âkıbet (son), geldiği (kıyâmetin koptuğu) gün, önceden onu unutanlar: “Hakikaten Rabbimiz’in peygamberleri (bize) gerçeği getirmişti. Şimdi bizim için şefaatçilerden (birileri) var mı ki bize şefaat etseler veya geri (dünyâya) döndürülür müyüz ki (önce) yapmış olduğumuzun başkasını (sâlih ameller) yapsak?” derler. Hiç şüphesiz onlar kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları putlar da kendilerinden uzaklaşıp kayboldu.

52- 53. (52).‘Andolsun ki biz, onlara bir kitap getirdik. Onu inanan bir kavim için hidâyet ve rahmet olarak bilgi üzere uzun uzun açıkladık.’ Bu kitap hem uzun uzun açıklanmış, hem de müminler için bir hidâyet ve rahmettir. Bu kitap helâl, haram, mev’iza / nasihat ve kıssaları ile gayet açık ve ayrıntılıdır. Bu kitap, genişçe açıklanmış ve ilim üzere indirilmiş olmakla birlikte; hidâyet ve rahmettir de. Fakat müminlere… (S. HAVVÂ, 5/173, 174)   

Bu kitapta verilen her bilgi ve hüküm doğrudur. ‘.. bir ilme göre’ kaydı, kitabın Allâh’ın ilimne dayandığını, bu sebeple kitapta yer alan ayrıntılı bilgilerin ve haberlerin yanlışlık ihtimâli taşımaktan uzakolduğunu, yanlışlık ve hatâ bulunmadığını, ifâde eder. Bu itibarla Kur’an’da verilen bilgilerden hiç şüphe etmemek, hükümlerini uygulama konusunda hiç tereddüt etmemek gerekir. (İ. KARAGÖZ 2/659)

(53).‘Onlar, kitabın haber verdiği sonu mu bekliyorlar.’  Tevil: sözlükte, bir şeyi aslına döndürmek demektir. Küfür ehli inanmayı, kıyâmet, yeniden dirilme, hesap, cehennem azâbı gibi acıklı sonuçların ortaya çıktığını gözleriyle görmeye kadar ertelemeyi düşünür. Ancak, o gün geldiğinde inanma ve güzel amel yapma fırsatı verilmez. (H. DÖNDÜREN, 1/278)

Kâfirlerin ‘Gerçekten Rabbimizin peygamberleri hakkı getirmişler’ diye itirafları, cehenneme girerken zebânilerin ‘Size bir uyarıcı gelmedi mi?’ sorusuna ‘Evet, bize uyarıcılar gelmişti, fakat biz onları yalanlamış; Allah size, hiçbir şey indirmemiştir; siz kesinlikle yalan söylüyorsunuz, demiştik.’ ((96/18, 74/30, 31). ‘Eğer biz onları dinlemiş ve aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi cehennemliklerden olur muyduk?’ (67/8-11), şeklindeki itirafları, iş işten geçtiği için bir fayda sağlamayacaktır. (İ. KARAGÖZ 2/660)

7/54  GÖKLERİN  VE  YERİN  YARATILMASI

54. (Ey insanlar!) Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı aşamada yaratan, sonra Arş’ı hükmü altına alan; geceyi, peşi sıra gelen gündüzle bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. Haberiniz olsun ki yaratmak da, emir de / hüküm de O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne kadar yücedir!

54-54. ‘Şüphesiz sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde / aşamada yaratan’  Yevm (gün) kavramını 24 saatlik zaman dilimi şeklinde anlamamak gerekir.  Nitekim başka âyetlerde an (5/29), bin yıl (22/47), olduğu da ifâde edilmiştir. Bu altı günün ne kadar sürdüğünün bilinmediği, altı devir diye anlamak daha uygun olacaktır. (KUR’AN YOLU, 2/534, 535)

‘Sonra arş üzerine istivâ eden / hükmü altına alan..’     İstivâ fiili ‘alâ’ edatı ile istilâ etti, hükmetti, hükmü altına aldı anlamlarına gelir. Yaratma ve yarattıklarına hükmetme, ilâhlığın iki niteliği olup, âlemin kadim olmadığını gösterir. (H. DÖNDÜREN, 1/278)

İlim adamlarının izlediği yol, bu gibi açık hükümleri herhangi bir keyfiyet ve tatile girmeksizin (yorumsuz) geldiği gibi kabul etmektir.  Teşbîhe sapanların ilk aklına gelen görünen mânâ, Allah hakkında kabul edilmez. Çünkü şânı yüce Allâh’a hiçbir şey benzemez. (Şûra, 42/11)  (S. HAVVÂ, 5/178) (..) İmam Mâlik’e, arşa istivâ sorulduğunda istivâ malum, keyfiyeti bilinmez, buna inanmak zorunlu, soru sormak bidattir’ dediği rivâyet edilir. (KUR’AN YOLU, 2/536)

Âhirette kâfirler için şefaat yoktur. Âhirette kâfirler için şefaat eden bulunmayacak (6/70), bulunsa bile şefaat onlara fayda sağlamayacaktır: ‘Artık şefaatçilerin şefaati (kâfirlere) fayda vermez.’ (74/48). (..) Kâfirler, henüz cehenneme girmeden önce keşke dirilmeseydik 69/27-29), keşke Müslüman olsaydık (15/2), keşke filânı dost edinmeseydik. (25/28-29), keşke Allâh’a ve Peygambere itaat edeydik, (23/66-68), keşke dünyaya geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini yalanlamasakve müminlerden olsak. (6/27, 2/166, 167) diye pişmanlık duyacaklar, yeniden dünyaya dönmeyi arzu edecekler (26/99-102), ancak bu mümkün olmayacaktır. (İ. KARAGÖZ 2/661).

‘Gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürür.’ Bu buyrukta, büyük bir mûcize vardır. Çünkü bu buyrukta yeryüzünün döndüğü ilkesi vurgulanmaktadır. Bu âyetin indiğinde insanlık henüz dünyânın döndüğü konusunda bir kanaate (bilgiye) sâhip değildi.  İşte bu, bu kitabı göklerdeki ve yerdeki bütün gizlilikleri bilenin indirdiğinin delilidir. (S. HAVVÂ, 5/178-179)

Güneş, Yerküre, Ay, yıldızlar, gezegenler ve galâksileri yaratan, kendilerine görevlerini ve aralarındaki düzenlerini, çekim kuralını var eden ve varlıklarını sürdürmelerini sağlayan yüce Allah’tır. Bu yıldızlar milyarlarca yıldır düzenleri bozulmadan varlıklarını sürdürmektedir. Bu, hem Allâh’ın varlığını ve gücünü hem de biz insanlara olan nimetini ifâde eder. (İ. KARAGÖZ 2/664)

‘Yaratmak da emretmek de yalnız Allâh’a özgüdür’ cümlesi, varlıkları yaratan ve yöneten yüce Allah’tır’ anlamını ifâde eder. Bu âyete göre bu evrendeki bütün varlıklar ‘halk âlemi’ ve ‘emir âlemi’ diye ikiye ayrılır. Kütlesi olan varlıklara şehâdet âlemi, melekler ve ruhlar gibi kütlesi olmayan ve gözle görülmeyen varlıklara melekût âlemi denir. Bütün varlıklar, O’nun yarattığı ve varlıkların tâbi olduğu kânunlar O’nun emri ile olmuştur. Madde ve mânâ, beden ve ruh, mülkiyet ve tasarruf hep O’nun eseri ve düzenlemesi, O’nun ilmi, irâdesi  ve kudretinin sonucudur. ‘Yaratmak O’na özgüdür’ cümlesi Allâh’ın evrendeki nizâmın yaratıcısı, ‘Emir O’na özgüdür’ Allâh’ın bütün varlıkların yöneticisiolduğunu ifâde eder. (İ. KARAGÖZ 2/664) ‘İyi bilmeli ki, bütün yaratmak ta O’nundur, emir de.’ Yâni baştan sona, takdir etme ve tekvin (var etme) de O’nun. Kabul etme ve şeriat koyma da (O’nun).  (ELMALILI, 4/63)

7/55-56  DU  ADABI

55. (Ey müminler!) Rabbinize (gönülden) yalvararak gizlice duâ edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.

56. (Îman, ahlâkveilâhîadâletlebelirlibir) düzen sağlandıktan sonra (bunlardansaparak) yeryüzünde (fitne fesat ve) bozgunculuk yapmayın, (azâbından) korkarak ve (rahmetini) umarak O’na duâ edin. Muhakkak ki iyi hareket eden (veiyilikyapan)lara Allâh’ın rahmeti çok yakındır.

55-56. (55).‘Rabbinize (gönülden) yalvararak gizlice duâ edin.’ ‘Duâ edin’ emri bağlayıcı bir emirdir. Dolayısıyla duâ etmek farz bir görevdir. (..) Rasûlullah (s) bir hadislerinde; ‘Ey Allâh’ın kulları! Size duâ etmenizi tavsiye ederim.’ Buyurmuştur. (Tirmizi) (..) Duânın aracısız olarak doğrudan Allâh’a yapılması, tekke, türbe, ölü veya diri ve benzeri herhangi bir varlıktan değil, ne istenecekse doğrudan Allah’tan istenmesi gerekir. (İ. KARAGÖZ 2/665)

Duânın usûl, âdâp ve kurallarını şöyle özetleyebiliriz: (1) Duâya eûzü besmele, Allâh’a hamd ve peygambere salât ile başlanmalıdır. (Tirmizi). (2). Duâdan önce tevbe ve istiğfar edilmelidir. (Müslüm) (3). Eller semâya açılmalı ve duâ sonunda yüze sürülmelidir. (Buhâri) (4). Duâda yüce Allâh’ın en güzel isimleri zikredilmelidir. (17/110) (5). Duâ ihlâsla vebilinçliolarakyapılmalıdır.(40/65, 7/29) (6). Kabul olunacağına inanarak duâ edilmelidir. (Tirmizi) (7). Kısık sesle ve yalvararak duâedilmelidir. (8). Ümit ve korku içinde duâ edilmelidir. (7/56) (9). Meşru şeyler istenmeli, ölçülü olunmalı, aşırı gidilmemelidir. (Müslim) (10) Sâdece sıkıntılı zamanlarda değil, her zaman duâ edilmelidir. (Beyhaki). (11). Sâdece Allâh’a duâ edilmeli, araya başka aracılar dâhil edilmemelidir. (1/5, 26/213; (İ. KARAGÖZ 2/667)

Riyâdan korkulması hâlinde gizli duâ yapılır. Böyle korku yoksa açıktan duâ edilir. Yüksek sesle duâ edilmesi hâlinde, meselâ namaz kılan şaşıracaksa, Kur’an okuyan, şer’î ilim tahsil edenin dikkati dağılacaksa, gizlice duâ etmek daha faziletlidir. (S. HAVVÂ, 5/181)

Duâda haddi aşmak peygamberlerin rütbesini istemek, göklere yükselmeyi istemek, İblisin, Ebû Cehil’in cennete girmesini istemek,  kendisine vahiy gelmesini isttemek vb. (S. HAVVÂ, 5/181)

(56).‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ 56’ncı âyette (..) Allah arzı yâni dünyâyı veya ülkeyi ıslah etmiş, düzene koymuşken, insanların orada fesat çıkarıp düzeni bozmaları yasaklanmakta; böylece insanın tabii ve beşeri çevresiyle ilişkisi düzenlenmektedir. Râzi âyetin bu bölümünü özetle şöyle açıklar: Dünyâdaki hiçbir düzenli şeyi bozmayın. Öldürme, yaralama, gasp ve hırsızlık gibi insana verilen zararlar; inkâr ve bid’atlarla dîne verilen zararlar; zinâ, livâta, zinâ iftirası gibi insan onuruna, nâmûsuna ve âileye verilen zararlar; sarhoş edici şeylerle akla verilen zararlar bu yasağın kapsamına girer. Çünkü dünyâ hayâtında insanlara âit beş temel hak ve menfaat konusu vardır: Can, mal, nesep, din ve akıl. ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın!’ buyruğu bütün bu hak ver menfaatlerle bunların kapsamına giren diğer şeylerin korunmasını öngörür. (KUR’AN YOLU, 2/538)

Yeryüzünde bozgunculuk yapmak haramdır: ‘Bozgunculuk yapmayın’ cümlesi bu anlamı ifâde eder. Âyette, sulh ve sükûna erdikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmak yasaklanmaktadır. Bu yasağı ihlâl etmek haramdır, büyük günahtır. Yeryüzünde bozgunculuğun birçok çeşidi vardır: Meselâ ticârette hîle yapmak, bozuk gıdâ üretmek, trafik kurallarını bilerek ihlâl etmek, cana, mala, nâmûsa saldırmak, iş, meslek yol güvenliğini, insan ve kamu haklarını ihlâl etmek, çevreyi kirletmek, hayvan, bitki, su kaynakları, ırmak, göl, deniz ve ormanlara zarar vermek, uyuşturucu üretimi, insan ve toplumların arasını yalan haberlerle bozmak, terör, iftirâ ve benzeri eylemler  yeryüzünde bozgunculuk yapmaktır. (İ. KARAGÖZ 2/667)

7/57-58  ALLÂH’IN  KUDRETİNİN  ALÂMETLERİ

57. O, rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârları gönderendir. Sonunda o (rüzgâr)lar, (topladığıyağmuryüklü) ağır bulutları yüklenince onu, ölü (kurak) bir bölgeye yollarız; derken onunla su indirir ve o (su) ile de (türlütürlü) meyveler (mahsuller) çıkartırız. İşte (kıyâmet kopunca) ölüleri de böyle (diriltip) çıkartacağız. Artık  düşünüp ibret alırsınız.

58. Rabbinizin izniyle (toprağı) güzel diyârın, bitkisi de (bol / güzel) çıkar. Kötü olandan ise, yararsız bitki çıkar. İşte şükredecek bir toplum için âyetleri böyle çeşitli şekillerde açıklıyoruz.

57-58. (57).‘O, rahmetinin önünde müjdeci olarak rüzgârları gönderendir.’ 57’nci âyet-i kerîmede, havadan ağır olduğu hâlde, hemen düşmeyen nemlerin, ilâhi kânun gereği yağmur hâlinde yağması için önce rüzgârlarla bir araya getirilip yoğunlaştırıldığı,  sonra Yüce Allâh’ın dilediği yere sevk edilip, yağdırırldığı ve orada hayâti bir diriliş vesîlesi olduğunun fiziki bir tablosu sergilenmektedir. İşte burada olduğu gibi, ölüleri diriltmesi de O’nun için çok kolaydır. (H. T. FEYİZLİ, 1/156)  

‘Nihâyet bunlar yağmur yüklü bulutları yüklendiğinde biz onu ölü bir bölgeye gönderir, onunla su indirir ve onunla’ su ile ‘her tür ürün çıkartırız.’ Rüzgârlar yağmur ile ağırlaşmış bulunan bulutları kaldırınca, bu bulutları yağmuru bulunmadığı için ölü durumunda bulunan bir ülkeye gönderir ve o bulut ile veya bu bulutu oraya sürüklemek sûretiyle yağmur sâyesinde orada meyveler biter. (S. HAVVÂ, 5/176)

‘İşte’ yâni ölü topraktan meyvelerin çıkartılması gibi ‘ölüleri de böylece çıkarırız. Tâ ki iyice düşünüp ibret alasınız.’ Sizin bu ibret alışınız öldükten sonra dirilmeye îman etmeye sizi götürsün. Çünkü her iki diriltme arasında da bir fark yoktur. Zîrâ bunların her birisi de bir şeyin öldürülmesinden sonra iâde edilmesini göstermektedir. (S. HAVVÂ, 5/176)

(58).‘Güzel memleketin bitkisi, Rabbinin izniyle güzel çıkar.’ Şânı yüce Allah, ‘iyi ve temiz ülkenin bitkisi’  buyruğunu müminler hakkında bir örnek olarak göstermiştir. Müminin hem kendisi iyi ve temizdir, hem de ameli iyi ve temizdir. Kâfirin ise, hem kendisi kötü, hem de amelinin kötü ve pis olduğu vurgulanmaktadır. (S. HAVVÂ, 5/185)

‘Kötü olandan ise faydası çok az olan çıkar.’ Bu buyruk, öğüdün fayda verdiği mümin ile bundan hiçbir şekilde fayda almayan ve etkilenmeyen kâfirin misâlidir. (S. HAVVÂ, 5/176) 

Hz. Peygamberin (s) gelişi, ilâhi hidâyetin ve tebliğin gönderilişi, bulut ve hayat veren yağmur yüklü rüzgâra benzetilmiştir. Yağmur hayatın hazînelerini, (meyve vs.) tekrar bitirmek üzere toprağı nasıl canlandırırsa, Hz. Peygamber’in (s) tâlimleri ve rehberliği de aynı şekilde iyilik hazînelerini açığa çıkararak ölü insanlığı öylece hayâta kavuşturur. (..) Rasullerin tebliğ ve irşatların da ancak gerekli kâbiliyete sâhip olup da, doğru rehber yokluğundan bu gizli kalmış yeteneklerini bir türlü geliştirememiş olanlar yararlanabilecektir. Şerir ve samimiyetsiz ansanlara gelince, onlar üzerine yağmur düşse bile, sâdece faydasız çalılıklar bitiren çorak topraklar gibi peygamberlik müessesesini bereketinden faydalanamazlar. (MEVDÛDİ, 2/42, 43)

Hadis: ‘Allâh’ın benimle göndermiş olduğu hidâyet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır. Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sâyesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kaypak arâzidir. Ne su tutar ne de ot bitirir. İşte bu, Allâh’ın dîninde anlayışlı olan ve Allâh’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allâh’ın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etneyen kimsenin benzeridir. (Buhâri İlim 20; Müslim Fezâil 15’den Ö. ÇELİK, 2/201)

(..) âyetin şöyle bir uyarı maksadı taşıdığı açıktır: ‘Güzel ürünler veren bereketli topraklar gibi olun; faydasız bitkiler çıkaran işe yaramaz topraklar gibi olmayın.’ Nitekim hem 57 hem de 58. Âyetlerin son cümleleri de bu yorumu desteklemektedir. Yâni Allah insanlardan, bu hususları dikkate alarak düşünüp taşınmalarını, gerçeği görmelerini ve nihâyet müminler olarak şükretmelerini istemektedir. (KUR’AN YOLU, 2/540)

7/59-64  NUH  ALEYHİSSELÂM  VE  KAVMİ

59. Andolsun ki Nûh’u kavmine (peygamberolarak) gönderdik, (oda): “Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Doğrusu ben, size (inecek), büyük bir günün azâbından korkuyorum.” dedi.

60. Halkından ileri gelenler şöyle dedi: “Biz seni gerçekten apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.”

61. (Nuh) dedi ki: “Ey halkım! Bende hiçbir sapıklık yoktur. Ben sâdece, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.”

62. “Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum, size (iyiliğiniziçin) öğüt veriyorum ve Allah’tan (gelenvahiyle) sizin bilmediklerinizi biliyorum.”

63. “Yoksa siz, ‘Allâh’ın emirlerine uygun yaşayıp’ da bu sâyede merhamete erişesiniz diye uyarmak için, içinizden bir kimse vâsıtasıyla Rabbinizden size bir vahiy gelmesine (inanmayıpda) şaştınız mı?”

64. Kavmi Nûh’u yalanladı. Biz de onu ve onunla berâber gemide bulunanları kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanları da (tûfanda) boğduk. Çünkü onlar, (gerçeklerekarşı) kör bir kavim idiler. [krş. 11/24-49]

59-64. (59).‘Andolsun ki Nûh’u kavmine gönderdik de ‘Ey kavmim!’ dedi. ‘Allâh’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur.’   Hz. Nuh, kendi kavmini Allâh’a ibâdet etmeye, Allâh’ın gönderdiği mesajlara bağlanıp Rasûlüne tabi olmaya dâvet etmiştir.  Buna karşılık, onun kavminin takındığı tavır, onu sapıklıkla itham etmek, yalanlamak ve Yüce Allâh’ın yaratıklarından herhangi birisine vahiy indirmesinden hayrete düşmek oldu. Bu bakımdan suda boğulmak sûretiyle cezâlandırıldılar. Diğer taraftan şanı yüce Allah, Hz. Nûh’u ve îman ehlini kurtarmıştır. (S. HAVVÂ, 5/195)

Hz. Nuh’un kavminin bu gün Irak denilen ülkede yaşamış olduğunu öğreniyoruz. Aynı husus, İncil’den daha eski Bâbil arkeolojik kazılarında bulunan levhalarla da teyid edilmiştir. Bunlar, İncil ve Kur’an’da nakledilmiş olan benzer kıssayı anlatır ve olay yerini Musul’a yakın bir mevkide tesbit ederler. Ağrı dağı civarında da bulunan kalıntılar, Nuh (a.s.) kıssasına işâret eder. (MEVDÛDİ, 2/45)

(60).‘Kavminden ileri gelenler’ yâni eşraftan sayılanlar ve efendiler ‘Dedi ki: Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz.’ Senin apaçık doğru yolu terk edip gittiğini görmekteyiz. Buradaki ‘görmek’ten kasıt, kendi iddiâlarına göre olup kalbî ve aklî bir görmedir. İşte her çağda kâfirler hidâyet ehlinin dalâlette olduğunu düşünürler. (S. HAVVÂ, 5/202)

(63).‘..aranızdan bir adama Rabbiniz tarafından bir öğüt geldi diye mi hayret ediyorsunuz.’ Buradaki sorudan kasıt, onların bu tutumlarının reddedilmesidir. (imkâri istifham) ‘Zikir’den kastedilen öğüttür. ‘aranızdan bir adama’ lâfzıyla ise sizden, sizin türünüzden, sizinle aynı dili konuşan bir kişinin üzerine indirdiğimiz bu vahiy ile uyarılma kasdedilmiştir.  Çünkü onlar Hz. Nuh (as)’un peygamberliğinden hayrete düşmüşler ve insanların peygamber olarak gönderilmesini kasdederek: ‘Biz bunu önce gelen atalarımızdan işitmedik.’ (Müminûn 23/24) diyorlar ve ayrıca: ‘Eğer Allah dileseydi elbette melekleri indirirdi.’ (Müminûn 23/24) diye itiraz ediyorlardı. (S. HAVVÂ, 5/203)

7/65-72  HÛD  ALEYHİSSELÂM  VE  ÂD  KAVMİ

65. Âd (kavmin)e de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O da: “Ey halkım! Allâh’a kulluk edin, sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur. Siz hâlâ ‘Allâh’ın emrine uyup azâbından sakınmaz mısınız?”dedi. [bk. 11/52-60; 41/16; 46/21-25; 51/41-43]

66. Halkından ileri gelen kâfirler: “Biz seni gerçekten bir akılsızlık içinde görüyoruz ve hiç şüphesiz seni yalancılardan olduğunu biliyoruz..” dediler.

67. (Hûd) dedi ki: “Bende hiçbir akılsızlık yoktur. Ben sâdece âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.”

68. “Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve sizin (iyiliğiniz) için çalışan güvenilir bir öğütçüyüm.”

69. “(Yoksagelecekazâbakarşı) sizi uyarmak için, içinizden bir adam vâsıtasıyla Rabbinizden size bir öğüt (veihtar) gelmesine mi şaştınız? Düşünün ki (Allah,) sizi Nuh kavminden sonra onların yerlerine geçirdi / hükümdarlar yaptı, yaratılışta size (onlaranispetle) fazla güç (vekuvvet) verdi. O hâlde Allâh’ın nîmetlerini (unutmayıp) hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz.”

70. (Onlar🙂 “Yalnız Allâh’a kulluk etmemiz ve babalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi bize geldin? O hâlde doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin (oazâb)ı getir bize.” dediler.

71. (Hûd) dedi ki: “Artık Rabbinizden üzerinize bir azap (fırtınası) ve gazap elbette gerçekleşti. Allah onlar(atapmanız) hakkında hiçbir delil indirmediği hâlde, sizin ve babalarınızın taktığı (düzmece tanrılar) isim(liput)lar hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Artık bekleyin (azâbıngelişini), ben de sizinle berâber bekleyenlerdenim!”

72. Hûd’u ve onunla berâber olanları (katımızdan) bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayanların ve îman etmeyenlerin de kökünü kestik.

65-72.  ‘Hud (a.s.) ve Ad kavmi’ Hz. Hud, kavmini Allâh’a ibâdet etmeye dâvet etmiş, Allâh’ın onlara verdiği nimetleri hatırlamalarını istemiştir. Onlar da Hz. Hûd’u beyinsizlikle itham etmişler, yalanlamışlardır. Allâh’ın vahiy indirdiğine inanmamışlar, şirk üzere kalmaya devam etmişlerdir. Buna karşılık Allah, onların kökünü kazıyan bir rüzgâr göndererek cezâlandırmış, Hz. Hûd ve müminleri cezâdan istisnâ etmiştir. (S. HAVVÂ, 5/195)

Âd bin İrem  (Tekvin sifirinde Aram diye geçmektedir), Kur’an’da sözü geçen Âd-ı Ûlâ (birinci Âd)dırlar.  Direkli, çardaklı binâları vardır. Şanı Yüce Allah, (Fecr 89/68) ‘Rabbinin Âd’a, direkli İrem’e ne yaptığına görmedin mi ki,  onun şehirlerde benzeri yaratılmamıştı’ diye buyurmaktadır Bunların evleri Yemen’de Ahkaf denilen, Cibâlü ‘remm’dedir İbn-i Cerir rivâyetine göre, Hadramevt’te hâlen Hz. Hûd’un kabri diye bilinen bir mezar bulunmaktadır. (S. HAVVÂ, 5/212)

1837 de James R.  Wellested,  Hısnı Gurab yakınında Hûd peygamberden bahseden levhalar buldu. (MEVDÛDİ, 2/48)

(67).‘Dedi ki: ‘Bende hiçbir akılsızlık yoktur.’  Âd kavmi, peygamberlerinibeyinsizliklesuçlamış, Hud (a.s.) ise, ‘Bende beyinsizlik yoktur, Rabbimin vahyettiklerini bildiriyorum’ cevabını vermiştir. Âd kavminin düşmanlık ve sapıklığına karşılık, Hûd (a.s.) verdiği cevapla, güzel bir edep örneği, büyük bir ahlâk vardır. (S. HAVVÂ, 5/208)

(69).‘…Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine geçirdi ve yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldı.’ Hz. Hûd kavmini iknâ etmeye çalışırken Allâh’ın onlara olan lütuflarından bilhassa ikisini hatırlatmaktadır: (a) Allâh’ın Nûh’tan sonra onları ‘halîfeler’ kılması, (b) Onları sağlam yapılı ve güçlü yaratması. Bunlardan ilki, Âd kavminin tufandan sonra ilk teşkilatlanan ve yeryüzünü imar faaliyetlerine girişen nesil olduğunu; ikincisi de Nûh soyundan gelen öteki kabilelere göre daha iri yapılı insanlardan oluştuğunu gösterir. (KUR’AN YOLU, 2/546)

(71).Kur’an’da tekrar edilen ‘Allâh’ın haklarında hiçbir kanıt indirmediği..’ ifâdesi, temel bir gerçeği düşündürüyor. Allâh’ın indirmediği her söz, kânun, örf veya düşüncenin bir ağırlığı yoktur, etkisi azdır ve kayboluşu çabuk olur. Fıtrat, tüm bunları hafife alır. Eğer sözler, Allah’tan geliyorsa, Allâh’ın onlara yerleştirdiği bir yetki nedeniyle, bir ağırlığı vardır ve gönüllere işler, yerleşir. Nice alımlı düşünce, nice süslü ve otorite destekli sosyal kurum ve uygulama vardır, ama Allâh’ın otoritesinden kaynaklanan bir güç içeren sözleri karşısında eriyip gider. (S. KUTUB, 4/331, 332) 

7/73-79  SÂLİH  ALEYHİSSELÂM  VE  SEMÛD  KAVMİ

73. Semûd (kavmin)e de, kardeşleri Sâlih’i (gönderdik, onlara) dedi ki: “Ey halkım! Allâh’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir mûcize geldi. İşte size bir mûcize olarak Allâh’ın dişi devesi! Onu (kendihâline) bırakın, Allâh’ın arzında otlasın, ona dokunmayın (birfenâlıkyapmayın), yoksa sizi acıklı bir azap yakalar.”

74. “(Eykavmim!) Düşünün ki vaktiyle (Allah) Âd (kavmin)den sonra size hükümranlık bahşetti, sizi yeryüzünde yerleştirdi; ovalarında köşkler edinip dağlarından evler oyar, (kayaları) yontardınız. Artık Allâh’ın nîmetlerini anın, (emirlerindençıkıp) yeryüzünde ortalığı karıştırarak bozgunculuk yapmayın.”

75. Onun kavminden (îmanetmeyip) büyüklük taslayanlar, içlerinden kendilerince zayıf (vehor) görülen mü’minlere: “Siz Sâlih’in gerçekten Rabbi katından gönderilmiş (birpeygamber) olduğunu biliyor musunuz?” dedi(ler). (Zayıf görülen müminler de🙂 “Doğrusu biz (onave) onunla gönderilenlere inananlarız.” dediler.

76. Büyüklük taslayan o kişiler: “Biz, sizin îman ettiğinizi inkâr edenleriz.” dediler.

77. Nihâyet dişi deveyi kesip öldürdüler ve Rablerinin emrine isyân ettiler ve: “Ey Sâlih! Eğer sen gönderilen peygamberlerden isen tehdit ettiğin (azâb)ı bize getir.” dediler.

78. Bunun üzerine onları şiddetli (birseslegelen) sarsılma yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çök(üpcansızkal)ıverdiler.

79. (Sâlihdegördüğüdehşetvericimanzarakarşısında) yüzünü öteye çevirip: “Ey kavmim! Andolsun ki ben, size Rabbimin gönderdiği hükmü duyurmuş ve size öğüt vermiştim. Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi.

73-79.  ‘Sâlih (a.s.) ve Semûd…’   Hz. Sâlih,  kendi kavmini Allâh’a ibâdet etmeye, Allâh’ın nimetlerini hatırlamaya dâvet etmiş, peygamberliğinin delili olarak dişi deveyi getirmiştir. Fakat onlar, kâfirlikte, büyüklük taslamakta ileri gittiler, dişi deveyi öldürdüler. Bu sebeple Yüce Allah, zelzele ve yüksek ses  ile onları cezâlandırdı. Sâdece Hz. Sâlih ve îman edenleri azaptan kurtuldu. (S. HAVVÂ, 5/195-196)

Semûd, Hz. Sâlih’in peygamber olarak gönderildiği, eski bir Arap toplumunun adıdır.   Nuh’un oğlu Sam’ın soyundan gelmiştir. Dedeleri, Semûd’un adıyla anılırlar. Suriye ile Hicaz arasında bulunan Hicr’de yaşamışlardır. Kur’an’da Ashâbü‘l Hicr diye anılırlar.  Bunlar Vâdi’l Kurâ’da kayaları oyarak evler (89/9), düz arazide de saraylar yapan bir Arap toplumu idi. (KUR’AN YOLU, 2/548, 549)

Semûd kavmi, Hz. İbrâhim’den önce yaşamış, Arab-ı Âribe kabilelerindendir. Semûd, Ad kavminden sonradır. Meskenleri, Hicaz-Şam arasında, Vâdi’l Kurâ ve çevresi olan alanlardadır. Bu meskenler hâlâ mevcuttur. Gören, dehşete kapılır. Aradan geçen binlerce yıla rağmen,  yeni yontulmuş gibi bir izlenim vermektedirler. (S. HAVVÂ, 5/218)

Rasûlullah, ashab ile birlikte, Tebük’te konaklayınca,  Semûd evleri yakınında Hicr bölgesinde konakladı. Semûd kavminin içtiği sularla hamur yapılınca, tencereleri dökmelerini emretti. Oradan uzaklaşarak, şöyle buyurdu: Onlara Îsâbet edenin benzerinin size Îsâbet etmesinden korkarım. O bakımdan onların oldukları yerlere girmeyiniz. (S. HAVVÂ, 5/218)

(75).‘Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görülenlerin inanan kesimine dediler ki: ‘Siz Sâlih’in Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?’ (..) Bu zorbalar kesimi, Sâlih’e inananlar arasındaki yoksul ve kimsesiz müminleri inançları dolayısıyla kınamış; onların inandığı şeyleri kendilerinin reddettiklerini açıkça bildirmişlerdir. Sonunda kibir ve inatları yüzünden basîreti bağlananlar, verdikleri sözü çiğneyerek deveyi kestiler. Bu, onların aslâ yola gelmeyeceklerinin açık bir ifâdesiydi. Bu sebeple şiddetli bir depremle eski inkârcı kavimlerin âkıbetine mâruz kaldılar. (KUR’AN YOLU, 2/549, 550)   

Mûcize İstemeyiniz:  Semûd kıssası münâsebeti ile Rasûlullah bizlere Allah’tan mûcize istememeyi öğretmektedir.  Rasûlullah Hicr’den geçince, şöyle buyurdu: ‘Allah’tan mûcizeler istemeyiniz. İşte Sâlih kavmi, mûcize istedi ve istedikleri oldu. Onlar, Rab’lerinin emrine karşı geldiler ve onu (deveyi) kestiler. Bu bakımdan sayha onları yakaladı. (S. HAVVÂ, 5/219)

7/80-84  LÛT  ALEYHİSSELÂM  VE  KAVMİ 

80. Lût’u da (gönderdik). (Oda) vaktiyle, kavmine demişti ki: “Sizden önceki âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir fuhşu / homoseksüellik mi yapıyorsunuz?”

81. “Siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere varıyorsunuz. Doğrusu siz haddi aşan (azgın) bir kavimsiniz.”

82. Kavminin cevâbı: “Onları (Lûtveyandaşlarını) kasabanızdan çıkarın. Herhâlde onlar, fazlasıyla temiz olan insanlarmış!” demek oldu.

83-84. Biz de onu ve ehlini (âilevetaraftarlarını) karısı hâriç kurtardık. Çünkü o, (küfrüsebebiyle) geride kal(ıphelâkol)anlardan oldu. O sırada üzerlerine (felâketgetiren) bir (taş) yağmuru yağdırdık. İşte bak, günahkâr suçluların sonu nasıl oldu!

80-84.  Lût (a.s.) Kavmi: Hz. Lût, kendi kavmini, erkeklerin erkeklerle ilişkiye girme sapıklığından vaz geçirmeye çalıştı. Kavmi, Hz. Lût’u yalanladı ve tehdit etti. Allah onları cezâlandırdı, gökten üzerlerine taş yağmuru yağdırdı. Yaşadıkları bölgeler, yerin dibine geçti, Allah, Hz. Lût ve îman edenleri kurtardı. (S. HAVVÂ, 5/196)

Lût,  Haran bin Azer’in oğludur. Hz. İbrâhim’in kardeşinin oğludur. Hz. İbrâhim ile birlikte îman etmiş, onunla birlikte Şam (Suriye)’a hicret etmişti. (S. HAVVÂ, 5/224)

Tevrat’ta bildirildiğine göre,  Ölüdeniz kıyısındaki Sodom ve Gomore (Ammure) peygamber olarak gönderilmiştir. (KUR’AN YOLU, 2/551)

Lûtiliğin Cezâsı:  İmamEbûHanîfe’nin kanaatine göre, Lût kavminin amelini işleyen bir kimse, o kavme yapıldığı gibi, yüksekçe bir yerden atılır ve arkasından da taşlanır. (S. HAVVÂ, 5/225)

Hadis: İbn-i Abbas’tan: Rasûlullah şöyle buyurdu: ‘Lût kavminin amelini işlediğini tespit ettiğiniz kimseyi, ister yapan olsun, ister yapılan, öldürünüz.   (Ebû Dâvud, Tirmizi, İbn Mâce’den S. HAVVÂ, 5/225)

Kadınlara arka yoldan yaklaşmak, küçük Lûtiliktir. Ve bu da icma ile haramdır. (S. HAVVÂ, 5/225, 226)

(84).‘Bir bak ki, günahkârların âkıbeti nasıl oldu!’ 84’ncü âyetteki ‘bak’ emri, aklı olup düşünen herkesedir. Bakmak, onların durumundan ibret alıp yaptıklarından sakınmak içindir. O hâlde Cenâb-ı Hakk’ın, peygamberlerine karşı gelen günahkâr ve azgın kavimleri nasıl helâk ettiğine bakıp ibret almak, böyle bir hazin âkıbete uğramaktan sakınmak gerekir. (Ö. ÇELİK, 2/215)  

7/85-93  ŞUAYB  ALEYHİSSELÂM  VE  KAVMİ

85. Medyen’e (Hicr ve Eyke halkına) de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik, onlaraşöyle) dedi: “Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyâsını (mallarını ve haklarını) eksik vermeyin, (îmanveilâhîadâletle) düzeltildikten sonra da yeryüzünde (tekrarsaparak) bozgunculuk yapmayın. Eğer inanan kimseler iseniz, bunlar sizin için hayırlıdır.”

86. “Îman edenleri tehdit edip Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğri göstermek isteyerek yol başına oturmayın (tuzaklar kurmayın). Düşünün ki vaktiyle siz az idiniz de (Allah) sizi çoğalttı. Bakın (Allâh’ınemirlerindensaparak) fesat çıkaranların sonu nasıl oldu!”

87. “Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene îman etmiş, bir grup da îman etmemişse, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

88. Kavminden (îmanetmeyip) büyüklük taslayan ileri gelenler: “Ey Şuayb! Seni ve seninle berâber îman edenleri ya kesinkes kasabamızdan çıkaracağız ya da kesinlikle milletimize (bizimyaşadığımızdinimize) dönersiniz.” dediler. O da: “Biz istemesek de mi?” dedi.

89. “(Sonrabilinki) Allah bizi, (vahiyleobâtıldîninizeinanmaktan) kurtardıktan sonra, eğer sizin (bâtıl) dîninize dönersek, Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allâh’ın dilemesi dışında o (sizinki)ne dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi herşeyi kuşatmıştır. Biz ancak Allâh’a güvendik. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hak olan ne ise ona hükmet, sen hükmedenlerin en hayırlısısın.”

90. Kavminden inkâra sapanların ileri gelenleri: “Eğer Şuayb’a uyarsanız, kesinlikle zarara uğrar, perişân olursunuz.” dediler.

91. Sonunda onları müthiş bir deprem yakalayıverdi ve yurtlarında dizüstü çök(üpcansızkal)ıverdiler. [bk. 11/84-95]

92. Şuayb’ı yalanlayanlar… Sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar var ya (işte) asıl zarara uğrayan onlar oldular.

93. Bunun üzerine (Şuayb), onlardan yüz çevirip: “Ey kavmim! Andolsun ki Rabbimin gönderdiği hükümleri size duyurmuştum ve size öğüt vermiştim. Artık kâfir bir kavme ne diye üzüleyim?” dedi.

85-93. (85).‘Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik.’ Medyen toprakları Hicaz’ın kuzeybatısında, oradan Kızıldeniz’in doğu sâhiline, güney Filistin’e, Akabe körfezine ve Sînâ yarımadasının bir bölümüne kadar uzanan bölgelerde yer alır. Medâyin’de yaşayanlar büyük tüccar idiler. Onların yerleşim merkezleri, Kızıldeniz sâhilini takip eden Yemen – Mekke ve oradan Sûriye ticâret yolu güzergâhı ile Irak’tan Mısır’a giden yolun kesiştikleri mevkilerde yer alır. Bundan dolayı da onlar Araplar arasında iyi bilinirler ve helâk olmalarından sonra bile, Sûriye ve Mısır’a giden ticâret kervanlarının yolları onların arkeolojik kalıntıları arasından geçmesi nedeniyle hatırlanırdı. (MEVDÛDİ, 2/58)  

‘Ey kavmim, Allâh’a kulluk edin.’ Onları Allâh’a ve O’nu tevhid etmeye dâvet etti. Bu ise bütün Rasullerin dâvetidir. (..) ‘O hâlde ölçüyü ve tartıyı doğru tutun.’ Tastamam yapın, eksiksiz yapın. ‘İnsanların eşyâsını eksık vermeyin.’ Ölçüyü ve tartıyı eksiltmek suretiyle onların haklarını azaltmayın. Onlar, bütün alışverişlerinde insanları aldatıyor ve eksik ölçüp tartıyorlardı. (..) ‘Allâh’ın yolundan alıkoyarak ve onun eğriliğini isteyerek öyle her yolun başını tutup oturmayın.’ Allâh’ın yolundan alıkoymak maksadıyla tehdit ederek, bu yolun eğrilmesini isteyerek yol başlarını tutmayın. (S. HAVVÂ, 5/226, 227)  

(88).‘Kavminden (îmanetmeyip) büyüklük taslayan ileri gelenler: “Ey Şuayb! Seni ve seninle berâber îman edenleri ya kesinkes kasabamızdan çıkaracağız ya da kesinlikle milletimize (dînimize) dönersiniz.” dediler.’ Puta tapanlar / bâtıl dinliler, atalarından duyduklarını din kabul edip Allâh’a ve O’ndan gelenlere teslimiyeti kabul etmediklerinden peygamberleri ve onlara inananları yurtlarından çıkarma / sınır dışı etme tehdidinde bulunmuşlardır. Hâlbuki onlar bilmiyorlar ki inananların vatanı, inancını rahatça yaşadığı her yerdir. [krş. 8/30; 17/76; 63/8] (H. T. FEYİZLİ, 1/161)

(89).‘Allah bizi ondan kurtardıktan sonra yine sizin dîninize dönecek olursak, doğrusu Allâh’a karşı yalan uydurmuş oluruz.’  Hz. Şuayb, ‘yine sizin dîninize dönecek olursak’ sözünü nasıl söyleyebilir? Çünkü peygamberin küfre girmesi imkânsızdır, sorusu akla gelebilir. Cevabı: O kendi kavminin eski dinlerine dönmesini kast etmiştir. Her ne kadar, kendisi böyle dönüşten uzak olsa da, bu ifâdesi tağlib (çoğunluğun esas alınması) hükmüne göre söylenmiş sözdür. (S. HAVVÂ, 5/228)

Medyen halkı, büyük bir iddiâ ve yeminle söyledikleri ‘Ey Şuayb! Seni ve sana îman edenleri hiç şüpheniz olmasın ki memleketimizden sürüp çıkaracağız.’ (A’raf 7/88) sözleri karşılığında cezaya çarptırıldılar ve yurtlarından feci bir şekilde hem de ebediyen dönüşü olmayan bir çıkarılma ile çıkarılanlar da onlar oldu. ‘asıl zarara uğrayanlar, Şuayb’ı yalanlayanlar oldu.’  (A’raf 7/92) sözü ile de onların ‘Bakın eğer Şuayb’ın arkasından giderseniz, o takdirde siz de kesinlikle zarara uğrar, perişan olursunuz.’ (A’raf 7/90) sözleri karşılığındaki cezâları haber verilmektedir. Onlar bu haksız sözlerine karşılık cezalandırılmışlardır. (Ö. ÇELİK, 2/220) 

7/94-99  GEÇMİŞ  ÜMMETLER  VE  ALINACAK  İBRETLER

94. Biz, hangi beldeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını, (inkârlarıyüzünden) ancak yalvarıp yakarsınlar diye, fakirlik ve sıkıntıyla yakalamışızdır.

95. Sonra bu kötülük / sıkıntı yerine iyilik (vebolluk) getirdik. Nihâyet çoğaldılar (isyânabaşlayıp): “Babalarımızın başına da sıkıntı ve felâket, iyilik ve bolluk geldi” dediler (ibret almadılar). Bu sırada hiç hatırlarından geçmezken onları ansızın (azâbımızla) yakalayıverdik. [krş. 7/130-131]

96. Eğer o beldelerin halkı, îman edip (Allâh’akarşıinkârveisyandan) sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereket (kapı)larını açardık. Fakat (peygamberlerini) yalanladılar, biz de kazandıkları (günahları) yüzünden onları (azapla) yakaladık. [bk. 10/98; 34/34; 37/147-148]

97. Beldelerin (inkârcı) halkı geceleyin kendileri uyurken, azâbımızın onlara gelmesinden emin mi oldular?

98. Veya o beldelerin halkı kendileri eğlenip oyalanırken bir kuşluk vaktinde azâbımızın onlara gelmesinden emin mi oldular?

99. Veya onlar, Allâh’ın azabından emin mi oldular? Fakat kendilerine yazık eden topluluktan başkası, Allâh’ın (mühletverdiğiazap) cezâsından emin olmaz.

94-99. (95).‘Bunun üzerine biz de onları kendileri farkına varmadan ansızın yakalayıverdik.’ Birden bire tutmaktan maksat,  Âd ve Lût kavminde olduğu gibi yalnız helâkin bir anda ve göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre içerisinde olması değil,  Semûd kavminde olduğu gibi yakalamanın ansızın başlayıp, helâkin bir müddet devam etmesi demektir. Bâzı kavimler birden yakalanıp birden mahv edilmiş,  bâzıları da birden bire yakalanıp, sürüne sürüne mahvedilmişlerdir.  (ELMALILI, 4/84)

Çağlar boyu otorite ve saltanatlarının elinden gideceğinden ve Allâh’ın emirlerinin hâkim olacağından korkan Firavun ve benzerleri, peygamberleri kendilerine râkip, onlara inananları da potansiyel suçlu görerek onlara her türlü eziyeti revâ görmüşlerdir. Hâbuki yüce Allah kullarının din ve ahlâklarının bozulmasından ve onları kula kulluktan kurtarmak için emirlerini bildiren peygamberler göndermiştir. Ama onları dışlayan, emirleri kabullenmeyen, akıllarına, hevâlarına ve tâğûtlara tapan âsî kavimlere, ilâhî kânun gereği, bâzen darlık, kuraklık, kıtlık ve âfet şeklinde uyarılar gelmiş, fakat bunun karşısında, “Bunlar tabiat olayları/doğal afetlerdir.” deyip geçmişler, bâzen de bolluk ve rahat verilince onun da bir imtihan olduğunu düşünmeyip şımarıp azmışlar, yüce Allâh’ın takdirini, O’na sığınmayı, tevbe ve şükrü unutmuşlardır. Böylece de helâk olup gitmişlerdir. (H. T. FEYİZLİ, 1/161)

(96).‘Şâyet belde halkı îman etmiş ve sakınmış olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereket (kapı)ları açardık.’ Âyet-i kerîme ekonomik rahatlığa ulaşmayolununîmanvetakvâdangeçtiğini göstermektedir.  Allâh’ın şeriatını çalışmaz, işlemez hâle getiren ya da ona aykırı düşen kâfir toplumların ekonomik düzenlerinin uygulanması ile refah gerçekleşmez. (S. HAVVÂ, 5/244)

Göğün ve yerin bereket kapılarının açılmasının iki mühim sebebi îman ve takvâdır. Eğer helâk kıssaları anlatılan o ülke halkları, bu hususlara dikkat etseydiler, helâk olmayacak; aksine gökten ve yerden elbette büyükbereketlere nâil olacaklardı. ‘bereketler’den maksat, gökten ve yerden insanoğluna ihsan edilen maddi ve mânevi bütün hayırlar, nimet ve ihsanlardır. (Ö. ÇELİK, 2/224)

Îman ve takvânın sonu bereket, bolluk, mutluluk ve esenliktir: Bu hükmü, ‘îman etseler ve Allâh’a karşı gelmekten sakınsakardı, elbette onlara göğün ve yewrin bereket kapılarını açardık’ cümlesi, açıkça ifâde etmektedir. Talâk sûresinin 2 v2 3’ncü âyetlerinde ‘Kim îman edip Allâh’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar ve onu beklemediği yerden rızıklandırır’ şeklinde ifâde edilmiştir. Takvâlı olabilmek için, şartlarına uygun îman etmek, bütün farz görevlerini yapmak ve bütün haramlardan sakınmak gerekir. (İ. KARAGÖZ 2/692).

Âfet ve musîbetlerin sebebi insanların inkâr ve zulümleridir: Yüce Allah, zâlim ve merhametsiz değildir. Kullarına zerre kadar zulmetmez. Bu itibarla dünyâda ve âhirette insanların başına gelen âfet ve sıkıntılar, insanların inkâr ve isyanları, zulüm ve azgınlıkları sebebiyledir. Bu husus âyette’Biz de onları işledikleri günahları sebebiyle yakalayıp cezâlandırdık’ cümlesi ifâde etmektedir. Önceki âyetlerde beş peygamberin kavminin inkâr ve iayanları sebebiyle cezâlandırıldığı bildirilmişti. (İ. KARAGÖZ 2/692)   

(97).‘Onlar Allâh’ın azabından emin mi oldular? Fakat (nefislerineuyup) kendilerine yazık eden topluluktan başkası Allâh’ın (mühletverdiği) azaptan emin olmaz.’  Allâh’ın azâbından emin olmak küfürdür. (İ. H. BURSEVİ, 6/228)

Allâh’ın affedeceğine güvenerek, günahlara alabildiğine devam etmek küfürdür. Allâh’ın rahmetinden ümit kesmek de bunun gibidir:  Çünkü şânı yüce Allah, ‘Kâfirlerden başkası Allâh’ın rahmetinden ümidini kesmez‘ (12/87)  diye buyurmuştur.

Bu emin olmak duygusu Allâh’ın kendisinden intikam almaya kâdir olmadığı inancından kaynaklanıyorsa, Allah rahmet edemeyeceği, merhamet edemeyeceği, ihsanda bulunamayacağı inancından kaynaklanıyorsa, bu inanış küfürdür.  (S. HAVVÂ, 5/245)

Allâh’a gönülden inananlar, O’nun azâbından her an korkarlar ve O’na karşı her türlü saygısızlıktan kaçınırlar. Ancak inanmayanlar, Allah’tan korkmazlar ve O’nun emir ve yasaklarını hiçe saydıklarından kendilerini güvende zannederler. Hâlbuki âfetlerin ne zaman ve nereye geleceği belli olmaz. [bk. 7/4; 16/45] (H. T. FEYİZLİ, 1/162)

‘.. emin mi oldular’ sorusu, ‘emin olmasınlar’ anlamındadır. ‘.. beldelerin halkları’ ile maksat, Mekke ve civârında yaşayanlarve bunların konumunda olanlardır. ‘Allâh’ın mekri’ ile maksat; Allâh’ın zâlimlere inkâr, isyan ve zulümlerine rağmen nîmet vermesi, kendilerini düzeltmeleri için mühlet vermesi, sonra ansızın cezalandırmasıdır. (İ. KARAGÖZ 2/693).

7/100-126  MÛS (A.S.)’IN  ÂS  MÛCİZESİ  VE  SİHİRBAZLAR

100. (Ey Peygamberim!) (Önceki) sâhiplerin(inhelâkin)den sonra, dünyâ mülküne vâris olanları şu (olaylar) yola getir(iphâlâuyandır)madı mı! Eğer biz dileseydik, (Mekke halkını) günahları yüzünden felâkete uğratır ve kalpleri üzerine mühür basardık da onlar (hakikati) işitmezlerdi.

101. (Ey Peygamberim!) İşte o beldeler… Sana onların haberlerinden (bâzısını) anlatıyoruz: Andolsun ki onlara peygamberleri açık deliller getirmişti. Fakat daha önce yalanladıkları şeylere îman edecek değillerdi. Allah kâfirlerin kalbini (küfürlerindekiinatlarısebebiyle) işte böyle mühürler. [bk. 11/101-102; 17/15]

102. Biz, insanların çoğunda (îmanveitaat) sözüne bağlılık bulamadık. Onların çoğunu gerçekten itaatten çıkmış kimseler bulduk.

103. Sonra onların (Nuh, Hud, Sâlih, Lût ve Şuaybpeygamberlerin) ardından Mûsâ’yı  mûcizelerimizle Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına gönderdik. Onlar da (inkârederek) mucizelerimizi inkâr ettiler. Bak, fesat çıkaranların sonu nasıl oldu?

104. Mûsâ dedi ki: “Ey Firavun! Şüphesiz ben âlemlerin Rabbi katından (gönderilmiş) bir Elçi’yim.”

105. “(Benimiçin) doğru olan görev, Allâh’a karşı haktan başkasını söylemememdir. Doğrusu size, Rabbinizden bir mûcize ile geldim, artık İsrâiloğulları’nı benimle (Şam’a) gönder.”

106. (Firavun) dedi ki: “Eğer bir mûcize ile geldiysen ve eğer doğru söyleyen birisi isen haydi getir de (göster) onu!”

107. Bunun üzerine (Mûsâ) âsâsını (yere) attı. Âsâ hemen apaçık bir yılan oldu.

108. Elini (koltuğunasokup) çıkardı, eli hemen bakan kimseler için bembeyaz oldu.

109. Firavun’un kavminden ileri gelenler dedi ki: “Doğrusu bu çok bilgili bir sihirbazdır.”

110. “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.” (Firavun): “Öyleyse ne buyurursunuz?”

111. (İleri gelenler) Dediler ki: “Onu ve kardeşini (Hârûn’u) beklet; (busırada) şehirlere toplayıcı (tellâl)lar gönder.”

112. “Bilgili sihirbazların hepsini sana getirsinler.”

113. Sihirbazlar Firavun’a geldi(ler): “Eğer gâlip gelenler biz olursak, bize elbet bir ödül var, değil mi?” dediler.

114. (Firavun🙂 “Evet” dedi, “hem de siz, mutlaka (benim) yakınlar(ım)dan olacaksınız.”

115. (Sihirbazlar🙂 “Ey Mûsâ! Sen mi (hüneriniönce) ortaya koyacaksın, yoksa (önce) biz mi koyalım?” dediler.

116. (Mûsâ🙂 “Siz ortaya koyun.” dedi. (Onlarellerindekiipvesopaları) atınca, insanların gözlerini büyülediler. Onlara korku saldılar; büyük bir sihir (meydana) getirdiler.

117. Biz de Mûsâ’ya: “Âsânı bırak.” diye vahyettik. Bir de ne görsünler; o, (sihirbazların) uydurup gösterdiklerini yakalayıp yutuyordu.

118. İşte gerçek meydana çıktı ve onların yaptıkları boşa gitti.

119. İşte orada yenildiler ve küçük düştüler.

120. Sihirbazlar (buyenilgiüzerine) secdeye kapandılar.

121-122. “…Mûsâ ve Hârûn’un Rabbi olan âlemlerin Rabbine îman ettik.” dediler.

123. Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden önce ona îman ettiniz ha! Şüphesiz bu, halkını oradan çıkarmak için şehirde (aranızdaanlaşarak) kurduğunuz bir tuzaktır. Yakında (başınızanelergeleceğini) bileceksiniz.”

124. “Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım.” [krş. 5/33; 20/71]

125-126. (Onlar🙂 “Şüphesiz biz (herhâlükârdaölüp) Rabbimize döneceğiz.” dediler. 126. “Ve sen ancak, Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde (onlara) îman ettik diye bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz; üstümüze sabır yağdır, bizi müslümanlar olarak öldür.” dediler.

100-126. (101).(Peygamberler açık delil getirmişti) fakat daha önce yalanladıkları şeylere îman edecek değillerdi. Allah, kâfirlerin kalbini (inatlarısebebiyle) işte böyle mühürler.’ Sünnetullah’agöre, bir toplumun helâki, geçmiş milletlerden ve kalıntılardan ibret alınmadığı zaman gerçekleşir. Bir kişi hakkında sünnetullah şöyledir: Eğer bir insan kasden gözlerini kapatırsa, güneş ışığı ona yardımcı olamaz. (MEVDÛDİ, 2/67)

(102).‘Biz insanların çoğunda sözünde durma (diye bir şey) bulmadık.’ ‘Ahd’, Allâh’ın Hz. Âdem’in sulbüne, soyuna ve dolayısıyla bütün insanların fıtratına bahşettiği hakkı ve hakikati bulma, kabul etme eğilimi, her insanın yaratılışının en başında potansiyel olarak sâhip bulunduğu îman ve iyilik istîdâdı, ezelde Allâh’ın Rab oluşunun ikrârı (7/172) demektir. ‘Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar’ (Müslim) hadisinin ifâde ettiği anlamdır. Âyette insanların çoğunun mümin olmadıkları ve kâfir oldukları beyan edilmektedir. (İ. KARAGÖZ 2/696).

(103).‘Sonra onların (opeygamberlerin) ardından Mûsâ’yı mûcizelerimizle  Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına gönderdik.’  Hz. Mûsâ MÖ. 13. Yüzyılın, (1200 lü yılların ortaları)nda yaşadığı sanılmaktadır. Firavun, Mısır krallarına verilen addır.  Kur’an’da sözü edilen mumyası da bulunmuş olan, II. Ramses olduğu söylenir. (H. T. FEYİZLİ, 1/162)

Hz. Mûsâ’nın kıssasında iki ayrı Firavun’dan söz edilmektedir. Biri Hz. Mûsâ’nın doğduğu zaman Mısır’ı idâre etmekte olan ve Hz. Mûsâ’yı evine götürüp, büyüten Firavun; diğeri ise İsrailoğullarını serbest bırakması istenen ve Kızıldeniz’de boğulan Firavun’dur. (MEVDÛDİ, 2/69)

İsrailoğulları: Hz. Yâkub’un 12 oğluna ve soyuna İsrailoğulları denir. Aynı ırka Yâkub’un en büyük oğlu Yahuda’dan dolayı Yahûdi de denir. Bu ırk, her ne kadar Hz. İbrâhim’e dayanıyorsa da, Hz. Mûsâ’ya tâbi olduklarından Mûsevi de denir.  Hz. Yusuf zamanında Filistin’den Mısır’a göç eden Yahûdiler, Firavunların baskısı altında ezilmişlerdir. Hz. Mûsâ, onları firavunun zulmünden kurtardı. (H. DÖNDÜREN, 1/300)

(107).‘Bunu üzerine Mûsâ, âsâsını yere attı. Bir de baktılar ki, apaçık bir yılan.’  Bu âyet, maddenin yapı değiştirmesinin, bir şeyin hakikatinden başka bir şeye dönüşmesinin mümkün olduğunun en büyük delilidir. Meselâ bakırın altına dönüşmesi gibi. Böyle bir değişim mümkündür. (Âlûsi’den S. HAVVÂ, 5/270) Çağımızda ilim adamları atomun yapısındaki elektron ve protonların sayısını değiştirmek sûretiyle bir cismi, başka bir cisme dönüştürmek imkânına sâhiptir. (S. HAVVÂ, 5/270, 271)

(109).‘Firavun’un kavminden ileri gelenler: Şüphesiz bu, bilgili (usta) bir sihirbazdır’ dediler’   Mûcize, Yüce Allâh’ın peygamberlerini, dâvâlarında desteklemek ve sözlerini doğrulamak için onların ellerinde meydana getirdiği olağanüstü hâllerdir. (..) Hz. Mûsâ zamanında sihir/ büyü çok yaygındı. Sihrin toplum üzerinde büyük bir etkisi vardı. Hz. Mûsâ’nın en büyük mûcizesi de âsânın yılan olması ve sihirbazların yılan şeklinde gösterdiği ipleri yutmasıdır. (..) Hz. Îsâ döneminde de tıp ilmi yaygındı. Bu yüzden Hz. Îsâ’nın mûcizeleri de ölüleri diriltmek, körleri iyi etmek gibi mûcizeler verilmişti. (..) Hz. Muhammed (s) döneminde ise fesâhat, belâğata itibar edilmekte olduğundan, onun mûcizesi de Kur’ân-ı Kerim olarak ortaya çıkmıştır. (H. DÖNDÜREN, 1/300, KUR’AN YOLU, 2/567)

(117).‘Biz de Mûsâ’ya âsânı bırak diye vahyettik. Bir de ne görsünler: Onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.’ Âsâdan olan yılan, her nereye gittiyse, ip ve sopaları oynayan yılanlar şeklinde gösteren sihirin etki alanını kırmış ve çevrelerinde bir dönmesiyle de bunlar ip ve sopalar hâline dönerek gerçek kimlikleriyle görünmeye başlamışlardır. (MEVDÛDİ, 2/75)

(119).‘İşte orada yenildiler ve küçük düştüler.’ Çünkü bâtıl ve bâtıla dayalı şeyler, vahye dayalı hareketler karşısında eriyip yok olurlar. Fakat ortaya konulan hak, bâtıla bulanmış veya bâtılla karıştırılmışsa, hak olma özelliğini kaybedecek ve bâtıla etki edemeyecektir. Eğer Hz. Mûsâ da onların öğrendikleri düzen ve düzeneklere başvursa idi, yılanlar, toplanılan o meydanda birbiriyle boğuşurlardı. Fakat Hz. Mûsâ vahye dayandığı için onların hepsi yenik düştüler.) [krş. 20/69; 21/29 ve 109. sûre] (H. T. FEYİZLİ, 1/163)

(120).‘Sihirbazlar (buyenilgiüzerine)  secdeye kapandılar.  Mûsâ ve Hârûn’un Rabbine îman ettik dediler.’  İman, birkaç sâniye içerisinde sihirbazların yapılarında meydana getirdiği değişiklik, dikkatlerden kaçmamıştır. Aynı insanlar, atalarının dînine yardım için evlerini barklarını terk etmişlerdir. Az önce,  Hz. Mûsâ ile mücâdelelerinde gâlip gelirlerse alacakları ücreti soran bu insanlar, az sonra gerçek îmanın cesâreti ile doluyorlardı. (MEVDÛDİ, 2/77)

Sihirbazlar, Mûsâ’ya îman edip onun tarafına geçtiklerini gâyet açık olarak göstermişlerdi. Bu sebeple Firavun’un ‘Ben size izin vermeden ona îman ettiniz öyle mi?’ anlamına gelen sözü, bir soru olmayıp tehditten ibârettir. Nitekim ‘Ama yakında göreceksiniz’ deyip bunun ardından vereceği cezâları sıralamasından da bu anlaşılmaktadır. ‘Ben size izin vermeden…’ şeklindeki sözü de Firavun’un, neye inanıp neye inanmayacaklarına kadar, onların her türlü tutum ve davranışlarına hükmettiğini, vicdanlarını baskı altında tuttuğunu göstermektedir. (KUR’AN YOLU, 2/570, 571)  

Bu olay insanlık târihinde materyalizmin iflâs ettiğini ortaya koyan kesin bir realitedir! Az önce başardıkları takdirde Firavun’dan ücret isteyen, idâri mekanizmaya  yakın olmayı arzu eden bu bir avuçluk insan topluluğu kendisini Firavun’un üstünde gören tehditleri ve cezâlandırmaları küçümseyen, cezâlandırmayı ve asılmayı mükâfâtını Allah’tan dileyerek, direnerek karşılayan topluluğa dönüşmüştür. (S. KUTUB, 4/389)   

(..) İşte bu niteliklere sâhip bir îman Firavun’un tahtını ve tâcını tehdit eder. Firavun’un otoritesinden, saltanatından başka ve aynı anlamdaki bu ifâde ile Firavun’un ilâhlığından destek alan makamlarını, mevkilerini ve otoritelerini tehdit altında bırakır. Puta tapıcı toplumun bütün değerlerinin hepsini tehdit etmeye başlar. Savaşın bu özellik ve karakterini böylece kavramak, yalnız Allâh’ın ilâhlığına çağırmaya kalkışan, bunun için ortaya çıkan herkes için zorunludur. İşte tek başına şavaşın karakterini bu şekilde kavrayış, önceleri büyücü olan müminlerin, Allâh’a dâvet yolunda karşılaştıkları bütün engellemeleri basit görmelerini sağlamıştır. (S. KUTUB, 4/390)

(126).“Ve sen ancak, Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde (onlara) îman ettik diye bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz; üstümüze (bol) sabır yağdır, bizi müslümanlar olarak öldür.” dediler.’ İşte Firavun, Nemrut ve benzerleri, kendi otoritelerine ters düşenlere, vahye ve tevhîde tâbi olanlara çeşitli cezâlar uygulamışlardır. Çünkü bu tür kişiler, kendilerini rab yerinde gördüklerinden, gerek Allâh’a ve Peygamber’e îman, gerekse onların emirlerine itaat, ancak kendi izinleri ölçüsünde olsun isterler (20/71). Her ne kadar bir zaman Fransız İhtilâli’nde “Sezar (Kral)’ın hakkı (hukuku) Sezar’a, Tanrı’nınki de Tanrıya göredir.” denmişse de Tanrı’nın haklarını vermede / emirlerini yerine getirmede de yine kral tanrı durumuna geçen Sezar’ın izni geçerli olmuştur. Firavun ve ileri gelenlerinin korkuları, inananların çoğalması ve sistemlerinin çökmesinden ileri gelmektedir. Çok kimse, sihirbazların bu îman cesaretini gösterememiştir.) [bk. 5/59; 9/74; 12/106; 20/70-74; 26/46-49; 85/4-8] (H. T. FEYİZLİ, 1/164)

7/127-129  FİRAVUN’UN  YAPTIĞI  HAKSIZLIKLAR

127. Firavun kavminin ileri gelenleri (Firavun’a): “Mûsâ ve kavmini, bu yerde (Mısır’da) bozgunculuk etmeleri, (Mûsâ’nında) seni ve ilâhları terk etmesi için mi bırakıyorsun?” dedi(ler. Firavunda🙂 “Oğullarını öldürteceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız; elbette biz, onların üstünde otoriter (birgüc)üz.” dedi.

128. Mûsâ, kavmine: “Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allâh’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı yapar. (Güzel) âkıbet (Allâh’ınemir ve yasaklarına) uygun yaşayanlar içindir.” dedi.

129. (Mûsâ’yaîmanedenler: “EyMûsâ! Sen) bize (peygamber) gelmeden önce de, geldikten sonra da, bize (hep) işkence edildi.” dediler. (Mûsâ: “Birazsabredin,) umulur ki Rabbiniz, düşmanınız (olan Firavun ve kavmin)i yok eder, bu yerde (Mısır’da) sizi yerlerine hükümran yapar da nasıl hareket edeceğinize bakar.” dedi.

127-129. (127).‘Firavun’un kavminden o mele’ o meclis üyeleri ‘Mûsâ’yı ve kavmini bırakacak mısın’ Yâni sihirbazları asıp kesip de Mûsâ’yı ve kavmini, yâni İsrâiloğullarını bırakacak mısın ‘ki yeryüzünde fesat çıkarsınlar ve bırakacak mısın ki o Mûsâ, seni ve ilâhlarını terk etsin’ dediler.’ Böyle diyerek Firavun’u Hz. Mûsâ aleyhine körüklediler ve harekete geçirmek istediler. (..) O hâlde Mûsâ’nın cezâlanmasını isteyenler, daha önce Mûsâ hakkında ‘Muhakkak ki bu bilgili bir sihirbazdır’ diyerek ona sihir isnad edenlerdir. Ayrıca ‘onu ve kardeşini beklet, toplayıcıları şehire gönder..’ diyerek Firavun’u böyle bir tecrübe ve imtihana girmeye teşvik etmiş olan cemiyet erkânıdır. (..) Bunun üzerine Firavun ileri gelenlerine cevap vermek üzere ‘Dedi ki: Oğullarını öldürtecek, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz onların üzerinde kahredici güce sâhibiz.’ Yâni onlara daha önce yaptığımız gibi, dilediğimizi yine de yaparız, merak etmeyin. Güyâ Firavun bu son cümle ile yenilgi endişesini ve ezikliğini silmek ve adamlarına moral vermek istiyor. Fakat ne kadar dikkat çekicidir ki, Mûsâ hakkında hiçbir şey söylemiyor. Zîrâ âsâdan öyle gözü yılmış, Mûsâ’dan öyle korkmuş idi ki, ona saldırmak şöyle dursun, ismini bile söylemekten çekiniyordu. (ELMALILI, 4/112, 113)   

(..) Nerede olursa olsun, insanlar herhangi bir insandan yasalar alıp ona itaat ederse, ona ibâdet etmiş olurlar. Bu aynı zamanda Peygamberimizin (s) yüce Allâh’ın Yahudiler ve hıristiyanlara ilişkin ‘Onlar hahamlarını  ve papazlarını Allah’tan başka ilâhlar edindiler..’ (Tevbe 9/31) âyetine getirdiği yorumla da uyum arzetmektedir. Adiy bin Hâtem bu âyetin okunduğu sıradamüslüman olmak için Rasûlullâh’ın huzûruna gelen bir hıristiyandı. Âyeti duyduğunda, ‘Ey Allâh’ın peygamberi, onlar hahamlarına ve papazlarına tapmıyorlardı’ demişti. Peygamberimiz (s) ‘Evet, ama onlara tapınıyorlardı; onlar haram olan şeyleri helâl kılıyor, helâl olan şeyleri de haram kılıyorlar, onlar da bunu kabul ediyor ve kendilerine tâbi oluyorlardı. İşte bu, onların hahamlara ve papazlara ibâdeti demekti.’ (Tirmizi’den, S. KUTUB, 4/391, 392)   

(128).‘Mûsâ kavmine’ Firavun’un öldürme kararını işitip telâşa düştükleri zaman, İsrâiloğullarına şu iki emri ve iki müjdeyi tebliğ ederek, onları teskin etmek için dedi ki: ‘Allah’tan yardım dileyiniz’ yâni Allah dilemeyince hiç kimsenin birşey yapamayacağını, bütün kuvvet ve kudretin Allâh’ın elinde olduğunu biliniz, ümitsizliğe düşmeyiniz de Allah’dan yardım isteyiniz. Kalplerinizi, fikirlerinizi, emellerinizi, kuvvetlerinizi ve varlıklarınızı Allah’ta birleştiriniz de öz ve söz birliğiyle Allah diyerek çalışınız. ‘ve sabrediniz’ Firavun’un sözlerinden telâşa kapılıp, ‘Allah bu adama neden yapacağını yapmıyor’ diyerek acele etmeyiniz; dayanıklı ve sabırlı olunuz. ‘Muhakkak ki yeryüzü Allâh’ındır.’ Şu hâlde Mısır da O’nundur. ‘onu, kullarından kime dilerse ona miras yapar.’ Babadan oğula kalan mîras gibi, elden ele geçirir. ‘âkıbet de müttakilerindir.’ Hayırlı son, başarılı sonuç, saygısızların şu veya bu kavmin değil, korunanlarındır ki, Allah’tan yardım isteme ve sabır bu korunmanın ilk şartlarıdır. (ELMALILI, 4/114)

(129).Lâkin Mûsâ’nın kavmi, mutlak anlamdaki bu iki müjdeden de teselli bulmadılar ki, Mûsâ’ya ‘Biz, dediler, ‘sen bize gelmeden önce de eziyet görüyorduk, sen geldikten sonra da görüyoruz.’ Öncekiyle Hz. Mûsâ’nın doğumundan önceki yapılan eziyeti ve erkek çocuklarının kesilmesi işkencesini, sonrakiyle de bu defa yapılacağı söylenen öldürme ve tehditleri kastediyorlar. Gerçi İsrâiloğullarının, Firavun ve adamlarının elinde köle sayılmaları, ağır işlerde kullanılmaları, çok ağır vergiler altında ezilmeleri gibi daha birçok çektikleri eziyetler vardı ve onların bu sözleri bütün bu çektikleri eziyetleri de içine alıyor olabilir. (..) Mûsâ, kendi kavminin böyle çâresizlik içinde sızlandığını görünce ‘Umulur ki dedi, Rabbiniz düşmanınızı yok eder, sizi de yeryüzüne halîfe yapar.’ İlâhi hükümlerin yürütülmesine sizi halîfeler yapar da ‘bakar, nasıl amel edeceksiniz,’ güzel işler mi yapacaksınız, çirkin işler mi? Bilfiil açığa çıksın da ona göre iyiye iyi, kötüye kötü son mükâfâtınızı veya cezânızı versin, işte böyle müjde verdi. (ELMALILI, 4/114, 115)

7/130-134 FİRAVUN VE KAVMİNİN CEZÂLANDIRILMASI 

130. Andolsun ki biz, Firavun (ve) halkını, düşünüp ibret alsınlar diye, yıllarca kuraklık ve kıtlık ile cezâlandırdık. [krş. 2/49-50]

131. Onlara iyilik (bereket) gelince: “Bu bizim (hakkımız)dır.” derler. Eğer onlara bir kötülük (kıtlık, musîbet) ulaşırsa, Mûsâ ile onun berâberinde olanları uğursuz sayarlar. Haberiniz olsun ki onların uğursuzluğu (amellerisebebiyle) ancak Allah katındandır / yaratması iledir. Fakat çokları (bu gerçeği) bilmezler. [krş. 7/95-96]

132. (Firavun’unyandaşları, Mûsâ’ya🙂 “Bizi büyülemek için bize her ne mûcize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.” dediler.

133. Bundan dolayı (Biz) onların üzerlerine ayrı ayrı mûcizeler olarak tûfan, çekirge, haşerat, kurbağalar ve (sularına) kan gönderdik; yine de (hiç birinden ders almadılar,) büyüklük tasladılar ve suçlu / günahkâr bir toplum oldular.

134. Üzerlerine (birde) o azap (felâketi) çökünce: “Ey Mûsâ! Rabbine, sana verdiği söz (veteminat) hürmetine, bizim için duâ et. Eğer bu azâbı bizden kaldırırsan, andolsun ki kesinlikle sana îman edeceğiz ve kesinlikle İsrâiloğulları’nı seninle berâber (Mısır’dan) göndereceğiz.” dediler.

130-134. (130).‘Andolsun ki biz, Firavun hânedânını yıllarca kuraklık ve kıtlık ile tutup sıktık.’ Allah Teâlâ’nınrahmetininnekadargenişvesonsuzolduğu anlaşılmaktadır. Zîrâ Rabbimiz, Firavun ve kavmi gibi her bakımdan helâke hak kazanmış kimseleri bile hemen helâk etmeyip, onları daha önceden birtakım sözlü ve fiili uyarılarla kendine dönmeye dâvet etmektedir. (Ö. ÇELİK, 2/236)

Zulüm, kıtlık ve yokluğa sebep olur. Firavun ve kavmi, sâdece putlara tapmakla kalmıyor, İsrâiloğullarına zulmediyordu. Bu yüzden kıtlık ve ürünlerin noksanlığı ile cezâlandırıldılar. İnsanlara zulüm, büyük günahtır. Zulüm, ilâhî cezaya âfet ve musibetlerin gelmesine sebep olur. Âyet, bunu ifâde etmektedir. (İ. KARAGÖZ 2/705). 

(131).‘Eğer onlara bir kötülük (kıtlık) ulaşırsa, Mûsâ ile onun berâberinde olanları uğursuz sayarlar. Haberiniz olsun ki, onların uğursuzluğu (amellerisebebiyle) ancak Allah katındandır.’  Yâni uğur veya uğursuzluk sayılacak kuşları, bütün talihleri, yaratılıştan, iyi veya kötü bütün nasipleri ancak Allah katındadır.

Hadis: Hz. Peygamber (s.a.) Uğursuzlık ve baykuş yoktur. (Buhâri, Müslim)  hadis-i şerifi ile ‘tıyera’yı / uğursuzluğu yasaklamış ve iptal etmiştir. (ELMALILI, 4/119-120)

Hz. Peygamber, gelecek için iyimser olmayı ümit ve güven telkin ettiği için tefe’ülü tavsiye ederken, uğursuzluk telakkisinin câhiliye müşrikliğinin kalıntısı olduğundan İslâm’da yeri olmadığını belirtmiştir. (KUR’AN YOLU, 2/577)

(134).‘Dediler ki: Ey Mûsâ, sana olan ahdi sebebiyle Rabbine duâ et.’ Buradaki ‘ahid’den kasıt, Hz. Mûsâ’nın peygamberliğidir. (..) ‘Şâyet bu azâbı’ (belâ ve musibeti, ELMALILI) ‘bizden kaldırırsan andolsun ki sana inanacağız ve İsrâiloğullarını seninle birlikte göndereceğiz’ diye söz verdiler. Hz. Mûsâ da Rabbine duâ edince, üzerlerinden azap kaldırıldı. Fakat söylediklerini hiçbir şekilde yerine getirmediler. (S. HAVVÂ, 5/276) 

7/135-137  FİRAVUN’UN  DENİZDE  BOĞULMASI

135. Biz, erişecekleri boğulma vaktine kadar onlardan azâbı kaldırdığımızda, derhâl sözlerini bozdular.

136. Biz de onlardan intikam aldık; âyetlerimizi yalan saydıkları ve onları umursamadıkları için kendilerini denizde boğduk.

137. Zayıf ve hor görülen (yahûdi) kavmi(ni) de, içine feyz ve bereket verdiğimiz yerin  doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. (Böyleceeziyetlere) sabretmeleri yüzünden, Rabbinin İsrâiloğulları’na olan güzel sözü tamâmen yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta oldukları (köşkleri) ve yükseltmekte oldukları (binaları)nı da yıkıp harap ettik.

135-137. (137).‘Zayıf ve hor görülen (Yahûdi) kavmi (ni)  de, içine bereket verdiğimiz yerin (Şam’ın) (Filistin’in) doğu taraflarına ve batı taraflarına mîrasçı kıldık.’  Burada sözü geçen arz‘dan kasıt onlara vâdedildiği bilinen  belli arz-ı mev’ud ‘dur. (..) Yüce Allah,  İsrâiloğullarına Filistin’i Müslüman oldukları zaman vermişti. Aynı toprakları, bize de Müslüman olduğumuz için verdi. Filistin, bugün de, dün de, yarın da Müslümanların olmuştur, Müslümanların olacaktır. Onlara düşen, orayı kâfirlerden geri almaktır. (S. HAVVÂ, 5/277) 

İsrâiloğullarının hâkimiyetine verilen bu yer, Mâide sûresi 21. Âyetinde ‘Allâh’ın size yazdığı kutsal toprak’ diye anılıyor. İsrâ sûresinin başında da Kudüs’deki Mescid-i Aksâ’dan söz edilirken, bu sûrede de ‘bâreknâ’ olduğugibi, ‘bâreknâ’ / çevresini mübârek, bereketli, verimli kıldığımızdenilmektedir. Şuhâldeİsrâiloğullarınınhâkimiyetineverilenyersâdece Filistin olmalıdır. (KUR’AN YOLU, 2/579, 580)

7/138-141  İSRAİLOĞULLARINA  LUTFEDİLEN  NİMETLER

138-139. İsrâiloğulları’nı o denizden geçirdik de, (ardındsn çölde) kendilerine mahsus putlara tapan bir kavme (Amâlikakavmi) rastladılar. “Ey Mûsâ! Onların ilâhları gibi bize de bir put yap!” dediler. (Mûsâ) dedi ki: “Gerçekten siz câhillik eden bir kavimsiniz.” 139. (Mûsâdediki🙂 “Şüphesiz bunların içinde bulundukları (din) yok olmaya mahkûmdur, (ibâdetdiye) yaptıkları şey de boşunadır.”

140. (Mûsâ: Ey kavmim!) “Allah, sizi çağdaşlarınıza üstün kılmışken ben size ilâh olarak Allah’tan başkasını mı arayayım?” dedi.

141. (Eyİsrâiloğulları!) Hani sizi Firavun (ve) yandaşlarından kurtarmıştık. Oysa onlar sizi zulüm (ve işkence)nin en kötüsüne uğratıyorlardı; oğullarınızı öldürüp kadınlarınızı da sağ bırakıyorlardı. Bunda, Rabbinizden size, büyük bir sınavvardı. [bk. 2/49; 7/127]

138-141. (138).‘Derken bir kavme (Amâlikakavmi)  uğradılar ki, o kavim kendilerine özgü birtakım putlara tapıyorlardı.’  Fakat Kur’an bize şunları anlatıyor ki, bu kıssada dikkat çekici önemli nokta herhangi bir kavim veya herhangi bir put olursa olsun, genel olarak ve mutlak anlamda putperestliğin bâtıl, temelsiz ve yok olmaya mahkûm birşey olmakla berâber yine de bâzı câhilleri çeken ve aldatan yanlarının bulunduğu kesindir.. İşte böyle bâzı fenâlıklar görenek (âdet) yoluyla halka bulaşmaktadır. İsrâiloğulları’ndaki altın buzağı fitnesi de görenek yüzünden meydana gelmiştir. (ELMALILI, 4/126)

‘Ey Mûsâ dediler, bunların kendilerine özgü olan ilâhları gibi, bize özel bir ilâh yap!’ Yâni içlerinde böyle diyenler oldu ki, bu da kurtuluştan sonra İsrâiloğulları’nın küfre olan eğilimleridir. Buna karşı Mûsâ, ‘Kesinlikle siz câhillik ediyorsunuz’ dedi.’ Yapma bir ilâh istemek, şu veya bu kavme özel ilâhlar olabileceğini sanmak ve puta tapan bir kavmin putlarına imrenmek câhillikten başka bir şey değildir. (ELMALILI, 4/126)  

Yüce Allah, İsrâiloğullarını çağlarındaki insanlardan üstün kıldığı hâlde, Hz. Mûsâ’dan put istemeleri edepsizlik, Allah’tan başka bir ilâh kabul etmeleri ise şirk ve hak din İslâm’dan irtidat etmektir. İsrâiloğulları bu istekleri ile kâfir olmuşlardır. (İ.KARAGÖZ 2/714).  

(139).‘ve yapmakta oldukları da bâtıldır.’ Onların putlara tapmak  şeklindeki bu işleri de bâtıldır, çürüktür, tutarsızdır. (S. HAVVÂ, 5/308)

Kur’ânıKerîm’inde detaylarına varıncaya kadar gerçekçi, doğru ve güvenilir bir şekilde çeşitli vesîlelerle ortaya koyduğu gibi İsrâiloğullarının karakteri kararsız, azimsiz, zayıf ruhlu bir karakterdir. Hidâyete erer ermez hemen sapıklığa düşen, henüz yükselmeğe başlamışken birden alçalıveren, doğru yola girer girmez hemen dönüş yapan, gerisin geriye dönen karakterdir. Bunun yanında yüreklerinde bir katılık, hakka karşı bir duyarsızlık, duygu ve bilinç alanında kabalık yer almaktadır. Şimdi onlar hâlâ kendi karakterlerini değiştirmemişlerdir. Kendi putlarına tapınan bir kavimle karşılaşır – karşılaşmaz, peygamberlerinin kendilerine tevhit ile gönderildiğini ve yirmi seneyi aşlın direktiflerini unutuyorlar. (S. KUTUB, 4/408)  

Âyet-i kerîmede geçen olayın benzerleri her devirde, çeşitli şekillerde cereyan etmiştir. Artık günümüz dünyâsında Allâh’a inanmakla berâber açıktan açığa Allâh’a ortak koşularak tapılan putlar pek kalmamış fakat bunun yerine, çağdaş birtakım putlar edinme yoluna gidilmiştir. Çünkü insanlar, çocuk veya ilkel insanlar gibi zihince küçük kaldıkları, gelişmedikleri sürece ancak gördüklerine inanmak veya inandıklarını görmek isterler, görünmeyen yüce şeylere pek akıl erdiremezler. Hattâ inanıyor gibi olsalar da yine gözleri önünde dikilen put ve benzerlerine Allah’tan daha çok bağlanmak isterler (2/165). Bunun içindir ki Hz. Mûsâ’nın kavmi de gözlerinin önünde tapınacakları bir put istemişlerdi. (H. T. FEYİZLİ, 1/166)

(140).‘O sizi âlemlere üstün kılmışken ben sizin için ilâh olarak Allah’tan başkasını mı arayacak mışım?’ (..) Buradaki üstünlük, İsrâiloğulları’nın peygamberlerine ve onların tebliği olan hak dinlerine inanıp düzgün ve erdemli bir yaşayışa sâhip oldukları dönemlerde küfür ve dalâlet içinde yaşayan milletlere karşı sahip oldukları üsrünlüktür. Buna karşılık, yine Kur’ân’ın açıklamasına göre anılan özellikleri kaybettikleri dönemlerde ‘alçaklık ve âcizlikle damgalanmışlar’, türlü yıkımlara mâruz kalmışlardır. (bk. Bakara 2/61; İsrâ 17/4-8) Esâsen konumuz olan âyette de dolaylı olarak onlara üstünlüklerinin tevhid geleneğine sâhip olmalarından ileri geldiğine, eğer putperestlik gibi bâtıl inançlara saparlarsa bu üstünlüklerini kaybedeceklerine bir işâret vardır. (KUR’AN YOLU, 2/582, 583)

‘Allah sizi çağdaşlarınıza üstün kıldığı hâlde…’ (Bu ifâde)  bütün devirlerde yaşayan İsrâiloğullarına hamledilemez. Çünkü Kur’ân’ın beyânına göre, İslâm’a aykırı hareket eden İsrâiloğulları, alçaklık ve âcizlikle damgalanmış ve lânetlenmişlerdir. (2/61, 17/4-8; İ. KARAGÖZ 2/714).

(141).‘Hani sizi işkencenin en kötüsüne uğratan, oğullarınızı öldüren, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun hânedânından kurtarmıştık.’ İsrâiloğulları bu suretle hem bir tür katliâmla hem de nesillerinin tüketilmesini (soykırım) hedefleyen korkunç bir plânla karşı karşıya kalmışlardır. Âyette Allah Teâlâ’nın onları bu son derece tehlikeli plânla yok edilmekten kurtardığı hatırlatılarak, bunu şükürle karşılayacakları yerde başları selâmete çıkar çıkmaz putperestliğe özenmelerinin ağır bir suç ve nankörlük olduğuna işâret edilmektedir. (KUR’AN YOLU, 2/583)  

7/142-143  MÛS  (A.S.) IN ALLÂH’I GÖRMEK  İSTEMESİ

142. Biz (Sînâ Dağında) Mûsâ ile otuz gece (için) sözleştik ve onu, bir on (geceilâvesi) ile tamamladık. Böylece Rabbinin tâyin ettiği vakit, kırk gece olarak tamamlandı. Mûsâ (ayrılırken) kardeşi Hârûn’a: “Kavmim içinde benim yerime geç/ vekilim ol, (onlaratebliğetveyumuşaklıkla) ıslâha çalış, bozguncular(danyanaoluponlar)ın yoluna gitme!” demişti.

143. Mûsâ (ibâdetiçin) belirlediğimiz vakitte gelip Rabbi ona (ilâhîkelâmile) konuşunca (Mûsâ): “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım.” dedi. (Allah): “(Sendünyâgözüyle) beni aslâ göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de beni göreceksin.” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince, onu yerle bir ediverdi ve Mûsâ baygın olarak yere düştü. Ayılınca: “Seni tenzih ederim (senyücesin, busözümdendolayı), sana tevbe ettim ve ben îman edenlerin ilkiyim.” dedi.

142-143. (142).‘Biz Mûsâ ile otuz gece (için) sözleştik ve onu,  bir on (geceilâvesi) ile tamamladık. Böylece Rabbinin belirlediği vakit, kırk gece olarak tamamlandı.’ Hz. Mûsâ, kendisine verilen ağır misyonun gerektiği rûhi ve mânevi gelişmesini sağlayacak oruç, zühd, ibâdet, arınma, tefekkür için Tûr-i Sînâ’ya çağırıldı. (MEVDÛDİ, 2/82)

Hz. Mûsâ, bu esnada Nebi Sâlih ile Tur-i Sina arasında Vadi ‘ş Şeyh denilen yere bırakmıştı. Vadinin bir tarafında Hz. Sâlih’in (a.s.)  Semûd topraklarından göç edip yerleştiği yer alır. Vâdinin diğer ucunda Cebel-i Hârun denilen, İsrâiloğulları’nın buzağıya tapmalarını protesto etmek üzere gittiği tepecik vardır. Vâdinin üçüncü tarafında Sînâ dağı vardır.  Bu dağın tepesinde Hz. Mûsâ’nın 40 gün/gece geçirdiği mağara bulunmaktadır. Mağaraya yakın bir câmi ve bir kilise bulunmaktadır. Dağın eteğinde ise, Bizans Jüstinyen’i tarafından inşâ edilmiş bir manastır vardır. (MEVDÛDİ, 2/82)

Burada,  mânevi alanda yol alınması bakımından geceye işâret vardır. Kur’an kadir Gece’sinde inmiştir. Kur’ân’ın gece okunması daha etkilidir. Teheccüd namazı teşvik edilmiştir. (Peygamberimize teheccüd namazı farz kılınmıştır; N. YASDİMAN, 4/136, Celal YILDIRIM tefsîrine atıfla)

Allah ehlinin büyük bir aydınlığa ve tecelli sabahına erebilmeleri için geceler kadar karanlık ıstırap saatleri ile çile doldurmaları gerekmektedir. İlâhi feyizler daha çok geceleri vuku bulur. Ve bütün başarı sabahları, ıstırap gecelerinin seherlerini izleyerek meydana çıkar. (ELMALILI, 4/128)

(143).‘Rabbi onunla konuşunca…’  Meleklere olan kelâmı gibi aracısız ve perde arkasından ona söz söyledi. ‘onu özel konuşmak için yaklaştırdık. (Meryem, 19/52)  ilâhi sözü delâlet eder ki, bu kelâm ‘necva’ idi. Mûsâ (a.s.), ilâhi kelâmı her yönden işitiyordu, diye bir rivâyet vardır.  Bu da gösterir ki, Allâh’ın kelâmını işitmek, yaratılmışların sözünü işitmek gibi değildir.  (ELMALILI, 4/128)

‘Dedi ki: Rabbim bana kendini göster, sana bakayım.’  Bu (âyet) ehl-i sünnetin Mutezile’ye karşı Allâh’ın görülmesinin câiz olduğuna dair bir delildir.  Çünkü Allâh’ı en iyi bilen bir peygamber olarak Hz. Mûsâ, Allâh’ın görülebileceğine inanmış olmalı ki, ondan böyle bir istekte bulundu. Allah hakkında câiz olmayan bir şeye inanmak küfürdür. (S. HAVVÂ, 5/311) .

‘Buyurdu ki, Beni katiyyen göremezsin.’  Şu fâni dünyâda, fâni gözle göremezsin. Aksine bâki göz ile bekâ yurdunda görebileceksin. (..) Bu (âyet)da aynı şekilde âhiret yurdunda Allâh’ın görülmesi konusunda ehl-i sünnetin lehine ve Mu’tezileye karşı bizim delilimizdir. Çünkü Yüce Allah, ‘ben kesinlikle görünmem’ dememiştir. (S. HAVVÂ, 5/311)

Ehl-i sünnete göre, Allâh’ın görülmesi aklen câizdir. Çünkü O’nun var olması itibâriyle görülmesi mümkündür. Ancak, dînî kaynaklar O’nun dünyâda değil, ahirette görüleceğini bildirmiştir. Sonuç olarak Hz. Mûsâ ‘Bana (kendini) göster’  derken, imkânsız olanı değil, câiz olanı istemiştir. ‘Sen beni aslâ göremezsin’  şeklindeki ilâhi cevap, mutlak olarak imkânsız isteği red değil, sâdece Allâh’ın dünyâda görülemeyeceğini bildirir. Birçok hadiste, Allâh’ın âhirette mümin kulları tarafından görüleceği haber verilmiştir. (KUR’AN YOLU, 2/587)

‘Rabbi dağa tecelli edince, onu paramparça etti ve Mûsâ’da baygın düştü.‘    Tecelli: perdenin veya örtünün açılması üzerine, bir şeyin bütün gerçekliği ile ortaya çıkmasıdır. (..) Âyetteki bu kısım, mecâzi bir ifâde olup, dünyâ varlıkları ile aşkın / ilâhi güçler arasına Allah tarafından konulmuş bulunan perdelerin kaldırılması kasdedilmiştir. Bu perde (engeller) kalkınca, Rabbâni güç ile dağ arasında bir ilişki doğmuş ve dağ paramparça olmuş, Mûsâ dehşete kapılarak yere yığılmıştır. (KUR’AN YOLU, 2/587)

7/144-147  TEVRAT

144. (Allah) buyurdu ki: “Ey Mûsâ! (Verdiğim) vahiylerimle ve seninle konuşmamla seni (zamanındaki) insanların üzerine seçkin kıldım; sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol!”

145. Biz, ona, (Tevrat’aâit) levhalarda (zamanıylailgili) her şeyin bir açıklamasını yazdık: “Bunları kuvvetle tut (sımsıkı sarıl), kavmine de emret, onları en güzel şekliyle uygulasınlar. Yakında size, fâsıkların yurdunu göstereceğim.” (dedik). [bk. 19/12]

146. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerim(ianlamak)tan uzaklaştıracağım. Onlar her türlü mûcizeyi görseler de ona inanmazlar, doğru yolu görseler, onu yol edinmezler; (fakat) azgınlık yolunu görürlerse, yol olarak onu edinirler. Bu, onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlar(ıanlamak)tan gâfil olmalarındandır.

147. Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlar var ya, onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar, ancak yaptıkları (inkâr, nifak ve isyanları) sebebiyle cezâlandırılırlar.

144-147. (144).‘.. Ey Mûsâ, Ben vahiylerim ve konuşmam ile seni insanlara seçip üstün kıldım.’ (Bu) âyette yüce Allah, Hz. Mûsâ’ya hitap etmekte ve dönemindeki insanlara iki gerekçe ile üstün kıldığını bildirmektedir. Birisi, peygamber olarak görevlendirilmesi, diğeri isedoğrudankonuşmasıdır. Bununkarşısında iki emir vermiştir: Maddî ve mânevi nîmetlerin kıymetini bilmesi ve nîmetlere şükredenlerden olmasıdır. Nîmetlere şükretmek farz bir görevdir. Nîmete nankörlük, nimetin zevâline sebep olur. (İ. KARAGÖZ 2/718).

(145).‘… Levhaları kuvvetle tut.’ Âyet, ilâhi emir ve yasakların bağlayıcı olduğunu ifâde eder. Allâh’ın emrinin uygulanması ve haramlarından kaçınılması farz, aksi davranış büyük günahtır. Aynı şey diğer kitaplarda ve elbette Kur’an’da emir ve yasakları için de söz konusudur. ‘.. kuvvetle tut’ emri ile maksat, titizlikle emirlerine uy ve yasaklarından sakın, demektir. (İ. KARAGÖZ 2/719).   

(146).‘Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerim(ianlamak)tan uzaklaştıracağım.’  İnsanlara doğru yolu gösteren, yüce Allah’tır. Allah dilediğine hidâyet eder, dilediğine hidâyet etmez ve sapıklıkta bırakır. Ancak, bir insan hidâyete ermek ister, irâdesini, aklını ve yeteneklerini bu istikâmette kullanırsa, Allah buna engel olmaz, mümin ve Müslüman olmasına imkân verir ve ondan râzı olur. (29/69, 39/7) İnsan irâdesini inkârdan yana kullanırsa, onu da sapıklıkta bırakır. (İ. KARAGÖZ 2/721).

Bu buyruk, her insana yönelik olduğu gibi, İsrâiloğullarına da yöneliktir. Çünkü bu Allâh’ın sünnetlerinden bir sünnettir. Yeryüzünde büyüklük taslamanın mânâsı ise, yaratılmışlara karşı haksızlık etmek ve hakkı kabul etmeye yanaşmamaktır. Çünkü büyüklenmek Allâh’a mahsustur. (S. HAVVÂ, 5/316, 317)

Sünnetullah: İnsan iyi niyetli olur, hayır hakîkat sevgisi taşır, bu yolda çaba harcarsa, Allah ona hayır ve hakîkat yollarını açar. (29/69) , aksine kötü niyet olur, kibir, gurur, yanlış inançta inat ederse, Allah onu âyetlerinden uzaklaştırır, îmandan mahrum bırakır. Kibir, inat ve azgınlıkta ısrar eden kişi ve toplumlar hidâyetten yoksun bırakılırlar. (KUR’AN YOLU, 2/589, 590)

(147).‘Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanlar var ya, onların bütün amelleri boşa gitmiştir.’ İnsan, dünyâ nîmetlerini de âhiret nîmetlerini de çalışarak elde eder. Dünyâ nîmetlerini yüce Allah, mümin kâfir ayırımı yapmadan isteyen ve çalışan herkese verir, âhiret nîmetlerini ise sâdece îman edip, sâlih ameller işleyen ve haramlardan sakınanlara verir. (2/200-202, 17/18-21). Cehennemde cezâlandırılacak olanlar da kendi isyan ve günahlarının bedelini öderler. (İ. KARAGÖZ 2/722).

7/148-156  İSRAİLOĞULLARININ  BUZAĞIYA  TAPMASI (148-156), 

148. Mûsâ’nın (Tûr’agidişi, otuzgünügeçince) ardından kavmi, ziynet takımlarından (eriterektapınmakiçin) böğüren bir buzağı heykeli(ni tanrı) edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onlara bir yol da gösteremeyeceğini görmediler mi? (BöyleikenSâmirî’ninbaşkanlığında) onu (ilâh) edindiler ve zâlimlerden oldular.

149. (Buzağıyatapmaktan) çok pişmanlık duyup da kendilerinin gerçekten saptıklarını görünce: “Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyâna uğrayanlardan oluruz.” dediler.

150. Mûsâ kavmi(ninbuhâli)ne kızgın ve üzgün olarak dönünce, (Hârûn’a): “Ben (gittik)ten sonra, benim arkamdan ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin emrini (beklemeyetahammülgöstermeyipdîninizideğiştirmekte) acele ettiniz ha?” dedi. (Tevrat) levhaları(  yere) bıraktı ve kardeşinin başından (saçından) tutup kendine doğru çekmeye başladı. (KardeşiHârun): “Ey anamın oğlu! Bu kavim beni zayıf görüp küçümsedi, az kalsın beni öldürüyorlardı. (Böyleyaparak) düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlimlerle berâber tutma.” dedi.

151. (Mûsâüzülerek🙂 “Ey Rabbim; Beni ve kardeşimi bağışla, rahmetine bizi de dâhil et, sen merhametlilerin en merhametlisisin.” dedi.

152. Buzağıyı (ilâh) edinenlere (gelince), hiç şüphesiz, onlara Rablerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında da bir aşağılanma erişecektir. İşte biz, yalan uyduranları böyle cezâlandırırız. [bk. 20/85-97]

153. Günahları işleyip de sonra ardından tevbe eden ve îman edenler(ekarşı) şüphesiz Rabbin bundan sonra elbette çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

154. Mûsâ’nın öfkesi (geçip) sakinleşince, (yerden) levhaları aldı. Onların bir nüshasında (şuvardı): “Hidâyet ve rahmet, Rablerin(ekarşıgelmek)ten sakınan kimseler içindir.”

155. Mûsâ (buzağıyatapanarkadaşlarınâmınaafdilemeküzeretekrar) belirled vakit(tebuluşmak) için, kavminden yetmiş adam seçti de (onlar, Allâh’ınMûsâileolankonuşmasınıişitmelerinerağmen, ancakAllâh’ıgörünceinanacaklarınısöylemeleriüzerine) onları bir sarsıntı (zelzele) tutunca (yıkılıpbayıldılar. Mûsâ) dedi ki: “Yâ Rabbi! Eğer dileseydin onları da, beni de daha önce helâk ederdin. İçimizdeki birtakım beyinsizler yüzünden bizi de mi helâk edeceksin? Bu senin imtihânından başka (birşey) değildir. Onunla dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmizsin, artık bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” [bk. 2/55]

156. “Bize hem bu dünyâda hem de âhirette iyilik nasip et. Şüphesiz biz (tevbeedip) sana yöneldik.” (dedi). (Allah) buyurdu ki: “Ben, (amellerinegöre) dilediğim kimseyi azâbıma uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kuşatır, onu takvâlı olan (Allâh’ınemrineuygunyaşayan)lara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara nasip edeceğim.”

148-156. (148).‘Mûsâ’nın ardından kavmi zînet takımlarından böğüren bir buzağı heykeli(ni tanrı) edindiler.’ Hz. Mûsâ’nın Tur’da kalma süresi on gün uzatılınca, kavminden Sâmiri adında bir sanatkâr bir buzağı heykeli yaptı. Heykel, rüzgârda ses çıkarıyordu. İşte sizin ve Mûsâ’nın tanrısı budur diyerek insanları küfre düşürdü. Mûsâ’nın kardeşi Hârûn’u da dinlemediler. (H. DÖNDÜREN, 1/302)

(150).ve kardeşi (Hârûn’un)’un başından tuttu, kendine doğru çekmeye başladı.’  Bundan şunlar anlaşılır: (a) Din işinde, öz kardeşi de olsa, hatıra gönüle bakmıyor, (b) Kardeşini kendi yerine vekil bırakmış olduğundan, her şeyden önce hesap sormaya ondan başlıyor, (c) Kardeş ile işbirliği etmek, en önemli iş olduğundan önce kardeş ile işbirliği etmek gerektiğini gösteriyor. (ELMALILI, 4/137, 138)

‘.. zâlim kavim..’ ile maksat, buzağıya tapan İsrâiloğullarıdır. Allah’tan başka bir varlığa ilâh diye tapmak, en büyük zulümdür. Putlara tapanlar, kendilerine zulmetmiş olurlar. Çünkü puta tapmanın bedelini kendileri ödeyecektir. (İ. KARAGÖZ 2/725).  

(152).‘Buzağıyı (ilâh) edinenlere (gelince) hiç şüphesiz, onlara Rablerinden bir gazap ve dünyâ hayâtında da bir aşağılanma erişecektir.’  Söz konusu aşağılama, düşmanları karşısında yenilmiş duruma düşmeleri veya isyankârlıkları sebebiyle, kendilerine vâdedilen kutsal topraklardan mahrum bırakılarak vatansız bir hâle gelmeleridir. Sâmiri’ye isâbet eden zillet insanlardan uzaklaşması; onun insanlara, insanların da ona dokunmasının yasaklanmasıdır. (bk. Tâhâ 20/97) Müfteri olmaları ise, hiçbir haklı bir gerekçeye dayanmadan, tamâmen nefislerinin arzusu istikâmetinde hareket ederek âdi bir nesneden yapılmış buzağı heykeline tapmalarıdır. Bu âyetle Allah Teâlâ sâdece İsrâiloğulları’nı değil, kendisi dışında bir kısım ilâhlar edinip onlara tapan başka toplunları da cezalandırıp zillete düşüreceğini, bunun bir sünnetullah olduğunu haber vermektedir. (Ö. ÇELİK, 2/251, 252)     

(153).‘Kötülükleri işleyip de sonra ardından tevbe eden ve îman edenler(ekarşı) muhakkak ki Rabbin bundan sonra elbette çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.’ Kâfirin tevbe edebilmesi için, inkârına pişman olması ve şartlarına uygun îman etmesi, Müslüman olarak yaşaması; müminin işlediği bir günaha tevbe edbilmesi için pişman olması, günahı terk etmesi, Allah’tan af ve mağfiret istemesi ve hâlini düzeltmesi gerekir. Tevbe etmek farz bir görevdir. Tevbe eden kimse Allâh’a itaat ve ibâdet etmiş olur. (İ. KARAGÖZ 2/727, 728).

(155).‘Mûsâ, (buzağıya tapan arkadaşları namına af dilemek üzere tekrar) belirlediğimiz vakit(te buluşmak) için kavminden yetmiş adam seçti de onları bir sarsıntı tutunca (,yıkılıp gittiler)’ Bununla birlikte bu seçkinlerin yaptığı neydi? Kendilerini bir titreme tutmuş ve bayılmışlardı. Çünkü onlar, başka bir sûrede belirtildiği gibi Mûsâ’nın levhalarla getirdiği farzları tasdik etmek için Allâh’ı apaçık görmeyi talep etmişlerdi. (bk. Bakara 2/55-56)  Bu istek, İsrâiloğulları’nın hem iyilerinin hem de kötülerinin karakterini ortaya koyan bir belgedir. Onları iyileri ve kötüleri bu açıdan çok farklı değillerdir. İşin daha tuhaf olanı ise, onların tevbe ve bağışlanmayı dileme makamında iken, böyle bir istekte bulunmalarıdır! (S. KUTUB, 4/427, 428)

Âyet-i kerîmede geçen yahûdiler gibi, her devirde bir kısım insanlar, Allâh’a samimi olarak dönmeye ve emirlerine teslimiyete çağırıldıkları zaman, içlerindeki putları kıramayan ve görsel putlara rağbet edenler bir bahâne bulup yan çizerler ve âsîliklerine devam ederler. Bunlara karşılık mü’minler: “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de helâk etme Allâh’ım.” diye duâ etmelidirler.  (H. T. FEYİZLİ, 1/168)

(156).‘Ben (amellerinegöre) dilediğim kimseyi azâbıma uğratırım. Rahmetim ise, herşeyi kuşatır.’   Azap ile ilgili beyan da, ‘usîbu: Îsâbet ettireceğim’ (gelecek zaman kipi), buyurulduğu halde, rahmet konusunda ise ‘herşeyi kapladı’ buyurulmaktadır. Rahmetin genişliği başlangıç açısından, azap dileği şimdiki ve gelecek zaman açısından söz konusudur. Demek ki rahmet işin aslı, azap da ayrıntısıdır.  Yâni aslolan rahmet, yaratıcının zatının gereğidir. Azap ise kulların durumları gereğidir. (..) İşin başında rahmetin içinde iken, sonra azâbın sahasına giriyor. Demek ki, ilâhi rahmetin kapsamına girmeyen hiçbir şey yok, lâkin azâbı tadan da olacak, tadmayan da. (ELMALILI, 4/144, 145)

Rahmet asıl, azap sonradan gelendir.  Nitekim En’am sûresinde (6/12) ‘O kendi üzerine rahmeti yazmıştır’ buyurularak bu hususa işâret edilmiştir. İnsan da dâhil olmak üzere her varlık, var olmakla rahmete mazhar olmuştur. Fakat insan, inanç ve eylemlerine göre azâbı da, rahmeti de hak edebilir. (KUR’AN YOLU, 2/600)

7/157-158.  TEVRAT  VE  İNCİL’DE  BAHSEDİLEN  ÜMMΠ PEYGAMBER

157. O (EhliKitapola)nlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de (adınıveözelliğini) yazılmış olarak bulacakları, ümmî peygamber olan (son) Elçi (Muhammed)’e uyarlar. O (Peygamber), onlara iyiliği emreder, onları kötülükten sakındırır. Onlara temiz / hoş şeyleri helâl, pis ve murdar şeyleri de haram kılar. Onlar(ınsırtın)dan ağır yükü ve üzerlerinde olan zincirleri (zoryükümlülükleri) kaldırır. Artık ona inanan, ona hürmet eden, ona yardım eden ve onunla berâber indirilen nûra (Kur’ân’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler sâdece onlardır. [bk. 2/146]

158. (Ey Peygamberim!) De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, Allâh’ın sizin hepiniz için (gönderilen) peygamberiyim. O (Allah) ki göklerin ve yerin mülkü ve hükümranlığı kendisinindir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, hem diriltir hem öldürür. O hâlde Allâh’a inanın; Allâh’a ve O’nun sözlerine inanan, ümmî peygamber Elçi’sine de inanın. Ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” [bk. 2/107; 34/28]

157-158 (157).’Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış olarak bulacakları, ümmî peygamber olan (son) Elçi’ye uyarlar.’   Ümmi: Okuma yazması olmayan demektir.  Nebi: Haber anlamına gelen nebe’ den türemiş olup, haber veren anlamındadır. Ehl-i sünnet kelâmcılarının çoğuna göre, Resul, bağımsız bir şeriat getirip, bunu tebliğ eden ve uygulanmasını isteyen Allah elçisidir. Nebi ise,  önceki bir Rasûlün şerîatını topluma tebliğ eden, vahiy alan Allah elçisidir. (H. DÖNDÜREN, 1/302)

Rasul kavramı, nebiden daha geneldir.  Zîrâ nebilerin sâhip olduğu tebliğ özelliği, resuller için de geçerlidir.  Hâlbuki resullerin sâhip olduğu kitap ve hüküm getirme özelliği nebilerde yoktur.  (KUR’AN YOLU, 2/602)

Âyet-i Kerîmede Allah Rasûlü (s)’in şu mühim özellikleri haber verilir: (1).‘O ümmi peygambere uyarlar’ ifâdesiyle, Hz. Muhammed zamanında ve sonraki devirlerde îman etmiş olan Yahûdi ve hıristiyanlar kast edilmiştir.  Tevrat ve İncil’de Hz. Muhammed hakkında bilgiler bulunmaktadır. Bakara (2/146) da ‘Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar’ buyurulmuş, Saf sûresinde (61/6) Hz. Îsâ’nın onu müjdelediği ifâde edilmiştir.  (KUR’AN YOLU, 2/603)

(2).‘Mârûfu emreder’ Allâh’a şirk koşanları terk etmeyi, kullara adâletli davranmayı emreder.  (3).‘Münkeri nehyeder’ Putlara tapmayı yasaklar, akrabalık bağlarını kesmeyi yasaklar.

Mâruf, Allâh’ın emir ve tavsiye ettiği söz, eylem ve davranışlardır. Buna göre mâruf, farz, vacip, nâfile ve mendup hükmünde olan her ameli içine alır. Meselâ beş vakit namaz, zekât ve sadaka gibi belli ibâdetler mâruf kavramınâ dâhil olduğu gibi, anne ve babaya iyilik etmek ve insanlarla iyi geçinmek gibi görevler de mâruf kapsamına dâhildir. Mâruf, hayrın, faziletin, hakkın ve adâletin kendisidir, Rasûlullâh’ın emrettiği herşeydir. (..) Münker, hırsızlık, zinâ, iftirâ, cana kıymak, gıybet ve dedikodu yapmak, gibi açıkça yasaklanan işler ile, insan tabiatının hoş karşılamayacağı, toplumun ve bireylerin, huzur ve sükûnuna zarar verecek her türlü söz, eylem, davranış ve işleri kapsar. (İ. KARAGÖZ 2/735).

(4).‘Temiz şeyleri onlara helâl kılar.’ Şeriatta hoş ve temiz olanları, üzerinde Allah adı anılarak boğazlanmış olanları, haram karışmamış kazançları, İsrâiloğulları’na haram kılınmış iç yağını helâl kılar.

(5).‘Murdar şeyleri de haram eder.’ Kan, leş, domuzeti gibi tiksinti veren şeyleri, Allah’tan başkası adına kesilmiş şeyleri onlara haram kılar. Yâhut hüküm itibariyle pis olan fâiz, rüşvet vb. kazançları haram kılar. (S. HAVVÂ, 5/324, 325)

Âyet, Peygamberimiz (s)’in helâl ve haram belirleme görevinin olduğunu da ifâde eder. (9/29, 33/36) Yüce Allah, ‘Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladı ise ondan sakının’ (59/7) buyurmuştur. Bu âyette peygamberin emir, yasak ve hüküm olarak koyduğu şeylere uyulması kesin bir ifâde ile emredilmektedir. Hadis: ‘Size yasak ettiğim şeyden sakının; size emrettiğim şeyi, gücünüzün yettiği nispette yerine getitrin.’ (Ahmed, İ. KARAGÖZ 2/735, 736).   

(6).‘Onların ağır yüklerini ve üzerindeki zincirleri indirir.’ Allah Rasulü, kendisine inanan ve uyan İsrâiloğulları’nı bâzı hükümleri yürürlükten kaldırmakla, ağır yüklerden (kurtarmıştır)  Şöyle ki: İsrâiloğulları’nın bâzı hatalarda ölümle cezâlandırılması bâzı  temiz yiyeceklerin ve sakıncasız davranışların haram sayılması, cumartesi günü çalışmanın yasak olması gibi eski dinlerin ağır hükümleri baskısından kurtarmıştır.  (KUR’AN YOLU, 2/605, 606)

İslâm son hak din, Hz. Muhammed son hak peygamber, Kur’an son ilâhi kitaptır. Dolayısıyla yüce Allah, Hz. Muhammed (s) ile daha önceki ağır sorumlulukları kaldırmıştır. İslâm, insan fıtratına uygun, her insanın uygulayabileceği ve gücünün yeteceği (2/286) nitelikte hükümler içermektedir. İslâm, kolaylık dînidir. Allah kolaylık ister, zorluk istemez. (2/185). Allah Kur’ân’ı insanlara zorluk için göndermemiştir. (20/1). Dinde hiçbir güçlük yoktur. (22/78). Hadis: ‘Gerçekten bu din, kolaydır.2 (Buhâri, İ. KARAGÖZ 2/737)

‘.. ve ona indirilene (Kur’ân’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.’ Kur’an hükümlerine uymak Allâh’ın kesin emridir. Eymüminler! Rabbinizden size indirilene uyun.’ (7/3, 31/21) ‘Şu (Kur’an) bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır, artık ona uyun.’ (6/155). (..) ‘Kur’ân’a uymak’ Kur’ân’ın hükümlerini uygulamak ve âyetlerde geçen emir ve yasaklara, helâl ve haramlara, öğüt ve tavsiyelere riâyet etmektir. (20/134, 28/47). ‘Kur’ân’a uyanlar’ Allâh’ın bağışlamasına ve büyük bir ödüle ulaşacakları gibi, dünyâda da âhirette de mutlu olurlar, doğru yoldan sapmazlar ve sapıtmazlar. (İ. KARAGÖZ 2/738).

(158).‘De ki: ‘Ey insanlar!’ Arabıyla, Arap olmayanıyla, beyazı, siyahı ve sarı ırkıyla ‘Ben gerçekten Allâh’ın hepinize’ istisnâsız olarak ‘gönderdiği peygamberiyim.’ Yâni diğer peygamberler gibi, yalnız kendi kavmime özel  bir peygamberlik ve şeriatla değil, genel peygamberlikle hepinize, insanlara ve cinlere gönderilmiş peygamberim. Tebliğ edeceğim ilâhi hükümler, sâdece bir kavmin kurtuluş ve saadetine değil, hepinizin ve dolayısıyla bütün yaratılmışların iyiliğine ve yararınadır. (ELMALILI, 4/150, 151)

‘O ki, göklerin yerin mülkü kendisinin olandır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem diriltir, hem öldürür.’ İşte hak olan ilâhın niteliği budur. Bu kâinâtın mutlak mâliki kim ise, gerçek mânâda ilâh da O’dur. Kim hayat verebilir ve kim öldürüyor ise, işte gerçek ilâh O’dur. İşte bu ilâh Muhammed (s)’i bütün insanlara Rasulolarak göndermiştir. Bundan dolayı şânı yüce Allah bütün insanlara şu buyruğu ile: ‘Şu halde Allâh’a ve O’nun ümmi peygamberi olan… elçisine inanın’ diye seslenmiştir. İşte bu, onun risâletinin delillerindendir. Okuma yazma bilmediği hâlde, taşıdığı hidâyet ve mûcizevi gerçeklerle birlikte, bu yeni risâlet sâhibi o. ‘Allâh’a ve O’nun sözlerine inanmakta olan(dır).’ O peygambere îman ediniz ki, Allâh’ı ve Allah tarafından indirilmiş kitaplarını tasdik eder. ‘ve ona uyun’ O peygamberin izlediği yolu izleyin, onun peşinden gidin. Yâni ona îman etmekle birlikte, ona tâbi de olun, ‘tâ ki hidâyet bulasınız.’ Doğru yol üzere gidebilesiniz.  (S. HAVVÂ, 5/325, 326)  

‘Peygambere uyun ki, doğru yolu bulasınız’ emir cümlesi, bütün insanlara yöneliktir. ‘Peygambere ittibâ’ her konuda Kur’an ve sünnete uymakla mümkün olur. (Ey Peygamberim!) De ki: (Ey insanlar!) Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın’ (3/31) anlamındaki âyette, Allah sevgisini kazanmanın yolunun Peygambere uymak olduğu ifâde edilmektedir. Kur’an’da, Hz. Peygambere uyanlar övülmektedir. (8/64, 3/53). (..) ‘Allâh’a ve elçisine îman edin’ emir cümlesi bağlayıcıdır. Allâh’ın varlığına ve Kur’an’da bildirilen bütün nitelik, özellik, isim ve sıfatlarına îman etmek gerekir. İsim ve sıfatlarıyla birlikte Allâh’a îman etmeyen kimse kâfir olur. (..) ‘Yerin ve göklerin mülkü O’nundur’ cümlesi, bütün varlıkları yaratanın ve yönetenin Allah olduğunu ifâde eder. Yeryüzünde insanların sâhip oldukları mal ve mülkün gerçek sâhibi de Allah’tır. İnsanlar, sâdece Allâh’ın mülkünden (geçici bir süre) faydalanırlar. (İ. KARAGÖZ 2/740).

7/159-162 İSRAİLOĞULLARININ  NAKÖRLÜĞÜ 

159. Mûsâ’nın kavminden de (halkı) doğruya çağıran ve onunla adâleti sağlayan bir topluluk var(). [bk. 2/146]

160. Biz İsrâiloğulları’nı ayrı topluluk hâlinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi (Tîhçölünde), kendisinden su isteyince, Mûsâ’ya: “Âsâ’n ile taşa vur.” diye vahyettik. (Vurunca) ondan on iki pınar fışkırdı. (Kabilelerden) herkes, su içecekleri yeri bildi (krş. 2/60). Bulutu da üzerlerine gölge yaptık ve onlara, kudret helvası ile bıldırcın eti indirdik. “Size verdiğimiz rızkın temiz ve helâllerinden yiyin.” (dedik). Onlar (sapmakla), bize değil, fakat kendilerine zulmediyorlardı.

161. O zaman onlara: “Şu kasabaya (Kudüs’e) yerleşin, dilediğiniz yerde on(unnîmetlerin)den yiyin. ‘Affet’ deyin ve (şehrin) kapısından baş eğerek (saygıiçindetevâzûile) girin ki sizin hatâlarınızı bağışlayalım; iyilik edenlere (mükâfâtı) daha da artıracağız.” denilmişti. [krş. 2/58]

162. Ne var ki aralarındaki zâlimler, (afdilemeleriiçinsöylediğimiz) sözü (değiştirip) kendilerine söylenenden başka hâle soktular. Biz de (böyle) haksızlık ettiklerinden dolayı üzerlerine gökten bir azap indirdik. [krş. 2/59]

159-162. (159).‘Mûsâ’nın kavminden de (halkı)  doğruya çağıran ve onunla adâleti sağlayan bir topluluk var(Mûsâkavmiiçinde peygamberler, âdil hükümdarlar, hakkı ve hukûku gözeten rabbâniler, hahamlar, yöneticiler, bir de halk arasında iyi insanlar vardı. Mûsâ kavminin hepsi, haksız va zâlim insanlar değildiler. (ELMALILI, 4/155)

(162).‘Sonra içlerinden bir kısım zâlimler kendilerine söylenen sözleri, başka bir söze değiştirdiler.’ Meselâ onlara ‘hıtta’ deyiniz, yâni ‘orada yükünüzü yıkıp ikâmet ediniz, Allah’tan bağışlanma dileyiniz’ denildiği hâlde,sanki‘hınta’ yâni buğday deyiniz, denilmiş gibi ‘hınta hınta’ diye bağırmaya başladılar ve Tevrat’ı böyle tahrif ettiler. Lâkin bunu yapanlar zâlimler gürûhu idi. Zâlimler o kavmin hepsi değildi, fakat içlerinden çoğu böyleydi. (ELMALILI, 4/156)

‘Biz de onlara zulmeder olduklarından dolayı gökten azap indirdik.’ Zulmetmeleri sebebiyle onları azâba uğrattık, demektir. Bunda da aynı şekilde ümmete yahûdilerin Allâh’ın çağrısını reddetmelerinin garipsenmemesi gerektiği hissi verilmektedir. Bu iki âyet ile bunlardan önceki buyruklarda bu ümmete Rabbine karşı gelnek, şükrünü terk etmek, emirlerini uygulamamak suretiyle nefsine zulmetmemesi hatırlatılmaktadır. (S. HAVVÂ, 5/350, 351)

7/163-166  EYLE  HALKININ  CUMARTESİ  GÜNÜ  YASAĞINI  ÇİĞNEMELERİ 

163. (Ey Peygamberim!) Onlara, deniz kıyısındaki o (Eyle adındaki) kasaba(nınbaşınagelenfelâket)i sor. (Hanionlar, Allahyasakettiğihâlde), Cumartesi gününde (balıkavlamayasağınıdinlemeyip) haddi aşıyorlardı. Çünkü (onların, ibâdetesaygıgösteriptatilyaptıkları) Cumartesi günü, balıklar sürüler hâlinde meydana çıkarak onlara doğru gelirlerdi. Cumartesi dışındaki günlerde ise gelmezlerdi. İşte itaatten çıkmaları sebebiyle, biz onları böyle imtihan ediyorduk.

164. Hani (Eyle kasabası halkı) içlerinden bir topluluk: “Allâh’ın yok edeceği veya (âhirette) şiddetli bir cezâya çarptıracağı bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz?” dedi. (Öğütverenlerde: “Vazifemiziyapmışolmakla) Rabbinizce mâzur görülmek için, bir de belki onlar, ‘Allâh’ın emrine uygun yaşayıp karşı gelmekten sakınırlar’ diye (öğütveriyoruz).” dediler.

165. O (balık avlama yasağını ihlâl ede)nler, kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz de kötülükten engel olmaya çalışanları kurtardık, zâlimlik yapanları da ‘Allâh’ın emrinden sapmalarından’ dolayı şiddetli bir azap ile yakala(yıp cezâlandır)dık.

166. Onlar yasak edilen şeylerden (vazgeçmeyip) haddi aştıkları zaman kendilerine: “Aşağılık maymunlar olun.” dedik. [krş. 2/65; 5/60; 7/163]

163-166. (163).‘Hani onlar cumartesi günü (yasağı)nı ihlâl ederek haddi aşmışlardı. Zîrâ cumartesi günleri balıkları suyun üzerinde açıktan açığa göze görülmekte idiler ve sürüyle geliyor.’   Cumartesi, Yahûdilerin kutsal günüdür.  Yahûdi şeriatında cumartesi haftalık tatil günü olup, o gün çalışmak ve avlanmak yasaklanmıştır. Cumartesi günleri avlanma yasağı nedeniyle ürkütülmediği için sâhile yaklaşır, su yüzüne çıkarlardı. Âyette bu sahil beldesi, Eyle– Akabe sakini Yahûdiler, cumartesi günü avlandıkları için âyette eleştirilmektedir. (KUR’AN YOLU, 2/613)

(164).‘Hani içlerinden bir topluluk ‘Allâh’ın yok edeceği veya (âhirette)  şiddetli bir cezâya çarptıracağı bir kavme niçin öğüt veriyorsunuz?’    İbn-i Abbas’tan susanların helâki konusunda iki rivâyet gelmiştir:  (a) Birinci rivâyete göre, onlar üç kısım idi. Bir kısmı, bu hîleli yola sapmayı yasakladılar. Bir kısmı da,  ‘Allâh’ın helâk edeceği kavme ne diye öğüt veriyorsunuz, dediler.  Üçüncü kısım da,  bizzat günahı işleyenler idi. Aralarından sâdece, yasaklamaya devam edenler kurtuldu. Diğerleri helâk oldular.  (b) İkinci rivâyet: İbn-i Abbas sonradan görüş değiştirerek (İkrime’nin görüşü de böyledir)  susanların da kurtulduğu yönündedir. Bu görüş daha evlâ (tercihli) dir. (S. HAVVÂ, 5/353)

‘(Öğüt verenler de: ‘Vazifemizi yapmış olmakla) Rabbinizce mâzur görülmek için, bir de belki onlar ‘Allâh’ın emrine uygun yaşayıp karşı gelmekten sakınırlar’ diye (öğüt veriyoruz) dediler.’ Yâni bizim vaaz ve öğütümüz iki sebebe dayanmaktadır: Birisi ve birincisi sırf Allâh’a karşı bir mâzeretimiz olsun diye, Allah tarafından hesaba çekileceğimiz vakit, ‘niçin kötülükten vaz geçirme görevinizi yapmadınız’ azarlamasına karşılık elimizde bir mâzeret bulunsun diye, Allah katında böyle bir ithamla karşı karşıya kalmamak için. Çünkü kötülükten vaz geçirme hayatta olanlara son nefese kadar bir farz-ı kifâyedir. İkincisi de yeis yâni ümitsizlik, dünyâda hiçbir hususta câiz değildir. Ve ne kadar günahkâr olursa olsun, halkın tevbe ve Allah’tan korkmasını arzu ve ümit etmek de bir görevdir. (..)  Neolursaolsun öğüte devam etmek onu terk etmekten daha iyidir. Nasihatı bütünüyle bırakmakta hiçbir ümit yoktur. Fakat öğüte devam etmenin hiç olmazsa azıcık da olsa sakındırmaya sebep olması umulur. Hiçbir tepki görmeyen fenalık herhalde daha kolay yayılır ve kısa zamanda meydan alır. Herhangi bir fenâlığın kökünü kurutmak mümkün olmazsa, hızını kesmek de önemli bir iştir, bunu gözardı etmemelidir. Felâket mukadder ise öğüt görevini yerine getirenler Allah katında mâzur görülürler. (ELMALILI, 4/158)

(166).‘Onlar, yasak edilen şeylerden (vazgeçmeyip) haddi aştıkları zaman kendilerine: ‘Aşağılık maymunlar olun’ dedik.’  Allah bir şey için ‘şöyle olsun’ buyurmuşsa o şey, kaçınılmaz olarak öyle olur. Bu şekilde Allâh’ın söz konusu zümreyi maymuna dönüştürmesine mesh denir. (..) Yaygın görüşe göre, bu tam bir meshtir.  Yâni Allah,  isyanda direnen bu Yahûdi topluluğunu en sonunda tamâmen maymunlar hâline getirerek cezâlandırmıştır.  (KUR’AN YOLU, 2/615)

Yahûdilerden bir kısmı, Allâh’ın emirlerini dinlemeyip yasaklarını çiğniyorlardı. Bir kısmı bunları görüp hiç ses çıkarmıyor, bir kısmı da onları uyarıyordu. Fakat ertesi gün onları, yine aynı hâlde gördüklerinde onlarla oturup yiyip içip sohbet ediyorlardı. İşte onlardan bir kısmı Allâh’ın cezâsı olarak rivâyete göre şeklen veya rûhen maymuna dönüşmüşlerdir (7/166). (..) Rûhen maymuna dönüşenler ise, onlar gibi açgözlü ve taklitçi olanlardır (2/65). Bu anlamda her devirde nefislerinin esiri olan insanlar, taşkın hareket ve davranışlarıyla rûhen çeşitli hayvanlara dönüşmüş görünümdedirler. Bu anlamda, “İnsanlaşan hayvan olmamıştır, ama hayvanlaşan insan çok olmuştur.” Sonuç olarak, Cumartesi ibâdetini bırakıp Allâh’ın yasakladıklarını çiğnemekle meşgul olanlar ve onları meşrûlaştıranlar maddeten ve mânen cezâya uğratılmışlardır. Müslümanlara da Allah, Cuma vaktinde ticâreti (kazancı) bırakmayı emretmiştir.) [bk. 62/9] (H. T. FEYİZLİ, 1/170)

7/167-171  İSRAİLOĞULLARINA  VERİLEN  CEZÂLAR

167. (Ey Peygamberim!) O vakit, Rabbin, kıyâmet gününe kadar onlara en kötü eziyeti yapacak kimseleri, mutlaka göndereceğini bildirmiştir. Şüphesiz Rabbin cezâyı çok çabuk verendir. Hem de O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

168. Biz, İsrâiloğullarını yeryüzünde parça parça topluluklara ayırdık. Onların içinde iyi olanlar da var, aksine (küfürvefâsıklıkta) olanlar da var. (Biz,) onları belki (iyiliğe) dönerler diye hem iyiliklerle hem de (kıtlıkvesıkıntıgibi) kötülüklerle imtihan ettik.

169. Nihâyet onların ardından yerlerine birtakım (kötü) kimseler geldi ki (onlar),  Tevrat’a mirasçı oldular, şu en değersiz / aşağılık (dünyâ)nın malını (helâl haram demeden) alırlar ve: “Biz (nasılsa) bağışlanacağız.” derler. Kendilerine ona benzer bir mal / menfaat daha gelse onu da alırlar. Onlardan, Allah hakkında hakikatten başkasını söylemeyeceklerine dâir Tevrat üzerine kuvvetli söz alınmamış mıydı? (Evetalınmıştı.) Hâlbuki onlar, onun içindekini de (durmadan) okumuşlardı. Âhiret yurdu, ‘Allâh’ın emrine uygun yaşayan / günahlardan sakınanlar’ için daha hayırlıdır. Hâlâ (akıllanıp) düşünmeyecek misiniz?

170. (Yahûdîlerden) Tevrat’a sımsıkı sarılan ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz böyle iyiliğe çalışanların mükâfâtını zâyi etmeyiz.

171. (Ey Peygamberim!) Bir zaman (Tûr) dağı(nıtehditiçinİsrâiloğulları’nın) başlarının üstüne sanki bir gölgelik gibi (yerinden) kaldırmıştık. Onlar da hakikaten onun üzerlerine düşeceğini sanmışlardı. (İştebusırada🙂 “Size verdiğimiz (Tevrat’)a sımsıkı sarılın, onda olanı düşünün ki bu sâyede (Allah’tankorkar, günahlardan) sakınırsınız.” (demiştik). [krş. 2/93; 4/154]

167-171. (167).‘(Ey Peygamberim!) O vakit Rabbin, kıyâmet gününe kadar onlara en kötü eziyeti yapacak kimseleri, mutlaka göndereceğini bildirmiştir.’  Şânı Yüce Allah, emrini bırakıp sapan ümmetin üzerine bir başka ümmeti belâ eder. Bu ümmet te, ona en kötü şekilde azap eder, darmadağın eder. (..) İşte,  Yahûdilerin karşı karşıya kaldıkları durum da bu olmuştur. Hitler eliyle onlara yapılanlar,  pek uzakta kalmış değildir. Allâh’ın izniyle  – Allâh’ın emrini uyguladığımız takdirde-  Filistin topraklarında onların başına gelecek olanlar da bu ilâhi sünnetin devamı olacaktır.  (S. HAVVÂ, 5/361)

(168).‘Ve onları yeryüzünde birçok topluluklara ayırdık. İçlerinde iyi olanları da vardı, olmayanları da.’ İyiliğe çok yakın ve yatkın olanlardan tutunuz da derece derece tâ alt basamaklara kadar alçalmış olan kimseler de bulunuyordu.  Demek ki İsrâiloğulları’nın devletleri yıkılıp yurtlaru târumâr edildikten sonra böyle dağılmaları, içlerinde iyilerin hiç bulunmadığından değil, kötülerin çokluğundan ve genel olarak yönetim ve işlerin kötülerin eline geçmişolmasından ve onlar tarafından temsil edilmelerinden dolayı idi. Parçalandıkları zaman bile içlerinde bâzı sâlih ve iyi insanlar vardı, aşağılıkları da vardı. (ELMALILI, 4/160)

(169).‘Sonra onlara arkalarından daha bozuk birtakım kimseler halef oldular.’ Bunlar iyice dejenere kimselerdi. ‘Oysa kitaba (Tevrat) mirasçı olmuşlardı.’ (..) Lâkin kendileri kitaba sâhip çıkmıyor, onun hükümlerine sarılmıyor ve uymuyorlardı, ancak onu diledikleri gibi, işlerine geldikleri gibi kullanıyorlardı. Bakınız neler yapıyorlardı? ‘şu alçak dünya malını alıyorlar.’ Şu alçak veya en yakın âlemin geçici çıkarlarını elde ediyor, hakkı değiştiriyorlardı. ‘bir de ileride bize mağfiret edilecek diyorlar,’ nasıl olsa mağfiret olunacağız diye hüküm veriyorlar, kendi yanlarından günah bağışlıyorlar.’ ‘Ve böyle derken şayet kendilerine aldıklarına benzer bir başka fayda gelirse, bir rüşvet daha sunulursa yine alıyorlar,’ tevbe etmiyorlar, tevbe etmedikleri hâlde bağışlanacaklarına hükmediyorlar da bu sûretle bayağı servetler ve dünya malı için kitap ile oynuyorlar. (ELMALILI, 4/161)  

(170).‘(Yahûdîlerden) Tevrat’a sımsıkı sarılan ve namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz böyle iyiliğe çalışanların mükâfâtını zâyi etmeyiz.’   ‘… kitaba sarılırlar..’ Kitap ile maksat Tevrat’tır. ‘Kitaba sarılmak’ kitabın hükümlerini uygulamak, helâl ve haram, emir ve yasaklarına riâyet etmektir. ‘Kitaba sarılmak’ ifâdesi, (aynı zamanda) Kur’ân’a da sarılma, yâni emir ve yasaklarına uyulmasını ifâde eder. (..) ‘..namazlarını dosdoğru kılarlar’ Namaz, bütünpeygamberlerintebliğinde var olan bir ibâdettir. Bu âyette Kur’an’da olduğu gibi, Tevrat’ta da namaz ibâdetinin var olduğu anlaşılmaktadır. (İ. KARAGÖZ 2/753)  

(171).‘Bir zaman (Tur) dağı() başlarının üstüne sanki bir gölgelik gibi kaldırmıştık.’   Cenab-ı Allah,  Tur tepelerinin üzerine kaldırmış ve onlara ‘Eğer Tevrat’ı içindeki hükümlerle birlikte kabul ederseniz, mesele yok, değilse bu dağ üzerinize düşecektir’ denilmişti. Onlar dağa bakınca,  her birisi sol kaşını yere koyarak secdeye kapandı. Sağ gözü ile de, üzerine düşeceği korkusu ile dağa bakmaya başladı. Bu bakımdan bütün Yahûdiler sol kaşları üzerine secde ederler. (S. HAVVÂ, 5/363, 364)

‘.. (Tevrat’a) sımsıkı sarılın ve içindekileri anın’ Tevrat’ı okuyun, hükümlerini öğrenin ve uygulayın, demektir. Böylece yüce Allah, İsrâiloğullarına Tevrat’ı okumalarını ve hükümlerini uygulamalarını kesin olarak emretmiş, kötülüklerden ve haramlarından sakınmalarını istemiştir. (İ. KARAGÖZ 2/754).

7/172-174  ALLÂH’IN  İSRAİLOĞULLARINDAN  SÖZ  ALMASI

172. (Ey Peygamberim!) Hani Rabbin, (ezelde) Âdemoğulları’ndan, onların (gelmişgelecek) zürriyetlerini, sırtlarından (sulblerindenzerrelerhâlinde) al(ıpçıkar)mış ve onları, kendilerine şâhit tutarak: “Ben sizin, Rabbiniz değil miyim?” (demişti.) Onlar da: “Evet (Rabbimizsin), şâhit olduk.” demişlerdi. (Budadünyâdakâfirliğesapıpda) kıyâmet gününde: “Biz bundan habersizdik.” dememeniz içindir.

173. Yâhut: “(Neyapalım) ancak daha önce babalarımız (Allah’tanbaşkasınabağlılıkgöstererekO’na) ortak koşmuşlardı. Biz ise ancak onlardan sonra (gelenveonlarauyan) bir nesil olduk. Bâtıl yoldan gidenlerin işledikleri (günahlar) yüzünden bizi de helâk edecek misin?” dersiniz diyedir.

174. İşte onlar (kâfirler inkârdan) dönsünler diye; âyetleri böyle, geniş geniş açıklıyoruz.

172-174. (172).‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (demişti)  Onlar da ‘Evet (Rabbimizsin), şâhit olduk’ demişlerdi.’  Burada belirtilen sözleşme mecâzi anlamda olup, bu olay, her insanın kendi bedeninin yaratılması sırasında gerçekleşmektedir.  Zürriyetlerin baba sulbünde yaratılması esnâsında ya da ana rahminde organik oluşum sürecinde Allah Teâlâ, insanın fıtratına kendisinin varlığı, birliğini tanıma, kavrama yeteneğini yerleştirmektedir. (KUR’AN YOLU, 2/674)

Hadis: Her doğan, fıtrat üzere doğar,  sonra onun anne ve babası onu, Yahûdi, hıristiyan veya Mecûsi yapar. (Buhâri, Müslim’den)

Hadis:  Ben kullarımı hanif olarak yarattım. Arkasından şeytanlar onlara sokularak, onları yoldan uzaklaştırdı.  Kendilerine helâl kıldığım şeyleri onlara haram kıldı.  (Müslim’den, S. HAVVÂ, 5/381)

Burada şâhit tutma ve mîsak alma olayı, temsîli bir anlamdadır. Allah Teâlâ, bütün insanları fıtratlarının başlangıcında tevhid inancına ve İslâm’a kabiliyetli olarak yaratmış,  Allâh’ın Rablığını algılayabilecek şekilde ve İslâm’a yatkın olarak yaratmış olduğunu bir temsîli istiâre (sembolik ifâde) yoluyla tasvir etmiştir. (..) Bu sözleşme, dille söylenmiş, sözlü bir ikrâra dayanan kelâmi içerikte bir mîsak değildir. Bir mârifet kuvvetinin, bir tanıma olgusunun doğal durumu açısından bir fiili mîsak demektir. (ELMALILI, 4/168)

(173).‘veya daha önce sâdece atalarımız şirk koşmuştu. Biz ise onların ardından gelen bir nesil idik’ demeyesiniz ‘Bizi bâtıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden helâk eder misin?’ Bu durum olmasaydı, onlar (müşrikler) şöyle diyeceklerdi: Bizim şirk koşmamızın sebebi, atalarımız olmuştur.  Çünkü şirki tesis eden ve onu bize izlenecek yol olarak bırakan onlar olmuştur. İşte, bundan dolayı şânı yüce Allah, onların sulbünde zürriyetlerini çıkarmış ve kendisinin Rablığına, onların da kulluğuna, kendilerini şâhit kılmıştır. (S. HAVVÂ, 5/380)

7/175-178  BEL’AM  BİN  BAÛRÂ KISSASI

175. (Ey Peygamberim!) Yahûdilere şu kimsenin haberini anlat ki biz ona âyetlerimizi vermiştik de o bunlardan sıyrılıp çıktı (küfremeyletti). Böylece şeytan onu peşine taktı, o da azgınlardan biri olup çıktı.

176. Eğer dileseydik onu, delillerimizle (iyilerderecesine) yükseltirdik. Fakat o, yere (aşağılıkdünyâya) meyletti ve hevesinin peşine düştü. Artık onun durumu köpeğin hâli gibidir ki üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, kendi hâline bıraksan da yine dilini çıkarıp solur (aşağılıkbirhâldedir). İşte âyetlerimizi yalanlayanların durumu budur. (Onlara) bu kıssayı anlat; olur ki iyice düşünür (öğütalır)lar.

177. Âyetlerimizi yalanlayan ve sâdece kendi kendilerine yazık eden toplumun durumu ne kötüdür!

178. Allah kime hidâyet ederse, işte o, doğru yolu bulmuştur. Kim de sapıklık yaparsa, işte onlar asıl zarara uğrayanların ta kendileridir.

175-178. (175).‘Onlara’ yahûdilere ve bütün insanlara ‘âyetlerimizi verdiğimiz hâlde ondan sıyrılan ve şeytana uyan ve sonunda azgınlardan olan o kimsenin haberini anlat.’ Abdullah b. Abbas, Mücâhid, İkrime ve Süddi (..) demiştir ki, Yüce Allâh’ın Hz. Peygamberden haberini duyurmasını istediği şahıs Bel’am bin Bâûrâ (Avrâ)’dır. (Taberi) (..) Bizim için bu kişinin kim olduğu değil, tutum ve davranışı önem taşımaktadır. Buna göre Allah bir kişiye kendi varlık ve birliğinin kanıtlarını bildirmiş, yahut  -172. Âyette bildirildiği şekilde – onun fıtratına kendi rablığını anlayıp kavrama yeteneğini yerleştirmiş; fakat daha sonra o kişi, fıtratındaki inanma yeteneğinden sıyrılıp kopmuş, delilleri bir kenara bırakmış, inanmaktan vaz geçmiştir. Böylece şeytan onu peşine takmış, onu da kâfirlere ve azgınlara katmıştır. (Râzi’den KUR’AN YOLU, 2/628)

(176).‘Dileseydik onu onlarla’ o âyetlerle ilim sâhibi olup iyilerin yükseldiği basamaklara ‘yükseltirdik. Fakat o yere saplandı.’ Dünyâya meyletti ve dünyâya rağbet gösterdi. Dünyâyı, dünyânın zevklerini, âhirete ve âhiretin nimetlerine tercih etmek konusunda da ‘hevâsına uydu.’ (S. HAVVÂ, 5/385)

 ‘Artık onun durumu, köpeğin hâli gibidir ki, üstüne varsan da dilini çıkarıp solur,  kendi hâline bıraksan da, yine dilini çıkarıp solur.’  Allah, böyle bir kimseyi hırs ve şehvette tıpkı bir köpeğe benzetmiştir. Zîrâ köpek, bu tip karakteri ile meşhurdur. Dışarıya sarkan dili, doymak bilmeyen oburluğu ve bencilliğini ve şehvetine düşkünlüğünü gösterir.  (MEVDÛDİ, 2/109)

(..) O hâlde bu, önceleri hidâyet bulmuşken daha sonra ayağı kayan, küfre sapan ve bundan dolayı da cezâlandırılan ilim adamına bir örnektir. (S. HAVVÂ, 5/386)

(177).‘Âyetlerimizi yalanlayıp sâdece kendi kendilerine yazık eden toplumun durumu ne kötüdür!’ Başka bir ifâdeyle, inkâr edenler, münâfıklar ve müşrikler, zâlim olduğu (2/254, 31/13) gibi büyük günah işleyenler de zâlimdir. (49/11). Zulüm, ilâhi irâdeye baş kaldırmak, Allâh’ın emir ve yasaklarına uymamaktır. (İ. KARAGÖZ 2/761).

(178).‘Allah kime hidâyet ederse, ancak o doğru yolu bulan kimsedir.’ Allah dilediğine hidâyet eder, dilediğine de etmez ve o kimseyi sapıklıkta bırakır. Sapıklığı isteyen insan, kulun isteği istikâmetinde yaratan da Allah’tır. Ancak yüce Allah, îman etmek isteyenlerin îmânına engel olmaz. Çünkü Allah, ısrarla kullarının îman etmesini emretmiş, peygamber ve kitaplarını da bu amaçla göndermiştir. Yüce Allah, kulun îman etmesine râzı olur, ancak inkâr etmesine râzı olmaz. (39/7). Allah, bir kimseyi doğru yola ilettikten sonra, onu saptırmaz. ((9/115, İ. KARAGÖZ 2/761).    

7/179-180   CEHENNEMLİKLERİN  ÖZELLİKLERİ, ALLÂH’IN  İSİMLERİ

179. Andolsun ki biz, cin ve insanlardan birçoğunu cehennemlik kıldık; çünkü onların kalpleri vardır, onlarla (ilâhîgerçekleri) anlamazlar; gözleri vardır, onlarla (İslâm’aâitgerçekleri) görmezler; kulakları vardır, onlarla (İslâm’adairemirleri ve yasakları) işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler, hattâ daha aşağı / daha şaşkındırlar. İşte onlar, (düşünce, inançveyaratılışgâyesindenveAllâh’akulluktan) gâfil olanların ta kendileridir. [krş. 8/22; 25/44; 32/13; 51/56; 67/2; 95/5]

180. En güzel isimler Allâh’ındır. O hâlde O’na, ‘güzel isimleri’ ile duâ edin. O’nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları terk edin. Onlar yapmakta olduklarıyla cezâlandırılacaklardır.

179-180. (179).‘Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık.’  Şanı yüce Allah, bu buyruğu ile ‘Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım’ (51/56) buyruğu arasında bir çelişki yoktur. Çünkü Yüce Allah, onlardan kendisine ibâdette bulunacakları bildiği kimseleri ibâdet için yaratmıştır. Aralarından kâfir olacaklarını bildiği kimseleri de, cehennem için yaratmıştır. (S. HAVVÂ, 5/412)

‘Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar.  Gözleri vardır, onlarla görmezler.  Kulakları vardır, onlarla duymazlar. Onlar, (düşünüpanlamamakta, tefekküretmemekte) hayvanlar gibidirler. Hattâ hayvanlardan daha da sapıktırlar.’ Âdemoğlu, rûhâni, şehvâni, gök ve yere mensup bir mahlûktur. Onun rûhu, hevâsına üstün gelecek olursa, göklerdeki meleklerin üstüne de çıkar. Şâyet, hevâsı rûhuna üstünlük sağlayacak olursa, o vakit de yeryüzünün hayvanları ondan üstün olur. (S. HAVVÂ, 5/391)

‘Gözleri vardır, onlarla’ doğruyu ve Allâh’ın âyetlerini ‘görmezler. Kulakları vardır, onlarla’ kendilerine verilen öğütleri ‘duymazlar. Onlar’ düşünüp anlamamakta, ibret maksadı ile tefekkür etmemekte, tefekkür etmek için de dinlemeyi terk etmekte ‘hayvanlar gibidirler. Hattâ’ hayvanlardan ‘daha da sapıktırlar.’ (S. HAVVÂ, 5/391)

‘hattâ daha da aşağı!’ Çünkü bunlar –hayvanların aksine – kendilerini hakîkate ulaştıracak akıl ve idrak yeteneğine sâhip oldukları hâlde özgür irâdeleriyle inkâra saplanmışlardır. ‘işte gaflet bataklığında yüzenler bunlardır.’ Çünkü Allâh’ı gereğince tanımazlar; zayıf ve âciz varlıkları ilâhlık mertebesine yüceltirken, zayıflık ve acziyet ifâde eden birçok insâni özellikleri Allâh’a yakıştırmaya cüret ederler. (M. KISA, 1/189)  

Aziz ve Celil olan Allâh’ın kullarına gönderdiği iki elçisi vardır: Biri içimizdeki elçidir ki bu akıldır, diğeri de dışımızdaki elçi yâni peygamberdir. Hiç kimse içindeki elçiden yararlanma işini öne almadıkça dışındaki elçiden yararlanamaz. Şu hâlde akıl, peygamberin öğretisinin doğruluğunu öğretir. Sonuç olarak akıl yönetici, din yol göstericidir. Akıl olmazsa din varlığını koruyamaz, din olmayınca da akıl yolunu şaşırır. Yüce Allâh’ın buyurduğu gibi (Nûr 24/35) ikisinin birleşmesi ışık üstüne ışıktır. (ez Zeria’dan KUR’AN YOLU, 2/632)

(180).‘En güzel isimler Allâh’ındır. (Bugüzelisimlerle) O’na duâ edin.’ Allah ismi, Allâh’ın kendisi gibi, eşi ve benzeri olmayan bir isimdir. Sıfat ve isimlerin çokluğu, zâtın çokluğunu gerektirmeyeceğindeno isim ve sıfatların her biri Allâh’ın eşsiz özelliklerinden birine delâlet eder. (ELMALILI, 4/179)

Hadis: Allâh’ın doksan dokuz ismi vardır. Bunları belleyen kimse, cennete girer. (Buhâri, Müslim, Tirmizi’den, S. HAVVÂ, 5/413) 

Allâh’ın isimlerinin yalnız doksan dokuz tane olduğu zannedilmemelidir. Bu doksan dokuz isim en meşhurlarıdır. (İ. H. BURSEVİ, 6/442)

Allah ismi 99 ismin en büyüğüdür. Çünkü bu isim bütün ilâhi sıfatları kendinde toplar.  Diğer isimlerin her biri, ilim, kudret, fiil ve diğerleri gibi sâdece bir mânâya delâlet eder. Allah ismi, Allah’tan başka hiçbir varlığa isim olarak verilemez. (İ. H. BURSEVİ, 6/443)

Diğer taraftan şu da bilinmelidir ki, Esmâ-i Hüsnâ 99’la sınırlı  değildir.  Buna delil, İmam Ahmed’in Müsned’indeki rivâyettir. (S. HAVVÂ, 5/414)

7/181-183  HAKKA  YOL  GÖSTEREN  VE  ADÂLETİ  YERİNE  GETİRENLER

181. Yarattıklarımız içinde (öyle) bir topluluk vardır ki hak ile rehberlik ederler ve onunla adâleti sağlarlar. [krş. 2/42]

182. Âyetlerimizi yalanlayanları ise bilemeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız.

183. Onlara süre tanırım (dilediklerigibiyaşarlar), fakat benim cezâlandırmam çok şiddetlidir.

181-183. (181).‘Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk vardır ki,  onlar hakkı gösterirler ve onunla adâletle hükmederler.’ Seleften gelen haberlerde âyet-i kerîmede anılan topluluktan maksadın, bu Muhammed ümmeti olduğu belirtilmiştir. Allah Rasûlü, bu âyet okunurken, ‘İşte bu sizin hakkınızdadır’ buyurmuş. Mûsâ kavmi ile ilgili de 159.  Âyeti okumuştur. (S. HAVVÂ, 5/415)  

Hadis: Meryem oğlu Îsâ ne zaman inecekse, ineceği zamâna kadar, benim ümmetimden sürekli hak üzerinde kalacak bir topluluk bulunacaktır. (Buhâri, Müslim) Allâh’a ve dinine dâvet eden bir kimse, âilesi, çocukları, komşuları ve yakınları ile ilgili meselelerde hüküm verdiği vakit, adâlet ile hükmedip, herhangi bir tarafa meyil etmeyecek olursa, işte o kişi, (yukarıda sözü edilen) hadiste sözü geçen topluluktandır. Elimizden geldiği kadar buna gayret etmeliyiz. (S. HAVVÂ, 5/415)

Nesefi, bu buyrukta, icmaın her yüzyılda delil olduğuna dâir delâlet bulunmaktadır. (S. HAVVÂ, 5/392)

(182).‘Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; Biz onları bilmeyecekleri yerden derece derece helâke yaklaştırırız.’ Yüce Allah kâfir, zâlim ve azgınları hemen cezalandırmaz, hâllerini düzeltmeleri için onlara fırsat verir. Eğer inkâr ve azgınlıklarına devam ederlerse Allah, onları hiç bilmedikleri bir yerden, beklemedikleri bir şekilde ve zamanda cezalandırır, âfet ve musîbet verir. Yüce Allah, zâlimlere mühlet verir, ancak ihmal etmez, vakti saati gelince cezâ verir. Buna istidrac denir. İnancı ve yaşayışı bozuk kimselerin, zâhiren velilerin gösterdikleri kerâmete benzer olaylar sergilemelerine de istidrac denir. (İ. KARAGÖZ 2/768)   

(183).‘Ben onlara süre veririm. Şüphesiz benim düzenim çetindir.’ Azap ile yakalayışım güçlü ve şiddetlidir. Şânı yüce Allâh’ın burada onu ‘keyd / düzen / hîle’ diye adlandırmasının sebebi, zâhiren böyle görünmesindendir. Çünkü bu, görünüş itibariyle bir iyiliktir. Hâlbuki gerçekte bir kötülüktür, yardımsız bırakmadır. (S. HAVVÂ, 5/396)

7/184-186  HANGİ  SÖZE  İNANACAKLAR

184. Âyetlerimizi yalanlayanlar hiç düşünmediler mi ki, arkadaşları (Muhammed’)de hiçbir delilik yoktur. O, ancak (dünyâveâhiretazâbıhakkında) açık bir uyarıcıdır.

185. Âyetlerimizi yalanlayanlar, göklerde ve yerdeki (Allâh’ın) hükümranlığ(ın)a, Allâh’ın yarattığı herhangi bir şeye, hiç olmazsa ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğine hiç (ibretle) bakıp düşünmezler mi? Onlar bundan (Kur’an’dan) sonra hangi söze inanacaklar?

186. Allah, kimi (kötüamellerininsonucuolarak) sapıklıkta bırakırsa, artık onu doğru yola getirecek yoktur. Ve onları, azgınlıkları içinde şaşkın bir hâlde bırakır.

184-186. (184).‘Onlar hiç düşünmediler mi ki, arkadaşları (Muhammed)’de hiçbir delilik yoktur.’ Bütün hayâtı boyunca parlak zekâsı ve üstün kişiliğiyle gönlünüzde taht kurmuş olan bir insanı, alışık olmadığınız bir mesaj getirdi diye nasıl delilikle suçlayabilirsiniz? Hayır tam aksine ‘o ancak’ Allah’tan aldığı mesajı size ileten ‘apaçık bir uyarıcıdır.’ (M.KISA, 1/189)

BirgünAllah Rasûlü (s) Safâ Tepesine çıkıp ‘Ey filân oğulları, ey filân oğulları… diye kabîle kabîle, âile âile Kureyş’i çağırdı. Etrâfına toplandılar. Onları îman etmedikleri takdirde Allâh’ın azâbı ve başlarına getireceği musîbetler hakkında îkaz etti. İçlerinden birisi: ‘Hiç şüphe yok, bu arkadaşınız delirmiş. Bırakalım sabaha kadar bağırsın dursun’ dedi de, bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerimeyi indirdi. (Taberi’den Ö. ÇELİK, 2/278)

Gerek bu âyette,  gerekse başka âyetlerde bildirildiği üzere, Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed’e yönelttikleri en yaygın itham ve iftira onda delilik bulunduğu iddiasıydı. Geçmiş dönemlerde de diğer bâzı peygamberlere de aynı suçlamalar yapılmıştır. Bu durum, inkârcıların, Allah yolu davetçilerine karşı kullandıkları ortak bir taktik ve iftirâ şekli olduğu anlaşılmaktadır. (..) Gerçekte onların bu tutumlarının arkasında, inatçılık, gurur, kibir, düşmanlık duyguları, çıkar hesapları vardı. (KUR’AN YOLU, 2/637)

(185).’Göklerin ve yerin melekûtüne hiç bakmadılar mı?’ Göklerin ve yerin melekûtu demek, göklerin ve yerin melekûtunu yaratan ve yöneten, hayret verici rablık ve saltanat gücü demektir. Yâni âyetlerimizi inkâr edip, yalan sayanlar bütün bu âlemlerin düzenine ‘ve Allâh’ın yarattığı herhangi bir şeye –bir kere olsun – hiç bakmadılar mı?’ Bakıp da bunun ne büyük bir kudret olduğunu, bütün varlıkları ve her şeyi yaratan, ayakta tuttan ve yöneten Allâh’ın kudretinin ne büyük bir kudret olduğunu  ve bütün bunlarda sürüp giden rabbâni düzenin akışını bir an olsun düşünmediler mi? (ELMALILI, 4/183)

‘Onlar göklerde ve yerde  (Allâh’ın) hükümranlığına, Allâh’ın yarattığı herhangi bir şeye, hiç olmazsa ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğine hiç (ibretle) bakıp düşünmezler mi?’ Hayâtın evlilik ve nesil yolu ile varlığını sürdürmesiher kalbe ve her akla tek bir yaratıcının plân ve idaresini haykıran bir tanık durumundadır. Yoksa kim nesiller boyunca bu evliliği mükemmel biçimde karşılayacak ölçüde erkek ve kadınları hayatta dengede tutabilir. Nedenhayâtın herhengi bir döneminde sâdece erkekler veya sâdece kadınlar dünyaya gelmemektedir? Eğer böyle bir şey meydana gelse insanlığın nesli hemen o nesilde tükeniverir. Öyleyse bütün nesiller boyunca kadın erkek arasındaki bu dengenin direksiyonunu elinde bulunduran kimdir? (S. KUTUB, 4/475)

Denge yalnız bu canlı olayda değil, yerin ve göklerin her alanında ve bütün olaylarda gözetilmiştir. Bir atomun yapısına bu denge ilkesi göz önünde bulundurulduğu gibi, galâksilerin kuruluşunda da denge ilkesine riâyet edilmiştir! Bu denge ilkesi, canlılar arasında şaşmaz bir ölçü olduğu gibi, cansız varlıkların arasında da değişmez bir yasadır. Eğer bu denge ilkesi kılpayı kadar sarsılacak olursa, bu evren bir an bile ayakta duramaz! Öyleyse yerdeki ve gökteki tüm büyük dengelerin dizginini eline bulunduran kimdir? (S. KUTUB, 4/475)

(186).‘Allah kimi saptırırsa onu doğru yola götürecek yoktur.’ Yüce Allah, îman edip Müslüman olan bir insanı kendisi istemedikçe saptırmaz, îmandan uzaklaştırmaz. Yüce Allah, Kur’an’da ısrarla kullarına îman etmelerini emrederken, îman edenleri îmandan hiç çıkarır mı? Ancak insanın kendisi inkârı seçerse Allah, onun kâfir olma isteğine izin verir. (..) ‘Allâh’ın hidâyeti’, insana akıl vermek, peygamber ve kitap göndermeksûretiyle gerçekleşir. İnsan aklını kullanarak, varlık âleminde gözlem yaparak, kitap ve peygamberin rehberliğinden yararlanarak îman edebilir. Aklını kullanmaz ve bu rehberlerden yararlanmazsa artık Allâh’ın hidayetinden daha üstün bir hidâyet yöntemi bulunmaz ve onu hiçbir kimse doğru yola iletmez, artık nefsinin ve şeytanın kulu olur. (İ. KARAGÖZ 2/771).   

Bu evrende insanın gözü nereye uzansa, orada hayret edilecek şeylerle karşılaşır. İnsan nerede gözünü açsa, orada bir âyet görür. Bunların hepsini görmediğinde, görmezlikten geldiğinde, bu şaşkınlığı ile yüzüstü bırakılır. Bunların hepsinde(n) sonra sapıklığı tercih eder ve hakkı çiğnerse, kendisini yokluğa teslim edecek olan sapıklığa terk edilir. (S. KUTUB, 4/477)

7/187-188 KIYÂMET  SAATİ  VE  GAYBI  BİLMEK

187. (EyPeygamberim!) Sana: “Onun gelip çatması ne zaman?” diye, (kıyâmet) saat(in)den soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Rabbimin yanındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O (kıyâmetvakti), göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ancak ansızın gelecektir.” Sanki sen kesin biliyormuşsun gibi, onu sana soruyorlar. De ki: “Onun ilmi ancak Allâh’ın yanındadır; fakat insanların çoğu bilmezler.”

188. (Ey Peygamberim!) De ki: “Ben, Allâh’ın dilemesi dışında kendime bir fayda sağlamaya ve (gelecek bir) zararı önlemeye mâlik değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbet daha çok hayır yapmak isterdim ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben, ancak inanan bir kavme, bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.”

187-188. (187).‘Ne zaman gelip çatacak? Diye sana kıyâmet saatini sorarlar. De ki, ‘Onun hakkındaki bilgi, sâdece rabbimin katındadır.’   Saat kelimesi,  Kur’ân-ı Kerim’de kıyâmetin kopacağı vakti ifâde etmek üzere kullanılmaktadır. Kaynaklarda, ansızın gelip çattığı, amellerin hesâbının çabuk olduğu, uzun süre olmasına rağmen Allah bakımından bir saatlik süre kadar kısa sürdüğü için kıyâmete saat denilmiştir. (..) Bir açıklamaya göre saat,  birinci sur çalınca bütün canlıların ölmesi sürecini, kıyâmet ise ikinci sur çalınca yeniden dirilmeyi ve sonrasında olup bitenleri ifâde eder, böylece ahiret hayâtı başlamış olur. (KUR’AN YOLU, 2/640)

Kur’an’da kıyâmetin yakın olduğu (23/1, 54/1, 53/56-57) ve alâmetlerinin geldiği (47/18) bildirilmektedir. Hz. Muhammed (s)’in son peygamber olması (23/40), ve İslâm dîninin kemâle erdirilmesi (5/3) kıyâmetin yaklaştığının alâmetleridir. (İ. KARAGÖZ 2/772)

Hadis: Peygamberimiz (s) ‘Kıyâmetten önce on alâmeti görmediğiniz sürece kıyâmet kopmayacaktır’ buyurdu ve bunları şöyle zikretti: Duman, deccal, dabbetü’l arz, Güneşin batıdan doğması, Îsâ b. Meryem’in yeryüzüne inmesi, Ye’cüc ve Me’cüc, doğuda batıda ve Arap  Yarımadası olmak üzere üç yer çöküntüsünün meydana gelmesi ve son olarak da Yemen’de bir ateşin çıkması. (Müslim Fiten 13, İ. KARAGÖZ 2/773)   

‘Vakti geldiğinde onu açıklayacak olan ancak Allah’tır. O, göklere de yere de ağır gelecektir. Sizi ansızın yakalayacaktır.’  Kıyâmet vaktinin göklere de yere de ağır gelmesi, dünyânın kozmolojik düzeninin bozulacağına, Kur’ân’ın ifâdesi ile (İbrâhim, 14/48) ‘yerin başka bir yere, göklerin de başka göklere dönüştürüleceği’ esnâda vuku bulacak olayların dehşetine ‘Sizi ansızın yakalayacaktır’ ifâdesi de insanoğlunun kıyâmet saati hakkındaki bilgisizliğinin son ana kadar süreceğine işâret etmektedir. (Râzi’den, KUR’AN YOLU, 2/640)

‘De ki, onun bilgisi Allah katındadır.’  O bu bilgiyi, kendisine âit kılmıştır. Ne mukarrep bir meleğe, ne de Mürsel her hangi bir peygambere onun haberini vermiştir. Ta ki bu, itaata daha çok yöneltici, masiyetten daha çok uzaklaştırıcı olsun. Nitekim kişilerin özel ecelleri de gizlidir. (S. HAVVÂ, 5/397)

(188).‘Eğer ben gaybı’ geleceği‘bilseydim daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenâlık da dokunmazdı.’ (..) Daha çok hayır elde eder ve kötülükten, zararlı şeylerden uzaklaşırdım. O kadar ki, bana hiçbir zarar ilişmezdi. Savaşlarda bâzan gâlip bâzan mağlûp olmazdım. Bolluk zamanlarında kıtlık için ön hazırlığımı yapardım. (S. HAVVÂ, 5/398)

Âyette Hz. Peygamberin, mutlak olarak gelecek hakkında hiçbir şey bilmediği değil, Allâh’ın bildirdikleri dışında gaybı bilmediği ifâde edilmektedir.  Çünkü geleceğe dair her konu gayb sayılmaz. İnsan, Allâh’ın evrendeki yasaları hakkında bilgi, deneyim, aklı sâyesinde kesin bilgilere sâhip olabilmektedir. (KUR’AN YOLU, 2/641)

7/189-198  İNSANIN  YARATILIŞI  VE  ÇOĞALMASI

189. (Ey insanlar!) Sizi bir tek nefisten (Âdem’den) yaratan, (gönlü) onunla huzur (ve sükûn) bulsun diye eşini de o(nunözünden/cinsi)nden var eden O’dur. (İnsan) eşi ile birleşince o hafif bir yük yüklendi (hâmilekaldı), bir müddet bununla geçti. (Gebeliği) ağırlaşınca ikisi de, Rableri olan Allâh’a: “Eğer bize iyi ve sağlıklı bir çocuk verirsen andolsun ki mutlaka şükredenlerden olacağız.” diye duâ ettiler.

190. Fakat (Allah) onlara bir sağlıklı (çocuk) verince, (insanlar, Allâh’ın) kendilerine verdiği (çocukhakkı)nda O’na ortaklar koşmaya başladılar. Allah ise onların ortak koştuğu şeylerden yücedir.

191. Hiçbir şey yaratamayan ve kendileri yaratılmış olanları (Allâh’a) ortak mı koşuyorlar?

192. (Oputlar,) ne o (tapa)nlara bir yardım edemezler ve kendilerine yardımları olmaz!

193. (Eymüşrikler!) Eğer onları (putları) doğru yola (İslâm’a) çağırırsanız, size uymazlar. Onları ha çağırmışsınız, ha (çağırmayıp) susmuşsunuz, size karşı (durumları) birdir.

194. (Eymüşrikler!) Allah’tan başka taptıklarınız, sizin gibi kullardır. Eğer, (onlarınilâholduğuhakkında) doğru söylediğiniz iddiâsında iseniz, haydi onları çağırın da siz(inistekleriniz)e karşılık versinler!

195. Put)ların yürüyecekleri ayakları mı, yoksa tutacakları elleri veya görecekleri gözleri yahut işitecekleri kulakları mı var? (Ey Peygamberim!) De ki: “Çağırın ortak (koştuk)larınızı, sonra bana (istediğiniz) hîleyi düşünün, bana göz bile açtırmayın!”

196. (Ey Peygamberim!) Şüphesiz ki Kur’ân’ı indiren benim velîm (dostumvesığındığım) Allah’tır ve O, (bütün) iyi kimselerin velîsidir (onlarıgörüpgözetir).

197. Allah’tan başka taptığınız (putlar), size yardım edemezler ve kendilerine de yardım edemezler.  

198. O (put)ları doğru yola çağırsan duymazlar. Onların sana baktıklarını görürsün; ama aslında onlar görmezler.

189-198. (189).’O Allah ki sizi bir tek nefisten yarattı.’ Yâni siz, ‘anılır bir şey’ değildiniz, yoktunuz ve hiçbiriniz hiç yoktan kendi kendinize ve kendi gücünüzle olmadınız. Her biriniz başlangıçta bir nefisten, bir zürriyet olarak yaratıldınız. Hiç birinizin bizzat iki tâne babası da yoktur, iki tâne benliği de. Fert fert, kabile kabile, boy boy, soy soy, hepiniz bu şekilde bir insan nefsinden yaratılmış  birer sülâle, birer silsile olarak bir çeşit mahlûksunuz. (ELMALILI, 4/188)

‘Allah o nefsin eşini de ondan kıldı.’ Âdem nefsi veya beşeri nefis veya insâni nefis denilen o bir tek nefsin eşi olan dişisini de, yâni Havvâ’yı da ondan yaptı ve onun cinsinden kıldı. Aynı bir nefisten, onun parçası veya eşi olarak hem erkek hem dişi yarattı. Tabiattaki tek düzeliğin zıddına olarak aynı kökten ikinci bir tür yaratıp, öbürüne çift, yâni yarattı. Ve bu suretle onun eşini de kendi cinsinden kıldı. Erkekleri Âdem’den yaratıp da kadınları başka bir kökten, başka bir cinsten yaratmadı. (ELMALILI, 4/189)

‘Allah onlara sâlih bir çocuk verince, kendilerine verdiği şey hakkında Allâh’a ortak koştular.’  Bu âyette, şirk koşanlar Hz. Âdem ve Havvâ değildir.  Çünkü şirk peygamberin ismet sıfatı ile bağdaşan bir durum değildir.  (S. HAVVÂ, 5/419)

(..) Âyette gerçekleşmiş bir olaydan değil, bir temsilden söz edilmekte ve bununla da müşriklerin câhilliklerine ve şirk iddialarına işâret edilmektedir. Buradan hareketle Râzi âyete şöyle bir yorum getirmektedir: ‘O yüce Allah sizin herbirinizi bir candan yaratmış; insanlıkta erkeğe eşit bir insan olarak eşini de yine aynı cinsten / özden yaratmıştır. (erkek bir asıldan, kadın ise başka bir asıldan yaratılmış değildir) Erkek eşine yaklaştıktan sonra kadının hamile olduğu anlaşılınca rablerine, ‘Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen (lütuf ve ihsanından dolayı) kesinlikle (sana) şükredenlerden olacağız!’ diyerek duâ ederler. Fakat Allah onlara kusursuz bir çocuk verince, bu verilenle ilgili olarak Allâh’a ortaklar koşmaya kalkışırlar; çünkü bâzan naturalistler gibi bu çocuğun yaratılışını tabiat güçlerine, bâzan müneccimler gibi yıldızlara, bâzan da putperestler gibiputlara nisbet ederler. (Râzi’den, KUR’AN YOLU, 2/644)

Herşeyi yaratan Allah’tır.  Yaratılışta Allâh’ı dışlayan, yaratılış sebeplerini Allâh’a denk tutan yâhut Allâh’ın üstünde tutan her inanç şirktir. Kur’ân’ın ilk muhatapları Mekke putperestleri putlarını Allâh’a ortak koşmakta idiler. (KUR’AN YOLU, 2/645)

Müşrikler çocuklara “Abdullah” ismi yerine “Abdüluzzâ” (Uzzâ’nın kulu) gibi isimler vererek onları putlara nispet ettiler. Hıristiyanlar Hz. Îsâ’ya, yahûdiler de Hz. Üzeyr’e “Allâh’ın oğlu” dediler, onlara bağlanıp taptılar. Böylece şirke düştüler. Bâzı müslümanların da çocuklarının olması hususunda: “Falanca türbeye gittim de çocuğum oldu.” gibi sözleri veya Allâh’ın izni ile demeyerek, Allâh’a sığınmaya lüzum görmeyerek: “Bu işi ancak ben yaparım veya falanca yapar.” demeleri de gizli şirk cümlesinden sayılmıştır.) (H. T. FEYİZLİ, 1/174)

(190).‘Oysa Allah onların koştukları ortaklardan münezzehtir.’ Yüce Allah onların inandıkları ve yaşadıkları şirkten tamamen uzaktır. Günümüzde de bu âyetlerin tasvir ettiği şirk çeşitlerine, şekillerine rastlıyoruz ki bunlar, Allâh’ın birliğine inandıklarını ve O’na teslim olduklarını sanmaktadırlar. (..) Bugün insanlar Rab olarak Allâh’ıkabulediyorlar; ne var ki, onlar Allâh’ın emirlerine ve hükümlerine kulak asmıyor, onları unutmuş, hatırdan silmiş gibi bırakıyorlar. Bununla berâber bu ilâhların emirlerini ve isteklerini kutsal’ kabul ediyorlar.  Hâlbuki bu ilâhların emirleri ve istekleri Yüce Allâh’ın emirleri ve hükümlerine terstir. (S. KUTUB, 4/485)

Eğerbiz, puta tapıcılığı basit putçulukla, eski ilâhlarla ve insanların Allah katında şefaatçi / kurtarıcı olarak kabul ettikleri varlıklara ibâdet niteliği taşıyan davranışlara yönelmeleri şeklinde sınırlandırır ve putperestliği bu şekilde dondurursak, sâdece kendimizi aldatmış oluruz. Çünkü burada değişen sâdece putların putperestliğin şeklidir. Bunun yanında ibâdet niteliği taşıyan hareketler biraz daha giriftleşmiş ve yeni yeni isimler almışlardır. Fakat şirkin karakteri ve gerçekliği değişen şekillere  ve hareket biçimlerine rağmen hâlâ dimdik ayakta durmaktadır. (S. KUTUB, 4/486)

(192).‘(Oputlar) o (tapa)nlara bir yardım edemezler ve kendilerine yardımları olmaz.’ Başlarına gelebilecek birtakım tehlikeleri (meselâ başkası tarafından kırılmak ve benzeri şeyleri) önleyemezler. (S. HAVVÂ, 5/399)

Muaz b. Amr b. Cemuh ile Muaz b. Cebel (r)  Müslüman olmuş iki genç idi.  Bunlar, Medîne’ye geldikten sonra, geceleyin müşriklerin putlarını kırar, yok eder, bakıcısı olmayan kadınlara getirip,  odun diye yakmalarını sağlarlardı. Maksatları,  kavimlerinin bu olan(lar)dan ibret almalarını sağlamaktı.  Amr b. Cemuh’un tapındığı, hoş kokular sürdüğü bir putu vardı. İki Muaz, bu putu tepe aşağı devirir, pislikler sürerlerdi.  Amr b. Cemuh, daha sonra inancının bâtıl olduğunu anladı. (S. HAVVÂ, 5/421)

(196).‘Şüphesiz ki, Kur’ân’ı indiren benim velim Allah’tır. Ve O (bütün) iyi kimselerin velisidir.’   Veli kavramı Kur’an-ı Kerim’de hem Allâh’ın kuluna dost olmasını hem de kulların Allâh’a dost olmalarını ifâde etmektedir.  Bu âyette ise, hem isim kalıbında hem de fiil kalıbında her iki anlamda kullanılmıştır. (KUR’AN YOLU, 2/646)

Velî / dost: Veli ve Mevlâ kelimeleri Kur’an’da hem insanlar (Fussilet 41/34) hem de Allah için, vâli kelimesi ise sâdece Allah için kullanılmıştır: ‘Yoksa Allah’tan başka veliler mi edindiler? Veli yalnız Allah’tır.’ (Şûrâ 42/9) ‘O velidir, hamîddir.’ (Şûrâ 42/28), ‘Velî olarak Allah yeter, yardımcı olarak Allah yeter.’ (Nisâ 4/45). Allâh’ın velî vasfı, sâdece müminlere yöneliktir. ‘Zâlimlerin ne velîleri ne de yardımcıları vardır.’ (Şûrâ 42/8). (..) Müminin vasfı olarak veli kavramı, Allâh’ın dostu ve sevgili kulu demektir. Kur’an’da sâlih ve takvâlı müminlerin Allâh’ın dostu (veli) olduğu bildirilmiştir. (Yûnus 10/62, 63; A’raf 7/196). Müminlerin velisi ancak Allah, O’nun Rasûlü, müminler ve meleklerdir. (Mâide 5/55; Fussilet 41/31). Bu sebeple müminler, şeytanı ve avanesini / yardımcılarını, kâfirleri, Yahûdi ve Hıristiyanları, Allâh’ın dînini eğlence ve alay konusu edinenleri, îmana küfrü tercih ediyorlarsa  -baba ve kardeşlerini bile – dost edinemezler (Âl-i İmran 3/28; Nisâ 4/28, 76, 119; Mâide 5/51; Tevbe 9/23). Bir kudsi hadiste Allâh’ın velî kullarına olan yardımı şöyle anlatılmıştır: ‘Allah bir kulunu sevdiği zaman onun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olur.’ (Buhâri) (DİNİ KAVRAMLAR SÖZLÜĞÜ, 1/600)  

‘Benim dostum koruyucum Kur’ân’ı indiren Allah’tır.’ Allah yolunda dâvet edenlerAllâh’a dayanırlar. Öyleyse Allâh’ın dışındaki bu dostlar ve dayanaklar neci oluyorlar? Dâvâ adamına eziyet yapacak güçte olsalar bile, onun gözünde kaç paralık değerleri vardır? Onların Peygamber’e eziyet yapmaları da, ancak Peygamber’in dostu olan Allâh’ın izni ile gerçekleşebilmektedir. Allâh’ın diğer varlıkların ona yaptıkları eziyete izin vermesi, onu başkalarının eziyetinden korumaktan âciz olduğundan veya dostlarına destek vermediğinden değildir. Yüce Allah bu tür noksanlıklardan münezzehtir. Başkalarının eziyetlerine izin vermesinin nedeni eğitime, arındırma ve araştırma gibi nedenlerle iyi kullarını denemek istemesindendir. Zâlim kullarına zaman tanıması, bu zâlimlerin günahlarının çoğalması ve sağlam bir tuzağa düşmeleri için imkân tanımasıdır! (S. KUTUB, 4/491) 

7/199-202  AF  YOLUNU  TUTMAK  (199-202), 

199. (Ey Peygamberim!) Sen affetme yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir (karşılıkverme).

200. (Ey Peygamberim!) Şeytandan bir vesvese seni dürterse hemen Allâh’a sığın Çünkü O, (herşeyi) hakkıyla işitendir, bilendir. [krş. 7/27; 27/24; 35/6]

201. Şüphesiz takvâya erenler (Allâh’ınemirlerineveyasaklarınauygunyaşayanlar) var ya, onlara şeytandan bir kötü düşünce dokunduğunda, (Allâh’ınödülvecezâsını) hatırlayıp, hemen gerçeği görür (vesveseyi terk eder)ler.

202. (Şeytanların) yandaşlarına gelince, (şeytanlar) onları sapıklığa çekerler, sonra da yakalarını bırakmazlar.

199-202. (199).Allahü Teâlâ Rasulüne (s) İslâm’ı yayma, insanları davete çağırma, hidâyete sevk etme usulleri hususunda bâzı şeyler (prensipler)  öğretmektedir: (a) Hakka davet eden kişi müşfik, sabırlı, bağışlayıcı, samimi, nazik olmalıdır.  Dava arkadaşlarının zaaflarını hoş görmeli, düşmanların eziyetlerine sabırla karşılık vermeli, tahriklere soğukkanlı yaklaşmalıdır. (..)  (b) İslâm dâvetçisi,  selim akıl ile kolayca anlaşılabilen basit, sade fazîletleri emretmelidir. Böylece dâvetçinin çağrısı herkese hitap eder. Herkesi iknâ eder. Hz. Peygamber’in büyük başarısı, bu hikmetli siyâsetine borçludur. (..) (c) Câhil insanların tahriklerine karşı gereksiz tartışmalardan kaçınmalıdır. (MEVDÛDİ, 2/118, 119)

‘Sen af yolunu tut.’  İnsanlar ile ilişkilerinde öncelikle hoşgörü ve kolaylık tarafını gözet. İnsanların işlerinden önce sana kolay gelenleri al. Kendilerine zor gelecek, zorluk verecek şeyleri isteme, şiddet ve zorluk taraftarı olma. Ayrıca affedici ol, herkesin eksiğine, kusuruna bakma. Özür dileyenleri affet.  (ELMALILI, 4/193)

Hadis: Peygamberin elinden tuttum ve dedim ki: ‘Yâ Rasûlâllah! Amellerin (iyi işlerin) en üstün olanını bana bildir’ dedim. Buyurdu ki, ‘Ey Ukbe! Seninle akrabalık ilişkisini kesen ile ilişkini sürdür, sana vermeyene sen ver ve sana zulmeden kimseden yüz çevir, ondan öc alma.’ (Ahmed, İ. KARAGÖZ 2/781)

Şûrâ sûresinde bir kötülüğe ancak misli ile karşılık verilebileceği, fakat affedip bağışlayan kimseyi Allâh’ın ödüllendireceği bildirilerek af ve bağış teşvik edilmektedir: ‘Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür. (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse onun mükâfâtı Allâh’a âittir. Şüphesiz Allah, zâlimleri sevmez.’ (42/40). (..) Misli ile karşılık vermenin sevâbı yok ama, affetmenin sevâbı vardır. Misli ile karşılık verilmeyip sınır aşılırsa bu zulüm olur. Allah zâlimleri sevmez. (İ. KARAGÖZ 2/782)  

‘Mârûfu emret.’  Emrettiğin iş, Allâh’ın kitabında veya kendini bilen akıl sâhipleri katında mâruf, yâni yapılması, yerine getirilmesi gerekli,  varlığı yokluğundan hayırlı, olması olmamasından faydalı olduğu kabul edilen güzel ve yararlı bir şey olsun. (ELMALILI, 4/193)

Örf kelimesi, sâdece yapılması farz olan tutum ve davranışları değil,  aynı zamanda mendup olan, dinin özel hükümlerine ters düşmemek şartıyla akl-ı selimin ve kamu vicdanının hayırlı ve yararlı gördüğü iyilik ve güzellikleri içerir.  (KUR’AN YOLU, 2/650)

‘.. ve câhillerden yüz çevir.’   Câhil kelimesi bilgisizlikten çok, saldırganlık, barbarlık, zulüm, küstahlık, inatçılık gibi kötü huylardan oluşan ahlâk bozukluğunu ifâde eder. (..) Cahillere aldırmamanın mânâsı, insanları hakka çağırırken,  kendini bilmezlerin kötü, çirkin davranışlarına küstahça hareketlerine aynıyla karşılık vermemektir.  Öfkeye kapılmamak, affedici ve sabırlı olmaktır. (KUR’AN YOLU, 2/650)

(200).‘Şeytandan bir vesvese seni dürterse, hemen Allâh’a sığın.’  Seni emir olunduğunun tersine yönlendirecek şeytâni tahrik karşısında, onun şerrinden Allâh’a sığın. Allâh’ın yardım ve korumasına iltica et. Dilinle ve gönlünle O’na sığın. (ELMALILI, 4/195)

Müminler topluluğu ve takvâ ehli, şeytan kendilerine kötülük işletmek istediğinde yaptıklarının doğruluğu veya yanlışlığı üzerinde düşünürler, Allâh’ın azametini ve cezâlandırmasını hatırlarlar, Allâh’a olan saygıları kendilerini O’na âsi olmaktan korur, insan olarak işledikleri hatâların affı için Allâh’a sığınıp tevbe etmeye yöneltir. (199. Ayette kendilerinden ‘câhiller’  diye söz edilen) müşrikler ve inkârcılar topluluğuna gelince, onlar bir defâ Allâh’a âsi olmaya başlayınca, şeytanlar onların günahkârlık, bozgunculuk ve azgınlık eğilimlerini daha da güçlendirir. Hevâ ve hevesleri akıl ve basiretlerine baskın geldiği için artık ne Allah korkusu ne âhiret kaygısı azgınlıkta ısrar edip günahlarını daha da çoğaltmaktan onları alıkoyamaz. (Taberi’den KUR’AN YOLU, 2/652)

Şeytan, her türlü çirkin söz, fiil ve davranışları (2/268, 24/21), İslâm’ın ve akl-ı selimin iyi, güzel ve hoş görmediği kötülükleri, haramları (24/21) ve küfrü (59/16) emreder. Söz verir, ümitlendirir ve aldatır. (4/120). İçki ve kumarı teşvik eder. Bunlarla insanların arasında kin ve düşmanlık sokmak, onları Allâh’ın zikrinden ve namazdan alıkoymak ister. (5/91). İnsanların yaptığı kötülükleri ve kötü sözleri, kötü fiil ve davranışları süslü, iyi, güzel ve câzip gösterir (6/43) ve kolaylaştırır. (47/25). İnsanları fajirlikle korkutur. (2/268) Allâh’ın zikrini (58/19) ve gerçekleri unutturur. (6/68) Hak yoldan saptırır. (4/60) Fitneye düşürür (7/27), azdırır (7/175). Kişi ile kardeşi arasına fitne sokar. (12/100). Doğru yoldan uzaklaştırır (4/60). Alevli ateşe, cehenneme çağırır. (31/21). Böylece insanları hüsrana sürükler. (İ. KARAGÖZ 2/783).

(Ey Peygamberim!) Kullarıma söyle, en güzel söz söylesinler. Çünkü şeytan, onların aralarına girer, (onları tartışmayı ve kötülüğü dürtükler). Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.’ (17/53) Bu itibarla, şeytanın bu telkin ve vesvesesinden kurtulmak için Allâh’a sığınmak gerekir: (Ey Peygamberim!) De ki: Rabbim; şeytanların dürtü ve vesveselerinden sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım.’ (23/ 97-98). (İ. KARAGÖZ 2/783, 784).    

7/203-204.  KUR’ÂN’I  DİNLEMEK  VE  SUSMAK

203. (Ey Peygamberim!) Müşriklere (istedikleri) bir âyet getirmediğin zaman: “Onu da kendin uyduruverseydin ya!” derler. De ki: “Ben, ancak Rabbimden bana vahyedilene uyarım. Bu (Kur’an), Rabbinizden gelen ve gerçeği gösteren açık delillerdir, îman eden bir toplum için de yol gösterici ve rahmettir.”

204. Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamete eresiniz.

203-204. (203).‘Müşriklere’ kendilerinin teklif ettiği ‘bir âyet getirmediğin zaman; ‘onu uyduruverseydin ya!’ Yâni bundan önceki âyetleri uyduruverdiğin gibi, bunu da biraraya getirip uydursaydın ya ‘derler.’ ‘De ki: Ben ancak Rabbimden vahyolunana uyarım.’ Ben tâbiyim. Bu işle yükümlü değilim. Rabbime de hiçbir şey teklif edemem. (S. HAVVÂ, 5/401)

‘Bu Rabbinizden gerçeği gösteren delillerdir.’ Bu Kur’ân-ı Kerim, hakkı bütünüyle sizlere gösterecek deliller, âyet ve mûcizelerdir. Ona ‘îman eden bir kavim için hidâyettir ve rahmettir.’ (S. HAVVÂ, 5/401)

Burada Kur’ân’ın üç mühim vasfına yer verilir: (1) ‘besâir’ Kur’an gerçeğin ortaya çıkmasını sağlayan kesin bilgiler ve deliller içerir. İnsanların din ve dünyâ hayatlarıyla ilgili doğru bilgiler verir, akılları aydınlatır, inancı düzeltir, kalpleri aydınlatır. (2) ‘hüdâ’ Kur’an fert ve topluma rehberlik yapar, onların kurtuluşunu sağlar. (3) ‘rahmet’ Kur’an sonuç itibarıyla kendisine inanan ve tâbi olan fert ve toplumları gerçek iyiliğe, ebedi nimete, saâdet ve selâmete ulaştırır. (Ö. ÇELİK, 2/291, 292)  

Müşrikler, gerçekten Hz. Muhammed (s)’in hak peygamber olup olmadığını anlamak için değil, sırf huzurunu bozmak, onu zor durumda bırakmak ve insanlar karşısında küçük düşürmek gibi kötü niyetle mucize göstermesini istiyorlardı. Peygamberimiz (s), istedikleri mucizeyi getirmediği zamanbu âyette bildirildiği gibi, alaycı bir tavırla ‘bir mucize uyduruverseydin’ diyorlardı. (..) Yüce Rabbimiz, Peygamberimiz (s)’e, müşriklerin seviyelerine düşmeden ‘Ben sâdece Rabbimden bana vahyedilene uyarım’ şeklinde cevap vermesini istemiş ve bu sûretle asıl güç ve yetkinin Allâh’a âit olduğunu Peygamberin de Allâh’ın hükümlerine bağlı bulunduğunu bildirmesini istemiştir. (İ. KARAGÖZ 2/786).

(204).‘Kur’an okunduğu zaman ona derhal kulak verin ki, merhamet olunasınız.’  Kur’ân-ı Kerîm’den fikren ve zikren faydalanmak, aynı zamanda ona hürmet ve saygı göstermek için Kur’an okunurken susmak ve dinlemek gerekir. Hasan-ı Basrî’ye ve Zâhirîler’e göre âyetteki “dinleyin ve susun” lafızları birer emir olup mutlaktır ve anlamı geneldir. Bu itibarla gerek namazın içinde gerek namazın dışında okunan Kur’an’ı dinlemek ve susmak vâciptir. Fahreddîn-i Râzî ve Hâzin tefsirlerinin beyanı da böyledir. Aynı zamanda bu, mümin olmanın bir alâmeti (8/2); aksi ise inkârcıların hallerine benzemektir (41/26). Bu konuda “Namaz dışında okunan Kur’an’ı dinlemek müstehaptır.” diyenler de vardır. Dinleme edebi ile ilgili gerekli hassâsiyeti göstermek kaydı ile uygun şart ve mekânlarda elektronik cihazlardan istifâde ile Kur’an dinlemek de câizdir. (H. T. FEYİZLİ, 1/175)

İmam ister gizli okusun, ister açıktan okusun, ona uyan bir şey okumaz. İmamın okuması aynı zamanda imama uyanın da okumasıdır. (İ. H. BURSEVİ, 6/498)

Hanbeli ve Hanefi âlimleri cemaatle namaz esnâsında imam açıktan ya da gizli olarak Kur’an okurken cemaatin okumamaları gerektiği yönündeki hükmü bu âyete dayandırmışlardır. (KUR’AN YOLU, 2/655)

Fakihler, Kur’an kıraetinden maksadın düşünmek, tefekkür etmek ve gereği ile amel etmek olduğunu söylemişlerdir. Bu ise ancak, susmak ve dinlemekle olur. (İ. H. BURSEVİ, 6/499)

7/205-206  HAFİ  ZİKİR  (205),  ALLAH  KATINDAKİLER (206)

205. (Ey Peygamberim!) Rabbini, içinden yalvararak, korkarak, yüksek olmayan (hafif) bir sesle sabah ve akşam zikret / an (duâ et), gâfillerden olma!

206. Şüphesiz ki Rabbin katındaki (melek)ler, O’na kulluk etmek husûsunda kibirlenmezler, (dâimâ) O’nu teşbih ederler ve yalnız O’na secde ederler.

205-206. (205).‘Rabbini, içinden yalvararak, korkarak, yüksek olmayan (hafif) bir sesle sabah ve akşam zikret / an, gâfillerden olma.’  Buradaki zikir Kur’an, duâ, tesbih, tehlil ve buna benzer diğer zikir türlerini kapsamaktadır. Yüksek olmayan, alçak bir sesle yapılmasının istenmesi ihlâsa daha yakın olması, tefekkürü sağlayıcı olmasıdır. (S. HAVVÂ, 5/402)

Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde zikir, genellikle herhangi bir zaman veya sayı belirlemeksizin, müminin dilinde Allah ismi ve zihninde Allah bilincini canlı tutmasını ve bu bilinçle yaşamasını ifâde eder. (KUR’AN YOLU, 2/656)

Riyâ veya namaz kılanlara ya da uyuyanlara zarar verme korkusu olduğunda gizli zikir efdaldir. Bunun dışında açık zikir daha faziletlidir. Çünkü açık zikirde amel daha çoktur. Duyanlara da faydası sirâyet eder. (İ. H. BURSEVİ, 6/506)

‘..korkarak..’: Bu korku, amellerdeki eksiklik korkusunu, son nefesteki belirsizlik ve önceden yazılan hükmün ne olduğu korkusunu içine alır.  (İ. H. BURSEVİ, 6/505)

(206).‘Şüphesiz Rabbinin katındakiler’ yâni melekler ‘O’na kulluk etmekten aslâ büyüklenmezler. O’nu tesbih ederler.’ Şu hâlde sen de öyle yap. (ELMALILI, 4/198)

Kibirlenen kimseye müstekbir denir. Müstekbir, büyüklenen, kendisini üstün gören kimse demektir. Bu davranış, kişiyi îman ve ibadetten, Allah ve Peygambere itaatten alıkoyar. Kibir, hakka ve halka karşı sözkonusu olur. (a) Hakka karşı kibir: Allâh’ın varlığını ve birliğini, yüceliğini, Peygamberlerini, âyetlerini, hak dînin ilke ve kurallarını beğenmemek, küçümsemek, îman ve ibâdet etmemektir. Hakka karşı kibirlenen kimse kâfir olur. (7/76, 25/21…) (b). Halka karşı kibir: Bir insanın kendisini beğenip diğer insanları küçük ve değersiz görmesi, onlara iltifat etmemesi ve tepeden bakması demektir. Peygamberimiz (s) insanlara karşı kibri, ‘insanları aşağı görmek’ (Müslim) şeklinde tanımlamıştır. Halka karşı kibir, büyük günahtır. (..) (İ. KARAGÖZ 2/792).

‘ve yalnız O’na secde ederler.’ İbâdetlerini sâdece O’na yaparlar ve başka hiçbir kimseyi O’na ortak koşmazlar. (S. HAVVÂ, 5/402)

Tilâvet Secdesi: Kur’an’da 14 yerde geçen secde âyetlerinin okunması veya işitilmesi hâlinde yapılan secdelere tilâvet secdesi denir. Tilâvet secdesi Hanefi müctehitlere göre vacip, Şâfii, Mâliki ve Hanbeli müctehitlere göre sünnettir. Bir mecliste aynı secde âyeti birden fazla okunursa bir secde yapmak yeterlidir. (..) Tilâvet secdesi, Hz. Peygamberin sözlü ve fiili sünnetiyle sâbittir. Rasûlullah, secde yapılmasını teşvik etmiş (Müslim) ve secde âyetlerini okuyunca secde etmiştir. (Müslim). (..) Tilâvet secdesi ve Allah rızâsı için yapılan secdelerde namazdaki gibi tahâret, kıble, setr-i avret, vakit ve niyet şarttır. (İ. KARAGÖZ 2/794).

Hadis: Âdemoğlu secde âyetini okuyup da secde ettiği zaman şeytan ağlayarak çekilir ve kendi kendine ‘vay!’ diyerek hayıflanır; bu adamsecde ile emrolundu, secde etti, ona cennet var; bense secde ile emrolundum isyan ettim, bana da ateş var.’ (Müslim, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel’den ELMALILI, 4/198)