Zariyat Suresi

  1. Zâriyât Sûresi

Mekke döneminde inmiştir. 60 âyettir. Birinci âyette geçen “zâriyât” kelimesi, sûrenin adı olmuştur. (H. T. FEYİZLİ, !/519)

Rahmân ve Rahîm Allâh’ın adıyla

 51/1-6  SİZE  VAADEDİLEN,  KESİNLİKLE  DOĞRUDUR

1-2-3-4-5-6. Savurup kaldıran (rüzgâr)lara, yükü() taşıyan (bulut)lara, kolayca akıp giden (gemi)lere (ve bütün) iş(ler)i dağıtan (melek)lere andolsun! Şüphesiz (size) vaadedilenler elbet doğrudur. Hiç şüphesiz (hesap ve) cezâ mutlaka gerçekleşecektir.

 1-6.(1).‘Andolsun toz atıp savuranlara’ ‘Zariyat’, kırıp ufalayan veya savuran ya da toz duman edip götüren kuvvetler demektir. Merselâ toprağı ve başka şeyleri tozdurup savuran rüzgârlar, volkanları püskürten, yaratıkları kırıp dağıtan ve yayıp açan melekler ve barut, dinamit gibi sonradan bulunmuş ve bulunacak şiddetli patlayıcı, tahrip edici ve yakıcı bütün sebepler bu kavrama dâhildir. Beydâvi, ‘Bütün yaratıkları savuran sebepler’ demekle bu genelliği göstermiştir. Müfessirlerin çoğunluğunun ‘riyah’ yâni rüzgârlar ile yetinmesi Hz. Ali’den gelen rivâyete göredir. (ELMALILI, 7/252)

(2).‘sonra bir ağırlık yüklenenlere’ yağmur yüklenen bulutlar, bulutları taşıyan rüzgârlar veya gebe kadınlar veya bütün bunların sebepleri ki bunlar öncekilerin aynısı da, başkası da olabilir. Önce tozdurur, sonra da yüklenir, taşır veya tozdurup savuran başka, taşıyıp götüren başka olur, bir ordunun ağırlıkları ve ganîmetleri gibi. (ELMALILI, 7/253)

(3).‘sonra da kolaylıkla akanlara’ gemiler ve benzeri trenler, otomobiller gibi. (ELMALILI, 7/253)

(4).‘sonra da bir emir pay edenlere andolsun’ yâni bütün bunları idâre etmek, tozdurulan, taşınan, götürülen şeyleri varacakları yerlere yetiştirmek için yüce Allâh’ın emrini ayırıp dağıtan meleklere, Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil gibi emir meleklerine yemin olsun, bunlara yemin, cezânın meydana gelmesinde özellikle hizmetlerini hatırlatmadır. (ELMALILI, 7/253)

(5).‘Size vaad olunan kesinlikle doğrudur’ Kaf sûresinde geçtiği üzere size yapılmakta bulunan vaadler ve tehdidler, o yeni yaradılış, dirilme ve çıkma, girme ve ebedilik hep doğrudur. (ELMALILI, 7/253)

‘doğru olan vaad’ kıyâmetin kopması, ölülerin diriltilmesi, mahşer yerinde toplanması, insanların hesaba çekilmesi, sonuçta müminlerin cennete, kâfirlerin cehenneme atılmasıdır. (İ. KARAGÖZ 7/364)

(6).‘ve (hesap ve) cezâ kesinlikle gerçekleşecektir’ Din, yâni cezâ ve sorumluluk vardır. Amellerinin cezâsı, iyiliğe çalışanlara iyilikle mükâfat, kötülüğe çalışanlara kötülükle cezâ mutlaka olacak, herkes ettiğini bulacaktır. (ELMALILI, 7/253)

 51/7-14  KAHROLSUN  O  KOYU  YALANCILAR

7, 8, 9. Muntazam dalgalı yollara (yörüngelere, galaksi ve diğerlerine) sâhip gök hakkı için! Doğrusu siz (Peygamber hakkındaki, “o kâhindir, şâirdir, sihirbazdırşeklindeki sözlerinizde) çeşitli çelişki(ler) içindesiniz. (Oysa îmandan) döndürülen (aklı çarpık) kimseler ondan çevrilip uzaklaşır.

10, 11. Kahrolsun o düzenbaz yalancılar! Onlar, bir cehâlet (ve sapıklık) içinde (îmandan) gâfil (kalmış) kimselerdir.

  1. Müşrikler (alay ederek: “O hesap ve) cezâ günü ne zaman?” diye sorarlar.
  2. Kıyâmet günü kâfirler, ateş üzerinde azâba uğratıl(ıp kıvran)acaklardır.
  3. (Onlara🙂 “Azâbınızı tadın! Bu, (dünyâda) acele gelmesini istediğiniz (azap)tır.” (denilir).

 7-14 (7, 8, 9).‘İçinde yörüngeleri olan göğe andolsun ki’ (…) ‘hubük’ bize hem gökyüzünün sağlamlığını, güzelliğini, eşsizliğini, düzgünlüğünü hem de onun, yıldız kümelerinin oluşturduğu yörüngelerle dolu olduğunu anlatmaktadır. Bir başka ifâdeyle de denilebilir ki, Yüce Allah bu âyette yer verdiği ‘hubük’ sözcüğü ile gökyüzünü, onda bulunan yıldızları ve bu yıldızların yörüngelerini, üstün bir sanatla dokunmuş son derece güzel nakışları olan düzgün ve sağlam bir kumaşa benzetmiştir. Bu bakımdan söz konusu âyet tefsiri bir şekilde ‘Her biri son derece güzel ve üstün bir sanatla yaratılmış, tıpkı tatlı bir rüzgârın çölde oluşturduğu kıvrımlar  gibi yörüngelerinde akıp giden yıldızlarla süslü göğe andolsun.’ (M. DEMİRCİ, 3/193)

Türlü gök cisimleri, sistemleri ve bunlara âit hareket düzenleriyle semâ çok sağlam, ince ve sanatkârâne bir denge içermekte, akıl almaz bir âhenk içinde varlığını koruyan bu çeşitlilik ve güzellikler kuşkusuz tek bir kudreti işâretlemektedir. Şu hâlde insanlara yaraşan da farklılık ve çoklukların içinden birliğe ulaşabilmek, birbirini tutmayan söz ve davranışlardan kaçınmak, bunun tabii sonucu da yalnız ve yalnız Tek Tanrıya kulluk etmektir. (KUR’AN YOLU, 5/122, 123)

‘Siz çelişkili sözler söylüyorsunuz’ Sözleriniz birbirini tutmuyor, bir hüküm altında toplanmıyorsunuz. ‘Gökleri ve yeri yaratan Allah’ dersiniz, sonra da tutar başkalarına taparsınız. Çeşitli ilâhlara taptığınız için, gittiğiniz yollar ve amaçlarınız bir hedefte birleşmiyor, hakta birleşmediğiniz için peygambere bâzen sihirbaz,  bâzen kâhin, bâzen şâir, bâzen de deli gibi birbirini tutmaz sözler söylüyorsunuz! Bir taraftan dînin, yâni cezânın olacağına inanmıyor, Hakk’a uymayan görüşleri benimsiyorsunuz, bir taraftan da ileride bize şefaat ederler diye putlara tapıyorsunuz. (ELMALILI, 7/254)

‘Ondan (Kur’an’dan veya îmandan) dönen döndürülür (engellenmez)’  Kur’an ve Hz. Muhammed ile ilgili çelişkili sözlerden gerçek anlamda dönmeyi arzulayanlar döner, doğruyu söyler ve ona yapışırlar. Bu gerçekle vasıflanmış olmayanlar da ondan vaz geçmez, birbiriyle çelişki içinde bulunan sözlerine devam eder dururlar. Ancak her sapma, giderek fazlalaşıp şiddetleneceğinden, bu durum, o kişiyi karşılaştırma imkânı olmayan büyük bir değişikliğe mâruz bırakacaktır. (İ. H. BURSEVİ, 20/19)

(10, 11).‘Kahrolsun o koyu yalancılar!’ (…) Doğru bir bilgiye dayanmaksızın sırf zan ve tahminlerine göre Hz. Muhammed ve Kur’an hakkında çelişkili yalan sözler söyleyen kimseler de yalancı sayılıp, onların sözlerinin bir geçerliliği, doğruluk payı yoktur. Sanki burada: ‘İşte sözü edilen bu yalancılar kahrolsun!’ denmek istenmiştir. (İ. H. BURSEVİ, 20/20)

‘ki onlar cehâlet içinde’ yâni herşeyi kuşatan bir sel gibi kendilerini her noktadan sarıp bürümüş olan batak, bir sarhoşluk veya bir cehâlet içinde ‘şuursuzdurlar’ Allah’ın emrinden gâfiller,  başlarına gelecek felâketin farkında değiller. (ELMALILI, 7/254, 255)

(12, 13, 14).‘Müşrikler (alay ederek) cezâ günü ne zaman?” diye sorarlar.’ İbn Kesir der ki: ‘Onlar bu sözlerini bu günü yalanlamak, inat, şüphe ve gerçekleşmesini uzak bir ihtimal olarak gördüklerini ifâde etmek üzere söylerler.’ Yüce Allah da bu sorularına şöylece cevap vermektedir: ‘O gün onlar ateşe arzedileceklerdir.’ Yakılacaklar ve azap göreceklerdir. ‘Tadın azâbınızı’ ; ateşte yakılmanızın ve azap görmenizin ıstırâbını duyun, denilecektir. (…) ‘İşte’ dünyâda iken ‘acele gelmesini istediğiniz bu idi.’ Onlara azarlayıcı, aşağılayıcı ve küçültücü bir üslûpla bu ifâdeler söylenecektir. İşte haktan döndürülen, şüphe ve tereddüt içerisinde olan, cehâlet ve gaflete gömülmüş olan, âhiret gününü uzak sayan gruplardan birisinin durumu bu olacaktır. (S. HAVVÂ, 14/133)

 51/15-19  TAKV  SÂHİBİ  KİMSELERİN  VASIFLARI

15, 16. Hiç şüphesiz muttakîler (Allah’ın emirlerine uygun yaşayan ve karşı gelmekten sakınanlar), Rablerinin kendilerine verdiğini al(ıp râzı ol)muş olarak cennetlerde ve pınarlar(ın başların)dadırlar. Çünkü onlar, bundan önce güzel hareket ederlerdi.

17, 18. (Muhsin müminler ibâdet etmek için, ancak) gecenin az bir kısmında uyurlar, seherlerde (duâ edip) istiğfâr ederlerdi.

  1. Kendilerinin mallarında hem yardım isteyen hem de (istemekten çekinen) yoksul için bir hak vardır.

 15-19. (15, 16).‘Şüphe yok ki takvâ sâhipleri’  öldükten sonra diriltilmelerinin akabinde ‘cennetlerde ve pınarlardadırlar.’ Öbür bedbahtların içinde bulunacakları azap, intikam, yanma ve zincirlere bağlı olma durumundan farklı bir hâldedirler. ‘Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak’ Onlara ihsan edeceği sevâbı tümüyle kabul etmiş ve buna râzı olmuş olarak alırlar. İbn Kesir der ki: ‘Takvâ sâhipleri cennetlerde, pınarlarda Rablerinin kendilerine vermiş olduğu sonsuz nîmet, sevinç ve güzel bağışları alıp kabul edecek bir durumda olacaklardır.’ ‘Çünkü onlar bundan önce’ dünyâda iken cennete girmeden önce ‘ihsan edenlerdi.’ Güzel ameller işlemişlerdi. (S. HAVVÂ, 14/133, 134)

(17, 18).‘(Muhsin müminler ibâdet etmek için, ancak) gecenin az bir kısmında uyurlar’ 17-18. âyetlerde geceleri ibâdetle geçirmenin değeri üzerinde durulmaktadır. Bâzı âyetlerde belirtildiği üzere, vücûdun dinlenmesini sağlayan uyku, yüce Allâh’ın insanlara bir lütfudur ve O’nun kudretini gösteren kanıtlardandır. (bk. Furkan 25/47; Rûm 30/23; Nebe’  78/9) Buna karşılık Hz. Peygamber, aşırı uykuyu, buna yol açan sebepler ve vakit isrâfı olması dolayısıyla hoş karşılamamıştır. Aşırı uyku getiren sebeplerden biri de çok yemektir ki, bunun sağlık açısından ne kadar zararlı olduğu açıktır. Öte yandan Rasûl-i Ekrem kendini ibâdete verme adına sağlığını tehlikeye atanları ve başkalarına, özellikle âilelerine karşı görevlerini ihmal edenleri de uyarmıştır (Buhâri Nikâh 1, Müslim Sıyam 177) Bu hususlar göz önüne alındığında 17’nci âyetten uykunun yerildiği anlamı çıkmaz. Burada, kulluk şuurunu açık tutma ve vakitlerini olabildiğince tefekkür ve ibâdetle değerlendirme gayreti içinde olan müminlerin övüldüğü anlaşılmaktadır. (KUR’AN YOLU, 5/124)

‘seherlerde istiğfâr ederlerdi.’ Seher, gecenin son altıda bir olan kısmıdır. Aydınlığa benzediği için bu isimle anılmıştır. (…) Yâni müminler, geceleyin az uyumaları ve çok ibâdet etmelerine rağmen sanki geceleyin günah ile geçirmişler gibi seher vakitleri de yatmaz kusurlarına bağışlanma dilerler. Bunun delili şudur ki, kendi amelleriyle gururlanmamışlar ve ona değer vermemişlerdir. (İ. H. BURSEVİ, 20/29)

Hadis: ‘Şüphe yok ki, her gece, gecenin son üçte birinden itibâren, yüce Allâh(ın rahmeti, M. SELMAN) dünyâ semâsına iner ve şöyle buyurur: Tevbe eden var mı? Tevbesini kabul edeyim. Bağışlanma dileyen var mı? Onu bağışlayayım. Dilekte bulunan var mı? Dileği yerine getirilsin. Tan yeri ağarıncaya kadar bu böyle sürüp gider.’ (Müslim Salâtü’l Müsâfirin 168; S. HAVVÂ, 14/156)

Birçok müfessir, yüce Allâh’ın bize naklettiği Hz. Yâkub’un çocuklarına: ‘Sonra sizin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim.’ (Yûsuf 12/98) şeklinde sözleri ile; onlar için bağışlanma dilemeyi seher vaktine ertelediği görüşündedir. (S. HAVVÂ, 14/156)

(19).‘Kendilerinin mallarında hem isteyen hem de yoksul için bir hak vardı (ki bunu bilip verirlerdi).’ ‘Yardım isteyen’ ve ‘yoksul’ diye çevirdiğimiz ‘sâil’ ve ‘mahrum’ kelimelerinin anlamı hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Yaygın yoruma göre sâil, ihtiyacını belli eden hattâ yardım talebinde bulunan, mahrum ise ihtiyaç içinde olduğu hâlde istemekten çekinen ve ar duygusu, hâlini belli etmesine engel olan kimsedir. Birinci kelimeyle insanların, ikincisiyle ise can taşıyan diğer varlıkların kastedildiği tarzında bir yorum da vardır ki bu yorum, insanların yanı sıra diğer canlıların haklarını, özellikle hayvan haklarına dikkat çekmesi açısından ilginçtir. (KUR’AN YOLU, 5/125)

Hadis: Rasûlullah (s) şöyle buyurmuştur: ‘Miskin kişi, bir lokma ve iki lokma ile geri çevrilen, kapı kapı dolaşan kimse değildir. Fakat asıl miskin, kendisini zengin kılacak bir varlığı bulunmayan ve farkına da varılmadığı için kendisine tasadduk edilmeyen kimsedir.’ (Buhâri ve Müslim’den S. HAVVÂ, 14/156)

 51/20-23  MÜMİNLER  İÇİN  YERYÜZÜNDE  ÂYETLER  VARDIR

20, 21. Kesin inananlar için yeryüzünde nice deliller vardır. 21. (Ey insanlar!) Kendi (yaratılışı)nızda da (ibretler vardır). Hiç görmüyor musunuz?

  1. (Ey insanlar!) Gökte, hem rızkınız(ın sebepleri) hem de (size) vaadedilen şeyler (cennet ve cehennem) vardır.
  2. (Ey insanlar!) İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun, ki o (vaadedilen cennet ve cehennem), sizin konuştuklarınız (ses) gibi apaçık gerçektir.

 20-23. (20, 21).‘Kesin inananlar için yeryüzünde nice deliller vardır.’ İşâretlerden murat, âhiretin mümkün olduğuna ve onun gerekli ve lüzumlu olduğuna şehâdet eden işâretlerdir. Yeryüzünün kendi varlığı ve yapılışı, onun güneşten belli bie mesâfe ve uzaklıkta belli bie eğiklikte konuluşu, ışık ve sıcaklığın düzenli bulunuşu, çeşitli mevsimlerin o dünyâya geliş ve gidişi, üzerinde hava ve su ayarlanması, karnında çeşit çeşit hazînelerin konuluşu, üzerine münbit bir örtünün geçirilmesi, onun da üzerinde cins cins sayısız, hesapsız bitkilerin bitirilmesi, içinde kara, deniz, hava canlılarının sayısız cinslerini yaratması, orada her cins hayat için uygun durumlar ve uygun gıdâyı ayarlaması, orada insanı yaratmadan önce târihin her devrinde insanın günlük ihtiyaçlarını değil, ilim ve medeniyet yolunda ilerlerken ihtiyaç duyacağı bütün malzemeleri, bu ve diğer sayısız işâretler gözü gören herkesi yeryüzüne ve onun çevresine baktığı zaman kendine çekecek ve o insanı hayrete düşürecektir. (MEVDÛDİ, 5/468)   

‘Kendi (yaratılışı)nızda da (ibretler vardır). Hiç görmüyor musunuz?’ (…) İnsanın hem zâhiri (fiziki) hem de bâtıni (mânevi) yapısında Allâh’ın varlığına ve birliğine işâret eden deliller mevcuttur. Meselâ insanın fiziki yapısında mevcut olan organlar birer varlık delîli niteliği taşıdığı gibi, onların mükemmel bir görüntü sağlamak için vücûdun en uygun yerlerine yerleştirilmiş olmaları da başlı başına birer varlık delîli demektir. Ayrıca yine Allah tarafından insana verilen akıl, irâde, vicdan, kalp gibi bâtıni özelliklerin her biri de ayrı ayrı birer enfüsi âleme âit delildir. O hâlde insanın baştan aşağı mûcize bir varlık olduğu söylenebilir. Bu yüzden onun kendi varlığına ibret gözüyle bakıp söz konusu delilleri görmesi, yaratanına yönelmesi ve O’na olan kulluk görevlerini yerine getirmesi gerekmektedir. Bizce bu âyetin insana vermek istediği asıl mesaj da budur. (M. DEMİRCİ, 3/198, 199)

‘görmüyor musunuz?’ (..) görüp inceleyin, öğrenin, ders alın, anlayın ve îman edin, demektir. Hem göz, hem kalp ile görülmesi gerekir. İnsan küçük âlem, diğer varlıkların hepsi büyük âlemdir. (İ. KARAGÖZ 7/374)

(22).‘Gökte, hem rızkınız(ın sebepleri) hem de (size) vaadedilen şeyler (cennet ve cehennem)  vardır.’ Rızkımızın esas sebeplerinden biri olan yağmur gökten yağmakta; ışık ve ısıyla hayâtın kaynağı kılınan güneş de gökte bulunmaktadır. Suçluların tehdit edildikleri azapların bir kısmı gökten indiği gibi, müminlere vaadedilen cennetler yine göklerde bulunmaktadır. (Ö. ÇELİK, 4/640)

‘vaad edildiğiniz şey’ ile maksat, müjdelendiğiniz ve tehdit edilip uyarıldıklarınız, demektir ki, maksat nîmet ve musibet, hayır ve şer, kıyâmetin kopması, cennet ve cehennemdir. Bu âyette vaad edilen ile Mürselât sûresinin ‘Vaad edildiğiniz kıyâmet, ölülerin diriltilmesi, cennet ve cehennem kesinlikle gerçekleşecektir’ anlamındaki 7’nci âyetinde vaad edilen şey aynıdır. (İ. KARAGÖZ 7/374)

‘Rızkınız da, size vaadolunan şeyler de göktedir’ yağmurdadır. Çünkü yağmur bizi besleyen gıdâlara sebeptir. ‘Vaadolunan şeyler’ ile ilgili olarak Nesefi şöyle demektedir: ‘Yâni cennet. Çünkü cennet, Arş’ın altında yedinci semânın üstündedir. (S. HAVVÂ, 14/135)

‘size vaad edilenler’ Hem müjdelendikleriniz hem de tehdit edilip uyarıldıklarınız anlamındadır. Birinci açıklama, insanlar için göklerde birçok imkân ve nîmet bulunduğu sonucuna götürür. İkinci açıklama isenîmet ve rızkın yanında birçok cezanın da göklerden geldiğini ve gelebileceğini gösterir. Bu ifâde cennet ve cehennem, hayır ve şer ve kıyâmet kopması gibianlamlarla da açıklanmıştır. (KUR’AN YOLU 5/126)

(23).‘İşte, göğün ve yerin Rabbine andolsun ki, o (vaadedilen cennet ve cehennem), sizin konuştuklarınız (ses) gibi apaçık gerçektir.’ İbn Kesir der ki: ‘Yüce Allah, Kerîm zâtına yemin ederek şöyle buyurmaktadır: Onlara vaadetmiş olduğu Kıyâmet, öldükten sonra diriliş, amellerinin karşılığının görülmesi, kesinlikle gerçekleşecek şeylerdir. Bunlar hakkın kendisidir. En ufak bir şüphe yoktur, siz de bunlar hakkında şüphe etmeyiniz. Konuştuğunuz zaman kendi konuşmanız hakkında nasıl şüphe etmiyorsanız, bunlar da böyledir.’ (S. HAVVÂ, 14/135)

 51/24-37  İBRÂHİM’İN  MİSÂFİRLERİNİN  HABERİ  SANA  GELDİ  Mİ?

  1. (Rasûlüm!) İbrâhim’in değerli misâfirlerinin haberi artık sana geldi mi?
  2. Hani vaktiyle (bunlar) onun yanına girmişlerdi de: “Selâm” demişlerdi. (İbrâhim de) selâm(ı alıp: “Bunlar) tanınmamış yabancı kimseler.” demişti.

26, 27. Hemen (bir bahâne ile) âilesi(nin yanı)na gitti ve (kızartılmış) semiz bir dana getirdi. [bk. 11/69-70; 15/52-62] 27. Bunu onlara sundu: “(Buyurun) yemez misiniz?” dedi.

  1. (Yemediklerini görünce) onlardan içinde bir ürperti belirdi. “Korkma!” dediler ve onu bilgin bir oğul (İshak’)la müjdelediler. [bk. 11/77]
  2. Karısı (Sâre) de, (hayretinden) feryat ile yönelip (ellerini) yüzüne vurdu ve: (“Nasıl çocuğum olur,) ben kısır bir kocakarı(yım)?” dedi.
  3. (İnsan suretindeki melekler🙂 “Rabbin böyle buyurdu. Çünkü O, hüküm ve hikmet sâhibidir, hakkıyla bilendir.” dediler.
  4. (İbrâhim, onların melek olduklarını bildi ve🙂 “Ey elçiler! Asıl işiniz nedir?” dedi.

32, 33, 34. (İnsan suretindeki melekler): “Biz günahkâr bir kavme (Lût kavmine) üzerlerine çamurdan (pişirilmiş) taş(ları) yağdırmak için gönderildik.” dediler. 34. “(O taşlar) haddi aşanlar için Rabbinin katında işâretlenmiş(tir).”

  1. Orada (Sodom’da, Lût’a) inananlardan kim varsa çıkardık.
  2. Orada müslüman olan bir ev (hâlkın)dan (Lût ve iki kızından) başkasını bulmadık.
  3. Nihâyet, (inanmayanların başlarına gelecek böyle) acıklı bir azaptan korkanlar için (ibretlik olarak) orada bir işâret bıraktık.

 24-37. (24).‘(Rasûlüm!) İbrâhim’in değerli misâfirlerinin haberi artık sana geldi mi?’ İbn Kesir der ki: ‘Şerefli misâfirlerden kasıt,  kendileri için şeref bağışlanmış kimselerdir. İmam Ahmed ve ilim adamlarından bir kesim, misâfir olarak uzaktan gelip konaklayan kimseyi ağırlayıp ziyâfet vermenin vâcip olduğu kanaatindedirler. Âyet-i kerîmenin zâhirinden bu hüküm açıkça anlaşıldığı gibi, sünnette de böylece gelmiştir. (S. HAVVÂ, 14/142)

(25).‘Hani vaktiyle (bunlar) onun yanına girmişlerdi de: “Selâm” demişlerdi. (İbrâhim de) selâm(ı alıp: “Bunlar) tanınmayan kimseler” demişti.’ İslâm’ın alâmeti olan ve o zaman bilinmeyen selâm verişleri, hâl ve tavırları tuhâfına gitmiş, bu sûretle kimliklerini gizleyerek geldiklerini de sezer gibi olmuştur. (ELMALILI, 7/260)

(26, 27).‘Hemen âilesi(nin yanı)na gitti’ Yâni misâfirlere sezdirmeksizin önce yemek tedâriki için âilesine koştu; demek ki, misâfire ikrâmın âdâbından birincisi budur. Gitti, ne yaptı ise yaptı. ‘Çok geçmeden semiz bir buzağı getirdi.’ Hûd sûresinde ‘hanîz: kebap edilmiş’ kızartılmış olduğu (Hûd 11/69) geçmişti. Burada da semizliği anlatılıyor.  (ELMALILI, 7/260)

‘Bunu onlara sundu: “yemez misiniz?” dedi.’ Bunun ‘yemeğe buyurun’  mânâsına bir teklif veya ‘ne için yemiyorsunuz?’  mânâsına bir soru olma ihtimâli olduğu söylenmiştir. (ELMALILI, 7/260)

(28).‘Bunun üzerine onlardan içine bir korku düştü’ Yemeğe el uzatmadıklarını görünce onlardan işkillendi. (Hûd, 11/70) Çünkü düşmanlık ve tepkiye delâlet eden bir mânâdan uzak kalmaz. İbnü Abbas’tan rivâyet olunduğuna göre melek olduklarını sezdi, azap için gelmiş olmaları ihtimâli hatırına gelerek korktu. ‘Korkma dediler ve ona çok bilgili bir oğlu olacağını müjdelediler’ Hûd sûresinde açıklandığı üzere bu oğul, İshak’tır. (ELMALILI, 7/260)

(29).‘Bunun üzerine hanımı yüzünü döndü.’ Müfessirler diyorlar ki: Hanımı Sâre bir köşede bakıyordu, o müjdeyi işitince utandı, evine gitmek için yüzünü döndü. Sarre: ‘Sarir’ kelimesinden türeme, ‘haykırma’ mânâsınadır. Yâni a… diye içini çekerek ‘bir çığlık kopardı da elini yüzüne çarptı ve kısır bir ihtiyar kocakarı dedi.’ Yâni ihtiyarlamış, bununla birlikte gençliğinde bile doğurmamış kısır bir kocakarı çocuk mu doğurur? (ELMALILI, 7/260)

(30).‘dediler ki öyle Rabbin buyurdu’ Yâni biz öyle söylediğimizi kendimizden söylemiyoruz, yalnız Rabbinin kelâmını haber veriyoruz. ‘Şüphesiz ki O, öyle Hakîm, öyle Alîm’dir’ Hikmetiyle dilediğini yapar ve nasıl yapacağını bilir. Bundan dolayı O’nun dediği mutlaka olur. Bu şekilde İbrâhim (as) onların Allah tarafından gönderilmiş melek olduklarını anladığı gibi, görevli oldukları vazifenin bu müjdeden ibâret olmadığını da sezerek ‘Dedi: Şu hâlde hatbınız nedir?’ (ELMALILI, 7/260, 261)

Bu âyet, Allah Teâlâ’nın fazlından ümit kesmemeye de işâret etmektedir. Zîrâ takdirde olan, geç de olsa, mutlaka gerçekleşecektir. Yine Meryem (as)’ın yanında durduğu ağaç da yapraklanıp meyvalanmamış mıydı? Hâlbuki o ağaç, Meryem sûresinde geçtiği üzere ‘kuru (meyvesiz) bir hâldeydi.’ (Meryem, 19/25, İ. H. BURSEVİ, 20/55)

(31).Hz. İbrâhim, ‘ey elçiler, işiniz nedir?’ hâliniz nedir? Ne istiyorsunuz? Ne için gönderildiniz? ‘dedi’ Hz. İbrâhim’in onlara bu şekilde soru sorması, onların ancak birtakım işler için elçi olarak Allâh’ın emri ile indiklerini bildiğindendir. O, özel olarak müjde vermek için mi, bir başka iş için mi, yoksa her iki iş için mi gönderildiklerini bilmek istemişti. (S. HAVVÂ, 14/144)

(32, 33, 34).‘Onlar: “Biz günahkâr bir kavme (Lût kavmine) üzerlerine çamurdan taş yağdırmak için gönderildik.” dediler.’ Siccil, asıl itibariyle kireç gibi ateşte pişirilen ve taş kadar sertleşinceye kadar pişirilmesi devam eden bir çamurdur. (S. HAVVÂ, 14/144)

‘Rabbinin katında nişanlanmış, damgalanmış’ hangisinin kime ve nasıl isâbet edeceği takdir olunmuş, belli edilmiş, ‘müsrifler için’ suçta, fâsıklıkta ve günahta haddini aşmış, aşırıya kaçmış azgınlar için alâmetleriyle tertip edilmiş, hazırlanmış, mendud, ‘Biz orada bulunan müminleri çıkardık’   (ELMALILI, 7/261)

Yani teker teker her taşa Rabbin tarafından hangi günahkâra cezâ verileceği işâret edilmiştir. Hûd ve Hicr sûrelerinde onların şehirlerinin altüst edileceği ve üzerlerine pişmiş çamurdan taşlar yağdırılacağı bildirilerek azâbın teferruâtı anlatılmıştır. Şiddetli yer sarsıntısının etkisiyle bütün bölgenin altüst edildiği depremden kurtularak kaçan insanları ateş saçan maddeden yapılmış taş yağmurunun yok ettiğini bu âyetten dolayı kafamızda (zihnimizde, M. SELMAN) canlandırabiliriz. (MEVDÛDİ, 5/473)

(35).‘Orada (Sodom’da, Lût’a) inananlardan kim varsa çıkardık.’ Meleklerin kendilerine emredilen şeyi Lût (as) ve ona inananlara müjdelemelerini müteâkiben  biz ‘…. Âileni gece yola çıkar’ (Hûd 11/81) sözümüzle onları oradan çıkarıp uzaklaştırdık. (İ. H. BURSEVİ, 20/58)

(36).‘Orada müslüman olan bir ev (hâlkın)dan başkasını bulmadık.’ Bunlar ise hanımı dışında, Hz. Lût’un ev hâlkıdır. Nesefi der ki: Bu buyrukta îman ile İslâmın bir olduğuna dâir delil vardır. Çünkü burada melekler onlara hem müminler hem müslümanlar adını vermişlerdir.’ (S. HAVVÂ, 14/145)

Kâmil İslâm ile kâmil îman birbiriyle eş anlamlıdır. Çünkü kâmil îman, kalbe yerleşen, amel ile de doğrulanandır; kâmil İslâm da hem kalbin, hem organların yüce Allâh’a, dînine ve şerîatına uygun olarak teslim olmasıdır. Kimi zaman ise tasdik bulunmakla birlikte amel olmaz, kimi zaman da amel bulunmakla birlikte îman bulunmaz. İşte bundan dolayı bu hâllerde îmânın mefhûmu ile İslâm’ın mefhûmu birbirinden farklı farklı olur. (S. HAVVÂ, 14/159)

(37).‘Nihâyet, acıklı bir azaptan korkanlar için orada bir işâret bıraktık.’ Helâk edilen Lût kavminden geriye bırakılan işâret hakkında şu açıklama yapılır: (a) Kavmin helâki için indirilmiş birçok istifli taşlar, (b) Bulundukları yerin yarılıp oradan çıkmış olan kokuşmuş siyah su, Lût Gölü, (c) Bu olayın Kur’an’da zikredilmek sûretiyle kıyâmete kadar dillere destan olacak bir ibret vesîkası hâline gelmesi. (Ö. ÇELİK, 4/643)

Eski eserlerin uzman araştırıcılarına göre Lût kavminin büyük şehri, şiddetli depremden dolayı yer altına gömülmüş üzerine de Lût gölünün suları batmış olacak. Çünkü bu gölün ‘Ellisân’ adındaki yarımada görünümündeki bölümü güneyde bulunmakta ve açıkça daha sonra meydana geldiği anlaşılmaktadır. Eski Lût gölünün bu yarımadanın kuzeyine kadar görülen târihi kalıntıları, güneyde bulunan târihi kalıntılardan çok farklıdır. İşte bundan dolayı önceleri güney kısmının bu göl yüzeyinden yüksekte olduğu, daha sonra herhangi bir zamanda batarak gölün altına gömüldüğü tahmin edilmektedir. Batma zamânı da milattan aşağı yukarı ikibin sene önce olduğu anlaşılmaktadır. Bu da târih olarak Hz. İbrâhim ve Hz. Lût’un devirleridir. (MEVDÛDİ, 5/475)     

 51/38-46  BAKIP  DURURLARKEN  YILDIRIM  ÇARPIVERDİ

  1. Mûsâ’(nın haberin)de de (ibretler vardır). Onu açık bir delil ile Firavun’a göndermiştik.
  2. Firavun, taraftarlarıyla (îmandan) yüz çevirmiş ve (Mûsâ’ya): “Ya sihirbazdır veya mecnundur.” demişti.
  3. Biz de onu ve ordularını yakalayıp denize at(ıp boğ)duk. O, (bu sırada kendisini) kınayan durumda idi. [krş. 10/92]
  4. Âd (kavmin)de de (ibretler vardır). Hani üzerlerine köklerini kazıy(ıp helâk ed)en bir rüzgâr göndermiştik.
  5. O uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, hemen onu çürütüp kül gibi yapıyordu.
  6. Semûd (kavmin)de de (ibretler vardır). Hani onlara: “Bir zamâna kadar faydalan(ıp eğlen)in.” denilmişti.
  7. Onlar ise Rablerinin emrinden uzaklaşıp haddi aşmışlar (keyiflerine göre yaşıyorlar)dı. Bu yüzden kendileri bakıp dururken yıldırım onları alıvermişti.
  8. (O zaman) ayakta durmaya güç yetiremediler ve hiç yardım edenleri de olmadı.
  9. Daha önce Nuh kavmini de (helâk ettik). Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir kavim idiler.

 38-46. (38).‘Mûsâ’(nın haberin)de de (ibretler vardır). Onu açık bir delil ile Firavun’a göndermiştik.’ Yâni Mûsâ (as)’ın eliyle zâhir olan âsâ, beyaz el ve diğerleri gibi yüce mûcizelerle Mısır’ın sâhibi (kralı) olan Firavun’a göndermiştik. (İ. H. BURSEVİ, 20/62)

(39).‘Firavun, taraftarlarıyla (îmandan) yüz çevirmiş ve (Mûsâ’ya): “Ya sihirbazdır veya mecnundur.” demişti.’ (…) Firavn büyük bir güç ve kudrete sâhipti. Öyle ki o güç ve iktidar ona tanrılığını dahi ilân ettirmişti. Tabiatıyla Firavun bu güç ve iktidârın elinden gitmesini aslâ istemiyordu. Bu yüzden onu kaybettirecek en küçük oluşuma bile tahammülü yoktu. Hz. Mûsâ’ya karşı duruşunun en temel sebebi buydu. Tabii ki bu durumda kibrin ve şımarıklığın etkisinden kurtularak, Hz. Mûsâ’nın sunmuş olduğu gerçeğe inanması mümkün değildi. Çünkü bu kudret ve büyüklük duygusu, onun inkâr içinde hareket etmesini sağlayan yegâne unsurdu. Bütün bunlar da bize gösteriyor ki, Firavun’un Hz. Mûsâ’ya düşmanlık etmesini sağlayan iki önemli unsur vardı: Bunlardan biri güç ve iktidar sâhibi olması, diğeri de sözkonusu iktidârı kaybetmek istememesiydi. Aslında inkârını besleyen asıl etken de gücün temsil ettiği bu büyüklük duygusuydu. (M. DEMİRCİ, 3/200)

(40).‘Biz de onu ve ordularını yakalayıp denize at(ıp boğ)duk. O, (kendisini) ayıplayıcı durumda idi.’ Kınanacak fiiller yaparken: yâni küfür ve azgınlık ile cinâyetler yapıp dururken. Müfessirlerin gösterdiği bu mânâ, suda boğulmasından önceki hâlini beyan olur. Bir de ‘mülîm: nefsini kınayarak’ demek olur ki, suda boğulurken ‘Gerçekten İsrâiloğulları’nın inandığı Tanrı’dan başka Tanrı olmadığına ben de îman ettim.’ (Yûnus, 10/90) diyerek gösterdiği pişmanlığı ifâde eder. (ELMALILI, 7/262)

(41).‘Âd (kavmin)de de (ibretler vardır). Hani üzerlerine köklerini kazıyan bir rüzgâr göndermiştik.’ Âd kavmine gönderilen rüzgâra ‘akîm’ denilmesinin nedeni, onların umdukları gibi, bu rüzgârın su ve hayat değil de ölüm ve felâket taşımasıydı. Üzerinden geçtiği herşeyi çürütüp dağıtması, ufalayıp kırıntı hâline çevirmesiydi. (S. KUTUB, 9/379)

Rüzgâr bu evrendeki güçlerden birisi, Allâh’ın ordularından bir ordudur. ‘Rabbinin ordularını ancak O bilir.’ (Zâriyât 31). Ve Allah rüzgârı – kendi dilemesi ve kânunları çerçevesinde – herhangi bir biçimi ile belirlenen zamanda, öldürüp yok etmek ya da diriltip canlandırmak için istediği kimseler üzerine gönderir. (S. KUTUB, 9/379, 380)

Hadis: ‘Âd kavmi debûr (batı) rüzgârıyla helâk edildi. Bana ise sabâ (doğu) rüzgârıyla yardım verilmiştir.’ (Buhâri İstiskâ 25, Müslim İstiskâ Hadis no 900’den İ. H. BURSEVİ, 20/67)

(42).‘Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi canlı bırakmıyor’ yâni üzerlerinden geçtiği canlarını, evlerini, mallarını ve hayvanlarını ‘kül gibi’ unufak çürümüş kırıntılar ‘edip savuruyordu.’ Ramîm: Kemik, bitki, kurumuş ot ve benzeri gibi çürüyüp kırıntı hâline dönüşmüş olan nesnelere verilen addır. (İ. H. BURSEVİ, 20/68)

(43).‘Semûd’da da (ibretler vardır). Hani onlara: “Bir zamâna kadar faydalanın.” denilmişti.’ ‘Bir süreye kadar zevklenin’ sözü ile onların dişi deveyi öldürmelerinden sonra kendilerine üç gün süre verilmesine işâret ediliyor olabilir. Nitekim bu konu bir âyette şöyle ifâde olunmaktadır: ‘Sâlih onlara ‘yurdunuzda üç gün daha yaşayınız’ dedi. (Hûd 11/65) Yâhut da bu işâretle, Sâlih peygamberin gelişinden dişi deveyi öldürmelerine, Rablerinin buyruğunu dinlemeyip ondan yüz çevirmelerine ve sonunda da helâk olmayı hak etmelerine kadar geçen nîmetlenip faydalandıkları süre kastedilmektedir. (S. KUTUB, 9/380)

(44).‘Rablerinin emrinden kaçınarak azgınlık ettiler, onun için kendilerini yıldırım çarpıverdi.’ Yâni azap yakalayıverdi. Diğer sûrelerde ‘sayha: haykırış’, burada ise ‘sâika yâni yıldırım’ denilmiştir ki, maksat aynı musîbettir. ‘Bakıp duruyorlardı’, üç gün denilmiş olduğu ve alâmetleri görülmeye başladığı için azâbı gözetmeye başlamışlardı. Azâbı beklemenin ise azaptan daha acı olduğu da unutulmamalıdır. Veya azâba çarpılmış henüz can çekişirken birbirlerinin bütün felâket ve korkunçluğunu görüp duruyorlardı. (ELMALILI, 7/262)

(45).‘(O zaman) ayakta durmaya güç yetiremediler ve hiç yardım edenleri de olmadı.’ Bu ifâdeler herhangi bir sûretle batmakta olan bir kavmin bütün dehşeti ile manzarasını göstermektedir. (ELMALILI, 7/262)

(46).‘Daha önce Nuh kavmini de (helâk ettik). Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir kavim idiler.’ Onun için helâk edildiler. Bu şekilde bunlar yeryüzünde cezânın olacağına delâlet eden birer örnektirler. (ELMALILI, 7/263)

 51/47-54  GÖĞÜ  KENDİ  ELLERİMİZLE  BİZ  KURDUK

  1. Biz göğü kudret(imiz)le binâ ettik. Şüphesiz, genişlik ve kudret sâhibiyiz.
  2. Yeri de biz döşedik. (Biz) ne güzel döşeyiciyiz!
  3. (Ey insanlar!) Her (türlü) şeyden çift çift yarattık ki düşün(üp öğüt al)asınız.
  4. (Rasûlüm! De ki: Ey insanlar!) “O hâlde (Allah’a ortak koşmaktan) Allah’a kaçın (O’na sığının, O’na itaate koşun). Çünkü ben O’n(un tarafın)dan (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım.”
  5. (Ey Peygamberim! De ki: Ey insanlar! Allâh’ın yanına başka bir ilâh daha katmayın. Çünkü ben, O’n(un tarafın)dan (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım.
  6. (Rasûlüm!) Onlardan öncekilere de bir peygamber geldiğinde, mutlaka (onun için de): “Bir sihirbaz veya bir mecnundur.” dediler.
  7. Bunu (nesilden nesile) birbirlerine tavsiye mi ettiler? (Hayır!) Doğrusu, (bu) onlar(ın) azgın bir topluluk (olmalarından)dır.
  8. (Ey Peygamberim!) Müşriklerden yüz çevir. (Onların yola gelmemelerinden dolayı) sen kınanacak değilsin. (Çünkü tebliğ görevini yaptın.)

 47-54. ‘Biz göğü kudret(imiz)le binâ ettik. Şüphesiz, Çünkü genişlik ve kudret sâhibiyiz.’ ‘Şüphesiz Biz genişletmekteyiz’ diye çevrilen cümle için yapılan başlıca yorumlar şunlardır: (a) Biz vüsat yâni genişlik ve kudret sâhibiyiz; gökteki bu ihtişâmı sağlamakla kudretimizden bir şey eksildiği sanılmamalıdır, dilersek daha da genişletiriz. Bakara sûresinin 255 ve Kâf sûresinin 38. âyetlerindeki içerik ve üslûp bu mânâyı çağrıştırmaktadır. (b) Hiçbir şeye muhtaç olmadığımız gibi nîmetleri bol bol ihsan eden de Biz’iz; sıkıntıları giderir, darda kalanlara genişlik veririz. (Şevkâni, ELMALILI) (c) Evreni genişletmekteyiz. Bu yorum daha çok uzay cisimlerinin birbirinden uzaklaştığı ve aralarındaki mesâfenin gitgide arttığı yönündeki bilimsel tespitten hareketle ortaya konan ‘genişleme teorisi’ ışığında yapılmıştır. (KUR’AN YOLU, 5/134)

Bizim kanaatimize göre de şâyet astronomi bilginlerinin kâinâtın genişlemesiyle ilgili iddiâ etmiş oldukları nazariyeler doğru ise, söz konusu âyetle göğün genişlemesinin kastedildiği söylenebilir. Aksi hâlde ‘ve şüphesiz onu Biz genişletmekteyiz’ sözünü klâsik müfessirlerin öne sürdüğü Allah’ın kudretinin genişliği ve O yüce varlığın mahlûkâta yönelik vermiş olduğu rızkın genişletilmesi şeklinde anlamak daha isâbetli olabilir. (M. DEMİRCİ, 3/203)

(48).‘Yeryüzünü de döşedik’ türlü nîmetlerle donattık, döşek gibi altınıza serdik ki üzerinde bir zamâna kadar durup hayattan nasip alasınız. ‘daha da ne güzel döşeriz’ türlü nîmetlerle döşenmiş olduğu gibi, ilerde daha güzelini döşeyecek, daha güzel nîmetler verecek kuvvet ve kudret de mevcuttur. (ELMALILI, 7/265)

(49).‘Her (türlü) şeyden çift çift yarattık ki düşünesiniz.’ Teklik yalnız Cenâb-ı Hakka mahsustur. Onun dışında canlı cansız bütün varlıklar çift olarak yaratılmıştır. (bk. Ra’d 13/3; Yâsin 36/36) Evrende herşeyin eşi olduğu, ancak onunla bir anlam kazanıp sonuç verdiği gibi, bu aynı zamanda dünyâ hayâtının bir eşi olarak âhiretin varlığının da zarûri olduğunu ortaya koyar. Çünkü ağaçlar eşleşmeden meyve vermediği gibi, âhiretle eşleşmeyen dünyâ hayâtı da meyvesiz ve mânâsız kalır. (Ö. ÇELİK, 4/647)

Yâni bütün varlıklar çift çifttir. Gök ve yer, gece ve gündüz, güneş ve ay, kara ve deniz, aydınlık ve karanlık, îman ve küfür, mutluluk ve bedbahtlık, ölüm ve hayat, cennet ve cehennem gibi. Hattâ hayvanlar ve bitkiler dahi böyledir. İşte bundan dolayı yüce Allah: ‘Ki ibret alasınız’ diye buyurmaktadır. Yâni yaratanın ortaksız, bir ve tek olduğunu bilesiniz.’ (İbn Kesir’den S. HAVVÂ, 14/160)

Çağımızda ‘çift olma’nın anlamı hayvanı, bitkiyi, cansızları ve galâksileri dahi kapsayacak şekilde oldukça geniş bir çerçeve hâlinde açıklığa kavuşmuş bulunuyor. Çift oluşun söz konusu olmadığı tek bir atom, tek bir unsur dahi yoktur. Âyet-i kerîmede de: ‘ve herşeyden’ diye buyurulduğuna göre; şu âna kadar insanın yaptığı bütün keşifler bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’in mûcizelerinden bir mûcizeyi, daha bir anlaşılır kılmaktadır. (S. HAVVÂ, 14/160)

‘Düşünüp öğüt alasınız diye’  Yâni yaptığımız bütün bu göğün sağlam kılınması, yerin döşek gibi yayılması, çiftlerin yaratılması gibi fiillerimize bakıp düşünesiniz. Ve bunun akabinde de Allah’ın herşeyi yaratıp rızkını verdiğini, ibâdete lâyık olduğunu, bu yüzden de bütün canlıları tekrar diriltme kudretine sâhip bulunduğunu öğrenerek bu bilgilerin gereğince amel edesiniz diyedir. (İ. H. BURSEVİ, 20/80)

(50).‘O hâlde düşünüp de hep Allah’a kaçın’ O’nun cezâsından o elim azaptan korunmak, Cennet ve pınarlar ile müjdelenen müttakiler içine girmek için îman ve tevhid, güzel amel ve kulluk ile O’nun koruması altına girin. ‘Haberiniz olsun ki ben sizin için O’nun tarafından açıklayan bir uyarıcıyım.’ Şirk koşanlara ve isyan edenlere hazırlanmış azâbı haber vermeye görevli bir peygamber, hem de peygamberliği açık âyetler ve mûcizelerle belli veya anlatılması gerekli olan şeyleri güzel anlatan bir peygamberim. Yâni ‘Böyle söyle ey Muhammed!’ (ELMALILI, 7/266)

Sözü edilen varlık ve olayları var eden   (Yukarıda 47, 48, 49’uncu âyetlerde sözü edilen) Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (s)’i peygamber olarak göndermiş ve onun vâsıtasıyla insanları tevhîde ve yalnızca kendine kulluğa dâvet etmektedir. O hâlde şirki terkedip tevhîde, putlara kulluğu bırakıp Allâh’a kulluğa, küfrü bırakıp îmâna, sapıklığı bırakıp hidâyete, şeytana itaatten Rahmân’a itaate, cehâletten ilme, günahlardan tevbeye, nefislerin tasallutundan kurtulup Allâh’a koşmak; Allah Teâlâ’nın kulluğu ve zikrinde kendinden geçmek gerekir. (Ö. ÇELİK, 4/647)

(51).‘Allâh’ın yanına başka bir ilâh daha katmayın. Çünkü ben, O’n(un tarafın)dan (gönderilmiş) apaçık bir uyarıcıyım.’  “Allah vardır, ama bir de görebileceğimiz putumuz olsun.” diyen müşrikler ve Sâmirî gibi olmayın. Çünkü müşrikler sözle Allâh’ın varlığını kabul etseler bile; yine gönülleri, sevgi ve saygıları putlarından yana idi. Çağlar geçtikçe putlar da değişti, çeşitli şekil ve isimler aldı. (H. T. FEYİZLİ, 1/521)

(52).‘İşte böylece’ yâni Rasûlullah (s)’ın Kureyş’in ve diğer Arap müşriklerin ‘büyücü’ veya ‘cinlenmiş’ tâbirini kullanarak kendisini yalanlamaları tarzında karşılaştığı olay, önceki ümmetlerin peygamberlerine karşı da vuku bulmuştur. Nitekim peşinden gelen cümle bu gerçeği açıklamaktadır: ‘Onlardan öncekilere herhangi bir peygamber’ Allâh’ın elçilerinden bir elçi ‘geldiğinde’ onun hakkında da mutlaka ‘hemen O, bir büyücüdür veya delidir, dediler.’ Yâni o peygamber, eğer bunlara mûcize gösterse ona sihir derler, eğer haşir ve yeniden dirilmeden haber verse onun sözünü delilerin sözüne benzetirler. Dolayısıyla ey Rasûlüm, sen de kavminin yalanlamasına üzülme! (İ. H. BURSEVİ, 20/83)  

(53).‘Ona tavsiye mi ettiler?’ Yâni sihirbaz ve deli demeyi öncekilerle şimdikiler hep birbirlerine tavsiye mi ettiler? Nerde edecekler, çoklarının birbirlerinden haberleri bile yok. ‘Hayır onlar’ Peygamberlere öyle sihirbaz veya deli diyenler hep ‘tuğyan etmiş, azgınlar zümresidir.’ Hakka karşı azgınlık etmekte, azgınlık sıfatında görüş birliği içinde oldukları için onun gereği olan sözleri de birbirlerine benziyor. (ELMALILI, 7/266, 267)   

(54).‘Onlardan yüz çevir!’ Onlara iltifat etme! Nesefi der ki: ‘Tekrar tekrar onları dâvet etmekle birlikte, inatlarından dolayı senin dâvetine icâbet etmeyenlerden sen de yüz çevir!’ ‘Artık sen kınanacak değilsin.’ Nesefi der ki: ‘Risâleti tebliğ ettikten, tebliğ ve dâvet husûsunda bütün gücünü harcadıktan sonra onlardan yüz çevirmen dolayısıyla kınanacak değilsin.’ (S. HAVVÂ, 14/151)

 51/55-60  ÖĞÜT  MÜMİNLERE  FAYDA  VERİR

  1. (Ey Peygamberim!) Sen (Kur’an ile) öğüt ver. Çünkü öğüt, mü’minlere fayda verir.
  2. Ben cinleri ve insanları ancak bana (ibâdet ve itaatle) kulluk etsinler diye yarattım. [bk. 1/4; 4/36; 6/102; 29/1; 41/14; 49/14-15; 103/1-3]
  3. Ben müşriklerden bir rızık istemiyorum ve bana yedirmelerini de istemiyorum.
  4. Şüphesiz ki Allah, bizzat rızkı veren kuvvet ve kudret sâhibidir.
  5. Hiç kuşkusuz o zulmedenlere de, (geçmiş) arkadaşlarının (azaptaki) payı gibi bir pay vardır. Şimdi (gelmesi için) acele etmesinler. [bk. 6/6; 29/40]
  6. O vaadedilen (azap) günlerinden dolayı vay o kâfir olanların hâline!

 55-60. (55).‘Kur’an’la öğüt vermeye devam et’ yâni görev ve sorumluluğu hatırlatarak vaaz ve nasîhate devam et. ‘Çünkü hatırlatma müminlere fayda verir.’ Vaaz ve nasîhat ile görevin ve sorumluluğu hatırlatmanın müminlere faydası olur. İman etmiş olanların unutmamasına, gaflete düşmemesine, îmanlarının kuvvetlenmesine, neşelerinin artmasına, bilmediklerinin öğrenilmesine hattâ îman etme eğiliminde olanların îmâna gelmesine sebep olur. (ELMALILI, 7/267)

Her bir müslümanın Rasûlullah (s)’den hatırlatıp öğüt verme sıfatına mîrasçı olmak görevi vardır. Çünkü ‘Andolsun ki sizin için Rasûlullah (s)’de uyulacak güzel örnekler vardır’ diye buyurulmuştur. Bizim yüce Rasûlümüz de bize tebliğde bulunmayı emretmiştir. İnsanlar ise karşımızda iki kısımdır: müminler ve kâfirler. Kâfirler de iki kısımdır: Bir kısmının kalbinde Allâh’ın tehdîdine yer yoktur; bir kısmının ise kalbinde Allâh’ın tehdîdine hâlâ yer bulunur. Mümine gelince; öğüdün, hatırlatmanın ona fayda vereceğinde şüphe yoktur. Kalbinde Allâh’ın tehdîdine yer bulunan kimsenin ise, Kur’an ile öğüt verilmesi hâlinde, yararlanması umulur. İşte Hz. Ömer, bir kâfir idi. Bir rivâyette belirtildiğine göre, Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm okumanın akabinde İslâm’a girdi. Allâh’ın tehdîdinden herhangi bir şekilde korkmayan bir kalbe sâhip olan kimseye gelince; işte böyle bir kimse için başlangıç noktası da, önce Allâh’ın varlığına dâir ona karşı delîli ortaya koymaktır, ondan sonra da adım adım ilerlemeye sıra gelir. (S. HAVVÂ, 14/161)

(56).‘Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.’ (…) 56’ncı âyette geçen ‘ibâdet / kullukkelimesi sâdece namaz, oruç, hac vs. gibi belli bir niyet, şekil ve şartlar içinde yapılan ibâdetler anlamında değildir. Bu ifâdenin tam anlamı, cin ve insanların Allah’tan başkasına tapmamaları, itaat etmemeleri, hiç kimseye boyun eğmeyip sâdece Allâh’ın huzûrunda eğilmeleri, O’nun emirlerine itaat edip O’ndan korkmaları, sâdece Allâh’ın dîninin kânunlarına uymaları, O’nun dışında hiç kimseden bir şey beklememeleri ve hiç kimsenin önünde duâ etmek için el açmamaları demektir. (Ö. ÇELİK, 4/649)

Burada akla şöyle bir soru gelebilir: ‘Allah sâdece insanları ve cinleri yarattığını belirtmiş, oysa O tüm kâinâtı yaratan değil midir? Ayrıca kâinattaki her zerre Allâh’a ibâdet etmekteyken niçin sâdece insanların ve cinlerin Allâh’a ibâdet etmeleri için yaratıldıkları söylenmektedir?’ Bu soru şu şekilde cevaplanabilir: Cin ve insanlar kendilerine Allâh’a ibâdet etme veya yüz çevirme ya da başkalarına ibâdette bulunma hürriyeti verilmiş olan yaratıklardır. Kâinattaki diğer varlıklar ise, böylesine bir irâde hürriyetine sâhip değillerdir. Onlar Allâh’ın koyduğu yasalara uyarak, Allâh’a ibâdet etmenin dışında başka bir seçeneğe sâhip olmadıklarından sâdece insanlara ve cinlere hitap edilmiştir. (MEVDÛDİ, 5/482)

(57).‘Onlardan bir rızık istemiyorum’ Yâni Ben onları, ne Beni rızıklandırmaları, ne kendilerine rızık sağlamaları için yarattım. Yâhut kullarımdan herhangi birisini rızıklandırsınlar diye yaratmadım. ‘Beni yedirmelerini de istemiyorum.’ O bundan yüce ve münezzehtir. O hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, her türlü ihtiyaçtan uzak ve münezzehtir. (S. HAVVÂ, 14/152)

(58).‘Şüphesiz ki’ yaratıklarını ‘rızıklandıran da’ eksiksiz, kâmil kudret sâhibi ‘güç ve kuvvet sâhibi olan da Allah’tır’ Durum böyle olduğuna göre, O’na ibâdet etmeyen kişi zâlimdir. Dolayısıyla böyle birisi dünyâda da, âhirette de azâbı hak eder. (S. HAVVÂ, 14/152)

(59).‘Hiç kuşkusuz o zulmedenlere de, (geçmiş) arkadaşlarının (azaptaki) payı gibi bir pay vardır.’ Zîrâ o zulüm edenlere, peygambere inanmayıp Allâh’a kulluktan kaçan şirk ve azgınlık ile kendilerini ebedi azâba sürükleyerek nefislerine yazık etmiş olan Mekke müşrikleri gibilere arkadaşlarının hisseleri gibi dolgun bir hisse var. (ELMALILI, 7/268)

‘Acele etmesinler.’ Azâbın çabuk gelmesini istemesinler. İbn Kesir der ki: ‘Bunu acele istemelerine gerek yoktur; çünkü kaçınılmaz olarak gelecektir. (S. HAVVÂ, 14/152)

(60).‘O vaadedilen (azap) günlerinden dolayı vay o kâfir olanların hâline!’ Bundan kasıt kıyâmet günüdür. (S. HAVVÂ, 14/152)

‘vaad edildikleri günleri’ ile maksat, âhirette cehennem ile cezâlandırılacakları günlerdir. Kâfir olarak ölenler cehenneme atılacak ve cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. (İ. KARAGÖZ 7/397)